Cangül Örnek
İmamoğlu’nun Foreign Affairs yazısı ve Türkiye halkının güvenliği
Yayın Tarihi: 18.12.2025 , 22:36 Güncelleme Tarihi: 19.12.2025 , 22:16
Tarihçi Erik Jan Zürcher’in “Atlantik Türkiye” diye bir tanımlaması var. Bu tanımlamayı, Demokrat Parti dönemi dış politikasını adlandırmak için kullanıyor. Ekrem İmamoğlu imzasıyla 11 Aralık 2025 tarihinde Foreign Affairs dergisinde yayınlanan yazıyı okuyunca aklıma bu ifade geldi. Yazı, İmamoğlu’nun ve dolayısıyla CHP’nin dış politika perspektifini genel olarak bu tanımlamadaki çerçeveye yerleştiriyor.
İmamoğlu imzalı bu yazı, yayınlandığı mecra itibariyle Batı kamuoyuna değil, ABD’nin ve Avrupa’nın siyasi ve iktisadi elitlerine ulaşmayı hedefliyor. Yazı, uzun uzadıya Türkiye’deki anti-demokratik uygulamaları, hukuksuzlukları anlatıyor. Temel iddiası, içeride tam demokrasinin inşasının Türkiye’yi bölgesine istikrar getirecek bir ülke konumuna yükselteceği ve böylece Türkiye’nin Batı’nın güvenebileceği bir ortak haline gelebileceği. Batı-AKP ilişkisinde Batı, “demokratik değerlere yaslanan” taraf olarak kabul edilirken, AKP’nin Batı ile gelgitli ilişkisi eleştiriliyor.
İkincil önemde bir mesele olmakla birlikte, Batı ile ilgili bu varsayımın karşılığı olup olmadığına bakalım. Olmadığını yazıyı kaleme alan danışmanların da iyi bildiğini düşünüyorum ama yazıda Batı’nın bu şekilde konumlandırılmış olmasının rahatsız edici bazı sonuçları var.
“Demokratik gerilme”den bahsedeceksek bunun farklı ölçeklerde Batılı ülkeler için de söz konusu olduğu konusunda kuşku yok. İşin kolayına kaçıp Donald Trump’a işaret etmeyeceğim. Daha önce de birkaç defa ifade etmiştim: Trump’la uğraşmanın sistemin genelindeki ve özellikle Avrupa siyasetindeki anti-demokratik gelişmeleri gözden kaçırmaya yol açan bir yönü var. O yüzden ABD’deki gelişmeleri bir tarafa bırakarak Avrupa’ya bakalım.
Fransa’da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halk desteği yüzde 10’a kadar gerilemiş durumda. Macron, 2024 yılındaki son genel seçim sonuçlarını tanımadı. İktidarı seçimlerden lider çıkan solcu Yeni Halk Cephesi’ne vermemek için azınlık hükümetleri kurdurmayı tercih etti ve dikiş tutmayan hükümetler nedeniyle ülkeyi bir siyasi krizden diğerine sürükleyecek kadar otokratlığı ele aldı. Fransız yargısı Macron’un en önemli rakibi olan aşırı sağcı Marine Le Pen’i saf dışı etmek için yolsuzluk iddialarını kullanarak bu siyasetçiye siyasi yasak getirdi. Davanın amacı da buydu zaten. Bu tabloya baktığımda Fransa bana seçim sonuçlarını tanımayan, yargıyı siyasallaştıran iktidarları şikayet edebileceğiniz son ülkelerden biri olarak görünüyor.
Almanya’ya geçelim. Polislerin, Filistin soykırımına karşı sokağa çıkan bir kadını, kameraların önünde vahşice yumruklayıp burnunu kırarak gözaltına aldığı “Alman demokrasisi”ne. İfade özgürlüğünün yok sayıldığı, üniversitelerin baskı altına alındığı, İsrail’i eleştirmenin suç ilan edildiği Almanya’dan bahsediyorum. Üstelik son çıkan haberlere göre, Şansölye Friedrich Merz, henüz partisinin parlamento grubuna başkanlık ederken kendisine hakaret ettikleri gerekçesiyle yüzlerce kişiyi mahkemeye vermişti ve bu suçlamayla iki kişinin evi basılmıştı.
İngiltere’yi ise uzaklarda aramaya gerek yok: Bu emperyalist ülkeyi, tam da şanına yakışır şekilde, en son Şara’nın sarayında bir odada bulduk. İngiliz yönetici sınıfının ne tür liderlerden hoşlandığını anlamak için bu bilgi yeterli.
Dediğim gibi bence burada, Avrupa’nın siyasi çürümesi ve sevilen kavramla “demokratik gerilemesi” ikincil önemde. Ancak önemsiz değil... Çünkü yazıyı okuyan biz yurttaşlar için Avrupa’ya atfedilen irtifa, göç gibi başlıklarda dengeli bir ilişki gözetilmiş olsa bile, en hafif tabirle can sıkıcı. Çünkü yazıya damgasını vuran his, kendini Batı’ya beğendirme arzusu.
Avrupa 12 Eylül’ü bile dert etmedi
Bu yazıyı trajik yapan bir hakikat daha var. Avrupa’nın da Avrupa Birliği’nin de kendisine atfedilen değerlerden ne kadar uzak düştüğünü biz aslında 19 Mart operasyonundan hemen sonra deneyimleyip görmüştük. İngiltere ve Almanya, İmamoğlu’na yapılanlardan ve halkın seçme-seçilme hakkının gasp edilmesinden ziyade Türkiye’ye Eurofighter savaş uçağı satışıyla ilgilendiklerini açık bir şekilde göstermişlerdi.
Aslına bakarsanız, Batı’dan aksi bir tavır beklenmesinin arkasında, özellikle 2000’lerde liberallerin ve sol liberallerin de katkısıyla Avrupa Birliği’ne (AB) bir tür “demokratikleştirici ajan” işlevi yüklenmiş olması yatıyor. Daha eski dönemlere, özellikle 1980 öncesine giderseniz, Türkiye’de siyasetçilerin de halkın da özellikle Avrupalı emperyalist ülkeler söz konusu olduğunda kuşkucu ve eleştirel olduklarını görürsünüz. Özellikle 2000’li yıllarda AKP’ye verilen destekle AB’ye verilen destek birbirini besleyerek yükseldi. Avrupa güçlerinin herkes için demokrasi ve insan hakları istediği yakıştırması, Avrupalı güçlerin ve kurumların da bilinçli bir şekilde kullandığı, inşa edilmiş bir çarpıtma olarak bu dönemde zirve yaptı.
Çarpıtma her zamanki gibi tarihyazımında da yansımasını bulmuş ve AKP ile AB’nin el ele ülkeyi “askeri vesayet”ten özgürleştireceği savlarına tarihsel arkaplan yazmak için, Avrupa’nın 12 Eylül’den çıkışa da destek olduğu iddiaları dile getirilmişti.
Halbuki gerçeğin bununla alakası yoktu.
Farklı Avrupa kurumlarının (Avrupa Ekonomik Topluluğu veya Avrupa Konseyi) 12 Eylül darbesi ve cunta yönetimi karşısındaki tutumlarına bakıldığında bu örgütlerin ilk günden itibaren “darbecileri idare etmek” olarak özetlenebilecek bir politika benimsedikleri görülecektir. Türkiye ile ilgili en sert tutumu sergileyen Konsey bile son kertede bu hattan ayrılmaz. Yıllarca “sert eleştiriler” eşliğinde sürdürülen darbecileri idare etme siyasetinin ardından işler eskisi gibi devam etti.
Meslektaşım Behlül Özkan, bir süre önce 12 Eylül darbesinde Almanya’nın rolüne ilişkin çok çarpıcı bir makale yayınladı. Meraklılarına ama en başta bu metni yazan isimlere bu makaleyi bulup okumalarını öneririm. Makale, “ABD darbeyi destekledi, Avrupa ise eleştirdi” iddiasının aksini gösteren önemli veriler sunuyor.
Bu tavrın konjonktürel olmadığını, sınıfsal yapıyla ve emperyalist sistemin merkez ülkeleriyle diğerleri arasındaki ilişkiyle yakından ilgili olduğunu vurgulamak gerekiyor. Tam da bu nedenlerle, 12 Eylülcülerin ekonomi politikaları, siyasi ve sosyal düzenlemeleri düşünüldüğünde darbenin Avrupa’nın merkez ülkelerini rahatsız etmemesi değil, etmesi tuhaf olurdu.
Silah, daha çok silah... İşte bütün mesele bu
Biz yine yakın döneme gelelim.
Görünen o ki dünya ciddi bir kırılmaya gidiyor ve bu kırılmanın Batı ittifakını nereye sürükleyeceği şu anda belirsiz. Ancak bu aşamada belirginleşen yönelimler Avrupa halkları için de bizim için de hiç parlak değil.
Bu süreçte Avrupa’nın hızla militaristleşmesi endişeleri artıran gelişmelerin başında geliyor. Örneğin, bugün Almanya yurttaşlarına askerlik propagandası yapıyor; zorunlu askerliği tartışıyor. Hatırlayın; daha yakın döneme kadar Alman Yeşilleri Türkiye’yi militarizm başlığında topa tutarlardı. Halbuki bu yeni militarist dalganın önderliğini onlar yaptılar. Bu dalga siyasi partiler arasında bayrak devriyle sürürken giderek ivme kazanıyor.
Bu sıralar şunu sık sık tekrarlamak zorunda kalıyorum: Tarih bizim için derslerle doluysa, bunların başında Almanya’nın ve Japonya’nın aynı anda silahlandığı dönemlerin tehlikeli olduğu dersi gelir. Endişelenmemiz ve gelişmeleri ciddiye almamız lazım.
Politico gazetesinin kendi kaynaklarına dayandırdığı haberine göre, Alman hükümeti vadesi henüz kesinleşmemiş olsa da, önümüzdeki yıllarda 377 milyar Avro’luk bir askeri harcama yapmaya hazırlanıyor. Çarşamba günü Alman parlamentosu, 50 milyar Avro’luk bir silahlanma paketinin önünü açtı. Almanya’nın 2029’a “yani Rusya’nın NATO’ya saldıracağı yıla kadar” keseyi sonuna kadar açma politikası uygulayacağı belirtiliyor. Rusya’nın NATO’ya saldıracak güce sahip olduğunu varsayan bu fantastik iddiadan daha kötü olan bu iddianın yurttaşlara ayrılacak kaynakların silahlanmaya harcanması için bilinçli olarak propaganda edilmesi. Özellikle zor durumdaki Alman sermayesinin kaynak ihtiyacının bu yeni politikanın inşasında belirleyici etken olduğunu vurgulamak lazım.
Atlantikçi-Avrasyacı ikilemini reddetmek gerek
Biz Foreign Affairs’te çıkan İmamoğlu imzalı yazıya geri dönelim.
Bu yazı, yapay zekadan iklim krizine kadar çok fazla başlıkta çok şey söylemeye çalışıyor ancak sonuç olarak, uluslararası alanda belirsizliği ve savaş olasılığını artıran bu derece kritik gelişmeler karşısında Türkiye’nin güvenliğini tereddütsüz biçimde Batı ittifakına bağlıyor. Halbuki Batı ittifakı bile kendi içinde tereddütlü.
Yazıda Küresel Güney ile Batı arasında bir köprü olmaktan bahsedilse de, bu esasında Türkiye’nin Batı için faydalarının öne çıkarılması bağlamında dile getiriliyor. Öte yandan kağıt üzerinde çekici olan bu tür ifadelerin gereğini yerine getirmek, hele bir bloğa bağlılık konusunda “1950’ler modeli” bir perspektif benimsenince nasıl mümkün olacak; yanıtı belirsiz. Herkesin yeni dönemde geçmişin alışılmış güvenlik mimarisinin geçerliliğini yitirebileceğini dillendirdiği, ittifakların karmaşıklaştığı bir dönemde Türkiye halkının güvenliğini buraya bağlamak fazlasıyla gerçekçilikten uzak, hatta sorumsuz bir tavır değil mi?
Doğru anlaşılmak için şunun altını çizmem lazım: Bunları görmek ve söylemek için dünyaya Rusya ya da Çin gözlükleriyle bakmamıza gerek yok. Hatta bana kalırsa Atlantik gözlüğü de körü körüne takılan diğer gözlükler de şu anda sadece daha fazla körleşmeye yarıyor.
Üstelik Rusya-Ukrayna savaşını Avrupa’ya rağmen sonlandırmaya çalışan Trump yönetiminin Rusya ile bir yakınlaşma siyaseti izlemesi durumunda, Türkiye’deki Atlantikçi-Avrasyacı tartışmasında taraf olanların nasıl boşa düştüğünü hep birlikte görebiliriz. Zor ama olasılık dışı değil.
Bir de üstüne Bloomberg’in iddiası doğru çıkar da Rusya’ya S-400’leri iade etmeyi gündeme getirecek kadar ABD ile senkronize olmaya arzulu yeni dönem AKP dış politikası altın vuruşunu yaparsa, kimin kendini Batı ittifakına daha fazla beğendireceği konusunda rekabete girişmek Türkiye halkını gelecekte büyük risklerin beklediği anlamına gelir.
Yazıyı o risklerden bazılarına işaret ederek bitirelim.
Suskunluğun anlamı
Foreign Affairs yazısı, anamuhalefetin Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir dizi hayati konuda “taktik bir sessizlik” içinde olduğunu da gösterdi. “Taktik sessizlik” dememin nedeni, CHP’nin, kısa süre önce değişen parti programıyla birlikte ele alındığında, bazı kritik başlıklarda net bir pozisyon açıklamamasının bilinçli bir tercih olarak görünmesi.
Türkiye, sınırların belirsizleşmekte olduğu Ortadoğu’da güney sınırı olmayan bir ülke. Ancak ne CHP programı ne de Foreign Affairs yazısı, Türkiye’nin Ortadoğu politikası konusunda ciddi bir çerçeve çiziyor. Üstelik önümüzdeki dönemde Ortadoğu’da İbrahim Antlaşmaları süreci yeniden canlandırılabilir, Lübnan’da Hizbullah Türkiye ve Suriye desteğiyle hedef haline getirilebilir. Birkaç yıldır yaşananların ve olası gelişmelerin işaret ettiği şey, ABD’nin bölgeyi İsrail’in güvenliğini gözeten ama en çok kendi ekonomik hegemonyasına hizmet edecek şekilde dönüştürmek istediği.
Ancak dikkat edin, Suudi Arabistan bile bu tabloyu okuyarak bir yandan ABD ile ilişkilerini iyi tutarken diğer yandan Çin dahil tüm kritik aktörlerle ciddi ilişkiler kuruyor. O sırada İmamoğlu ekibi, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile ilişkilerini gri alanlar olarak mimliyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki Türkiye-ABD ilişkileri ya da Türkiye-Almanya ilişkileri de şeffaflığıyla göz kamaştırmıyor.
Üstelik İran’a yönelik kapsamlı bir müdahale olasılığı kapımızda beklerken Türkiye’nin böyle bir durumda izlemesi gereken politika konusunda da sessizlik korunuyor. CHP’nin dış politika yapıcısı Namık Tan’ın bir süre önce X platformu üzerinden yaptığı paylaşımlarda İran’ı Türkiye için bir tehdit olarak nitelediği düşünülürse, CHP’nin bu konuda da Batı ittifakının politikalarına uyumu gözeteceği anlaşılıyor. Halbuki İran’a yönelik bir saldırının, İran’ın parçalanması veya zayıflatılmasının Türkiye halkının çıkarlarıyla uzaktan yakından ilgisi yok. Bizim savaşın, parçalanmanın, emperyalist müdahalelerin yaşanmadığı, iç işlerine saygı çerçevesinde geliştirilen komşuluk ilişkilerine ihtiyacımız var.
Son olarak bir hatırlatmayla bitireyim: Dış politika öncelikle bu dış politikanın bedelini ödeyecek olan yurttaşları ilgilendiriyor. Dönüp yurttaşlara anlatmadığınız dış politika perspektifinizi, ABD’nin devletlu bir düşünce kuruluşuna ait dergide yayınlattığınız yazıyla öğrenmemeliyiz.