Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Cangül Örnek

Cangül Örnek

Fukuyama haklı: Liberalizmin zaferini yaşıyoruz

"Günümüz dünyasında gözlemlediğimiz demokratik gerileme ve uluslararası hukukun çöküşü gibi pek çok semptomun ortaya çıkması bir anomali değil, liberal demokrasinin zaferinin bir sonucudur."

Yayın Tarihi: 13.03.2026 , 08:42 Güncelleme Tarihi: 13.03.2026 , 08:48

Francis Fukuyama, İran’a yönelik saldırının ilk günlerinde yayımlanan bir videosunda, bir süre önce Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Batı medeniyeti tanımına itiraz etmişti. Fukuyama, Rubio’nun Hristiyanlığa atıfla ifade ettiği medeniyet anlayışına karşı, kendi tanımında Aydınlanma’nın liberal değerlerinden türeyen bir ortak kültüre işaret ediyordu. Fukuyama’ya göre geçmişte Hristiyanlık, insan hakları fikrinin çıkış noktasıydı ancak modern tarih içinde dinsel olmayan bir liberal demokrasi anlayışı Batı medeniyetinin tanımlayıcı unsuru haline geldi. Ona göre Rubio’nun ortak değer olarak Hristiyanlık vurgusu ise bunlardan apayrı bir şeye işaret ediyor, Hristiyanlığı bir etnik köken olarak kodluyordu.

Fukuyama, bu medeniyet tanımından da anlaşılabileceği gibi "Tarihin Sonu mu?" başlığını taşıyan ünlü makalesindeki görüşlerinden çok da uzağa düşmüş değil. Soğuk Savaş’ın sonunu kutlamak için yazdığı o makalede ve bu makaleden yola çıkarak kaleme aldığı kitapta, tarihte bir daha hiç çatışma ya da savaş olmayacağını iddia etmiyordu ancak tarihin bir daha ideolojik mücadelelerle şekillenmeyeceğini ileri sürüyordu. Pazar ekonomisi ve liberal demokrasi, sosyalizme karşı galip gelmişti ve dünyanın tek hakikati olarak geleceği şekillendirecekti.

Aslında Fukuyama geçici de olsa haklıydı. 

Liberal demokrasinin zaferini ilan ettikten yıllar sonra işlerin raydan çıktığını söyleyerek mızmızlansa da yaşananlar aslında bu zaferin doğal bir sonucu olarak yaşandı. 

Gerçekten de sosyalist blokun ortadan kalkmasıyla birlikte, pazar ekonomisi ve liberal demokrasi ile tanımlanan yeni düzen dünyanın ufkuna oturdu. 1990’lardan itibaren yaşamaya başladıklarımız; dünyadaki gelir adaletsizliğinin tarihi rekorlar kırması, devletlerin sosyal hizmetleri keserek güvenlik aygıtlarını büyütmesi, doğal kaynakların talan edilmesi, silahlanma yarışının tırmanması, soykırımlar ve savaşlar...

Bugün pazar ekonomisi ve liberal demokrasiden anladığımız şey, Adam Smithçi ya da John Stuart Millci bir ekonomik ve siyasi liberalizm olamaz. Çünkü bugün ekonomik ve siyasal liberalizm, tekellerin ve finans sermayesinin hâkimiyetinde, siyasal katılımın zorunlu olarak güç merkezleri lehine daraltılmasına yol açar. Bu da tarihin ve siyasetin 2+2’si.

Günümüz dünyasında gözlemlediğimiz demokratik gerileme ve uluslararası hukukun çöküşü gibi pek çok semptomun ortaya çıkması bir anomali değil, liberal demokrasinin zaferinin bir sonucudur.

Günümüz kapitalizminin bu doğal eğiliminin önüne set çekeceği zannedilen "denge ve denetleme" gibi siyasi mekanizmaların dağılmasının nedeni de budur. Tekelleşmenin ve finans sermayesinin azgınlaşmasının yarattığı tsunami karşısında, pek çok ülkede geleneksel kurumsal yapıların tutunma şanslarının olmadığı gözlemlenebilir bir hakikat. Gördüklerimizi inkâr etmeyeceksek tersini iddia etmemiz mümkün değil.

Bu açıdan otoriter rejimleri bir sapma olarak gören liberal eleştiriler çoğunlukla kıymetsiz faraziyeler. Otoriter rejimler; liberal değerler ve liberal uluslararası normlar düzeninin, kapitalizmin bu aşamasında hâkim olabileceğini düşünenlerin ham hayalciliklerini ortaya çıkarırcasına bu düzenin meşru çocukları olarak doğdular.

Denge ve denetleme mekanizmalarının sistemin sübapları olduğu iddia edilse bile, bu sübaplar ancak sistemi frenleyebilen güçlü bir ideolojik rakip ve örgütlü bir halk sınıfı olduğunda işe yarıyorlardı. Yani aslında sistemin "demokrasi" olarak görünmesini sağlayan esas özü, liberal demokrasinin kendi niteliklerinde değil, bu dışsal faktörlerde aramalıyız.

Avrupa: Seçimli ve hukuklu çöküş

Kaldı ki bu tür siyasi mekanizmaların ya da hukuki normların hâlâ etkili olduğu Avrupa demokrasilerinin haline bir bakın. Her gün bir başka Avrupalı lider ya da AB bürokratı aleni olarak yalan söylüyor, verileri çarpıtıyor, haklıyı haksız, haksızı haklı ilan ediyor.

Bu insanlar aynı anda monarkla, cihatçıyla, siyonistle iş birliği yapmakta hiçbir sorun görmüyor.

İşte size işleyen bir seçim sistemi ve hukuk sisteminin olduğu ülkelerdeki siyasi sonuç: Halkına yalan söyleyen, protestoları polis şiddetiyle bastıran, ifade özgürlüğünü işine geldiği gibi kısıtlayan, kaynakları gittikçe artan oranda silahlanmaya ayırırken sosyal hakları tırpanlayan, Batılı olmayan halklara ikinci sınıf insan muamelesi yapan, her türlü uluslararası sözleşmeyi çiğneyerek insanların seyahat ya da iltica gibi temel haklarını yok sayan, ABD’nin çeşitli askeri müdahalelerine hevesle katılan irili ufaklı liberal demokrasileriyle Avrupa...

Güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü derken İngiltere’den türlü İskandinav monarşilerine kadar sapkın pedofillerin tahtının sarsılmadığı Avrupa...

Kaldı ki Batı Avrupa’dan gözümüzü "totalitarizmin elinden kurtarılmış" Doğu Avrupa’ya çevirdiğimizde karşımıza çıkan siyasi tablo daha da karanlık. Polonya, Romanya ve Çekoslovakya birbiri ardına ABD-İsrail koalisyonuna tam destek açıklıyor. Seçimlerine AB’nin müdahale ettiği Romanya, ABD’ye İran için üs tahsis ediyor. Tek kararsız ses ise otokratın tanımı olarak gösterilen Orbán’dan çıkıyor. Buna ne diyeceğiz?

Liberal demokrasilerin işleyişinde olmazsa olmaz olarak görülen özgür basın miti de çöküş halinde. Basının özgür olması; doğru bilginin halka ulaşabildiği, doğru bilgiye ulaşabilen insanların da doğru siyasi kararlar verebildiği bir sistem olarak tanımlanan liberal demokrasiler için en temel gerekliliklerden biri. Basının bu işleyişteki rolü; yayın organlarının büyük sermayeden bağımsız olabildiği, gazetecilerin örgütlü olduğu ve güç merkezlerinden bağımsız hareket edebildikleri koşullarda söz konusu olabiliyordu. Ancak bugün Batı’daki büyük medya kuruluşlarının Gazze soykırımını, Epstein skandalını ve son olarak İran savaşını nasıl büyük bir sansür ve dezenformasyon kampanyası eşliğinde ele aldıklarını gördükten sonra özgür basından bahsetmek mümkün olmamalı.

BBC’den Reuters’e, New York Times’tan Der Spiegel’e; gözümüzün önündeki soykırımı haberleştirebilen tek bir prestijli (!) basın organı sayamıyorsak Batı’da halkın haber alma hakkından söz edilebilir mi?

Avrupa’ya baktığımızda tablo bu kadar kötüyse; piyasa mekanizmasıyla refah, liberal demokrasiyle siyasal özgürlüklerin geleceği iddiası üzerine inşa edilen Batı medeniyetini ve Batı’ya atfedilen evrensel değerleri de topyekün mahkum edecek miyiz?

Bundan böyle evrensellik iddiası; Batılı güçlerin dünyayı sadece kendi çıkarlarına hizmet eden bir alt medeniyet olarak gören emperyalist üstünlük iddiası karşısında duran; sömürüye, işgale ve soykırıma karşı çıkanların oluşturduğu büyük kümenin elinde.

İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısına karşı çıkarken üzerinde durduğumuz önemli ilkeleri hatırlayalım: Bağımsızlık, ülkelerin egemenlik hakları, halkların kendi iktidarlarını belirleme hakkı, savunma savaşının meşruiyeti, soykırımın en büyük insanlık suçu olarak tanımlanması... Bunlar ne Batı’ya ne Doğu’ya ait. Bunlar, her halkın kendi ülkesinde özgürlük ve eşitlik mücadelesi vermeye hakkı olduğunu düşünenlerin oluşturduğu bir insanlık ailesine ait.

Gazze’yi de İran’ı da Lübnan’ı da evrensel insanlık ailesi olarak, evrensel değerlere dayanarak savunuyoruz. 

Batı’ya karşı savunuyoruz.

Tarihin sonunda değil ama bir kırılma anındayız.

Cangül Örnek 'ın Son Yazıları