Cangül Örnek
Pan milliyetçilikler döneminde Demirtaş
Yayın Tarihi: 17.10.2025 , 00:02 Güncelleme Tarihi: 17.10.2025 , 08:57
Selahattin Demirtaş 2016 yılından beri hapiste. Hapse girdiğinde 43 yaşındaydı, bugün 52. Ömrünün en güzel yıllarını yok yere hapiste geçiren bir lider hakkında yazmak kolay değil. O yüzden yazıya hızla giderilmesi gereken bu büyük adaletsizlikten bahsetmeden başlamak doğru olmazdı.
Adını sanını koymakta zorlandığımız son “süreç” başlayalı 1 yılı oldu. Sürecin Demirtaş’ın özgürlüğüne kapı aralayıp aralamayacağı başından beri merak ediliyordu. Son birkaç haftada bu konudaki tartışmalar canlandı. Üstelik bu kez iktidar, AİHM’in Demirtaş’ın tahliyesini gerektiren son “ihlal” kararına itiraz etmeyerek bunu kolaylıkla sağlayabilirdi. Yapmadı.
Önümüzdeki aylarda süreç devam edecek olursa, bu konudaki tartışma da sürecektir. Üstelik DEM Parti destekçileri arasında Demirtaş’ın özgürlüğünü istemeyen bir aktör olarak Öcalan’a daha sıklıkla işaret edilmeye başlandığını görüyoruz. Daha genel kamuoyunda ise bu iddia, Öcalan yerine Demirtaş’ın süreci daha doğru yöneteceği, AKP-MHP koalisyonu karşısında –mesafeli ya da çatışmacı anlamında- daha farklı bir siyaset yürüteceği inancına dayanıyor. İnanç diyorum çünkü ortada bunu destekleyecek açık bir kanıt, örneğin Demirtaş’tan gelen siyasi bir mesaj yok.
Demirtaş’ın bu Kürt hareketi içinde başka bir siyasi hat izleyebileceği inancının taşınması, Kürt hareketinin yaşadığı siyasal- ideolojik dönüşümünün ve Türkiye’deki Kürt siyasallaşmasında ortaya çıkan yeni yönelimlerin anlaşılamamasından kaynaklanıyor.
Pan-Kürtçülüğün yükselişi
Bu yönelimin belirginleşen semptomlarından biri, Kürt milliyetçiliği üzerinden siyasallaşmış kesimin gittikçe daha açık bir şekilde pan-Kürtçü bir yaklaşımı benimsemeye başlaması. Kavramı, bu aşamada bir siyasal itham olarak kullanmaktan ziyade, nötr anlamda kullanıyorum. Kastım şu: Sorunlarının ulusal düzeyde çözülmeyeceğini ve ulusal düzeydeki siyasi mücadelenin tıkandığını gören insanların doğrudan siyasal olmayan, milliyetçi romantizm diyebileceğimiz duygularla mitleştirdikleri bir Kürt tarihine ve sınırları aşan bir Kürt birliği mitosuna bağlanmaya başlamaları. Burada milliyetçi romantizmi de 19. yüzyıldan itibaren milliyetçi ideolojiye eşlik ettiğini gördüğümüz, çoğunlukla rasyonel olmayan duygusal bağlanma anlamında kullanıyorum.
Bir ara not olarak Pan-Kürtçülüğün yükselişi ile Türkler arasında Pan-Türkçülüğün yükselişinin aynı döneme denk gelmesinin bir tesadüf olmadığını ekleyeyim. Bu eşzamanlılılık, sadece, iki milliyetçiliğin birbirini beslemesi anlamına gelmiyor. Ulusal sınırların hızla değiştiği, belirsizleştiği, hatta önemsizleşmeye başladığı tarihsel dönemlerin farklı milliyetçilikler ya da ulus ötesi iddiası olan Sünni İslamcılık gibi diğer siyasal ideolojiler için yeni ve kullanışlı bir zemin yarattığını vurgulamak gerekiyor.
Pan-Kürtçülüğe geri dönecek olursak; Kürt nüfusunun, İran Kürtleri dışarıda bırakılacak olursa, üçe bölünmesinin I. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu düzeninin bir sonucu olduğu sürekli tekrar edilir. Sınır bölgelerinde yaşayan nüfus hariç, bu üç bölgede yani Türkiye, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürt nüfuslarının sosyal ve kültürel yapıları ile siyasal tutum ve eğilimleri çeşitli nedenlerle birbirinden farklı olagelmişir. Dediğim gibi sınır hatlarına yakın yaşayan kesimleri bu genellemenin dışında tutmak daha doğru olur.
Örneğin, bu nedenle, KDP hareketi Türkiye Kürtleri arasında hep var olagelmiş ancak hiçbir zaman egemen hareket olamamıştır. Türkiye’deki Kürtlük bilinci ayrı bir kanalda, sol ideolojinin etkisi altında şekillenmiştir.
Artık bu noktada bir değişim gözlemliyoruz. Bu değişim Türkiye’deki Kürtlerin Irak Kürt bölgesine başka türlü bir bağla bağlanması anlamına gelmiyor. Özellikle Barzani hareketinin aşiretçi sosyal ve siyasal yapısıyla Türkiye’deki kentlileşmiş Kürt nüfusu için bir çekim merkezi olması mümkün değil. Sadece Türkiye’deki Kürt hareketi içinde kadınların konumuyla Barzani hareketi içinde kadının statüsüne baktığınızda bile, ortada büyük bir uyuşmazlık olduğu açık.
Pan-Kürtçü ideolojinin yükselişi, Irak Kürt bölgesini de kapsayan bir ulusötesi ülkünün canlanması anlamına gelse de, bu ülkünün şu anki esas menzili Suriye’deki Kürt yönetim bölgesi: Rojava. Rojava, yine Türkiye’de mevcut Kürt hareketi ekseninde siyasallaşmış Kürt nüfusu arasında en fazla heyecan duyulan başlık haline gelmiş durumda. Rojava üzerinden Kürtlüğün ulusüstü birliği fikri kendine canlı bir kaynak buluyor. İşin trajik yani ise Rojava’nın halkların birlikte yaşama pratiği açısından bile idealleştirmekten uzak yönleri olması ama daha kötüsü, Kürt nüfusunun da az olması nedeniyle, güçlü bir halk tabanına değil doğrudan ABD’nin desteğine dayanması.
Bu ne anlama geliyor ve bu gelişmelerin Selahattin Demirtaş’la alakası nedir?
Bugün farklı bileşenleriyle Kürt hareketinin, özellikle de İmralı’nın politik hedefleri, öncelikle Türkiye içindeki mücadeleyi merkeze almıyor. Son süreçte Türkiye’nin demokratikleşmesinden bahsedilmesi aksini düşünmek için yeterli değil. Politika geliştirilirken odakta artık Suriye’deki Kürt bölgesi var. Bu aşamada Türkiyeli Kürt hareketinin kendisine yeni bir siyasal strateji belirlediğini söylemek de mümkün değil. Şu anda yapılan, Suriye’deki ve bölgedeki belirsizlik ortamında reel politik gelişmelere göre tavır belirlemeye çalışmak olarak tarif edilebilir.
Bu yeni politik durumun göstergelerinden biri, son süreçte en az kullanılan kavramlardan birinin “Kürt sorunu” olması. 1960’lardan ve özellikle 1970’lerin ikinci yarısından itibaren Kürt sorunu diyen siyasal aktörler, Türkiye’deki Kürtlerin sorunlarını ve yaşadıkları baskıyı kastederlerdi. Ancak son süreçte “Kürt sorunu nedir ve nasıl çözülür” sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde somut olarak sadece “anadil sorunu”ndan bahsedildiğini görüyoruz. Buna eklenen diğer maddeler, yani baskı, kayyum uygulamaları, tutukluların durumu, vb. başlıklar ise Türkiye’nin Kürt sorunu ile sınırlı olmayan genel sorunları haline gelmiş durumda. Daha önceki dönemlerde Kürt hareketinin, tüm baskılara rağmen elindeki belediyelere yüklediği siyasal misyon da zayıflamış görünüyor. Belediyeler üzerinden yerel iktidar alanını genişletmek hedefi tamamen terk edilmemişse de şu anda bu hedefin önceliğini kaybettiğini söylemek yanlış olmaz.
Türkiye içine yönelik siyasal iddiaların geri plana düşmesi, Kürt halkının politikleşme düzeyi düşünüldüğünde doğal olarak başka kanalların güç kazanmasına neden oluyor. Bunlardan biri tek ve birleşmiş bir devlet fikrinin, yani doğrudan kendisinin siyasal mücadele veremeyeceği bir başlığın siyasal ülkü haline getirilmesi. Kürt hareketi, içeride oluşan siyasal boşluğu Öcalan kültü ile doldurmaya çalışsa da lider kültü, bu düzeyde politikleşmiş ve Türkiye’nin ağır sorunları ile başa çıkmaya çalışan bir toplum için artık yeterli değil.
Bu ulusötesi tahayüller ve bölgesel gelişmelere göre yapılan siyasi manevralar döneminde Demirtaş’ın özgün bir siyasal çıkış yapması, İmralı çizgisinden farklı bir tavır takınması mümkün mü? Demirtaş’ın geniş kesimlerde karşılık bulan siyaset tarzı, Kürt hareketinin geçmiş dönemdeki siyasal stratejisiyle uyumluydu. “Türkiye partisi olmak” olarak formüle edilen ve dönemine göre AKP ile işbirliğini de karşı karşıya gelmeyi de içeren bu politikanın alanı kapanmış görünüyor. Bunun öncelikli nedeni ise, bu yazıda anlatmak istediklerimi daha öz biçimde ifade etmem gerekirse, gözlerin Diyarbakır’dan Rojava’ya çevrilmiş olması.