Cangül Örnek
El sıkmak ve 'makul siyaset'in işlevi
Yayın Tarihi: 13.02.2026 , 00:08 Güncelleme Tarihi: 13.02.2026 , 07:57
Önce yaşamakta olduğumuz süreci net bir şekilde tanımlayalım: Türkiye’de özellikle son on yıldır yurttaşlığın siyasi ve hukuki düzlemdeki tanımlayıcı nitelikleri yok ediliyor. Cumhuriyet yıkıcılığı, yurttaşlık haklarının yok edilmesiyle birlikte ilerledi, ilerlemeye devam ediyor.
Bu yolda önce yurttaşın hak arama ve protesto için kullanabileceği katılım mekanizmaları gayrimeşru ilan edildi. AKP iktidarı “protesto” sözcüğünü bile kriminalleştiren bir baskı ortamı kurdu. Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP yönetiminin de bu sürece büyük katkı koyduğunu tekrar hatırlayalım. Kayyum uygulamalarıyla başlayıp 19 Mart operasyonuyla taçlandırılan süreçte iktidar artık sandık yükünden de kurtulmak istediğini açıkça ilan etti; o yüzden seçme ve seçilme hakkını tamamen anlamsızlaştırma yoluna girdi.
Son olarak İçişleri Bakanlığına ve Adalet Bakanlığına yaptığı atamalarla bu süreci kararlı bir biçimde yürütmeye hazırlandığını ilan etti.
Türkiye siyasal düzlemde bir rejim değişikliğinden daha fazlasını yaşıyor: Halk egemenliği ilkesi, yurttaş hakları, kamu düzeninin dini inançlardan bağımsız olarak hepimiz için tesis edilmesi yükümlülüğü... Bunların her biri büyük bir hızla terk ediliyor.
Bunları çokça yazdık, söyledik.
Velhasıl, Türkiye sıradan bir dönemden geçmiyor. Türkiye, Cumhuriyet’in yıkılma sürecinde hızla yol alıyor.
Bu koşullarda hâlâ siyasetten akademiye kritik tüm alanlarda “makullüğün” yüceltilen bir ölçü sayıldığını görüyoruz. “Uzlaşma bilmeyen aşırılar”ın karşısına “sağduyu sahiplerinin erdemi” çıkarılıyor.
CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır’ın Meclis kulisinde “düşman mıyız” diyerek Adalet Bakanlığı’na atanan Akın Gürlek’in elini sıkmayı makulleştirmesi de böyle. Bunu yapmak tabii ki siyasi bir tercih. Ancak muhalefete yakın gazetecilerin ve yorumcuların “siyasetçilerin yeri geldiğinde birbiriyle konuşması gerekir” diyerek normalleştirmeye çalıştıkları bu siyaset anlayışını reddetmek de yurttaşın tercihi olmalı.
TBMM Genel Kurulu’nda bu atamaya “büyük tepki” gösterirken kuliste “el sıkarak” yurttaşı aldatmaktan beis duyulmamasını olağanlaştıranların “siyaseten olgun”, tepki duyan yurttaşın “fazlasıyla çiğ ve heyecanlı” bulunduğu Türkiye’de bu yorumları yapanların siyasetten hiçbir şey anlamadığını söylemeliyiz.
Kamuoyunun önüne çıkıp yaşanan yıkım sürecinin vahametini önemsizleştirenlerin, bazı kavramları çok yanlış kullandığını da vurgulayalım. “Siyasetçi” diye bir şey yoktur. Her yurttaş siyasi bir öznedir. Siyaset, siyaset bilimcilerin de çoğunlukla iddia ettiğinin aksine “siyasi elitler” arası bir ilişki alanı değildir. Yurttaşlık ise “seçmen” olmaktan çok daha fazlasıdır, hatta çok daha ötesidir.
Siyaset ise siyasi elitlerin profesyonel faaliyet alanı değildir. Geçmişte de bunu iddia edenler oldu, bugün de olacaktır. Ama onların siyaset alanını ve siyasi faaliyetin kapsamını neden daraltmak istediklerini bir düşünür üzerinden açıklayayım: ABD’nin ünlü iktisat ve siyaset uzmanı Joseph Schumpeter’e göre siyaset, elitlerin yönetme işlevini ellerinde tuttukları ve zamanı geldiğinde yerlerini başka elitlere bıraktığı bir faaliyettir. Siyasi elitler bir kez iktidara geldiklerinde yurttaş katılımı söz konusu olamaz. Yani iki hükümet değişikliği arası yurttaş pasif konumdadır çünkü profesyonel bir faaliyet olan siyasetten, devleti yönetmekten anlamaz. Bu profesyonel siyasetçilerin görevi ise istikrarı sağlamak, politika üretip uygulamak ve zamanı geldiğinde hükümetlerin değiştirilebildiği rekabetçi bir sistemi işler tutmaktır. Söylemeye gerek yok; bu siyaset tarifinde ekonomi siyasetin müdahale etmemesi gereken bir alandır. Aslında profesyonel siyasetçiler oyunun kurallarını değiştirmeyen bir zümredir. Halk kitlesi ise bu açıdan öngörülemezdir. Profesyonel siyasetçi düzen değişikliği hedeflemez, ancak halk kitlesi bu tür konularda fazla cüretkar olabilir. Schumpetergillere göre, halk fazla duygusal ve tepkiseldir; politika yapımının tekniklerini bilmez. Zaten süreçlere dair bilgisi de kısıtlıdır. Bunları siyasetçiler bilir.
Türkiye’de ana muhalefet partisine yakın olarak bilinen gazeteci ve yorumcuların önemli bir bölümü de siyaseti tam olarak böyle algılıyor.
Siyasetçinin profesyonel olduğu, siyaset alanının esas olarak profesyonellerin alanı olarak kaldığı, siyaset yapmanın düzen değişikliği hedeflemediği bir yaklaşımı savunuyor.
Ne eksik ne fazla...
O yüzden başta belirttiğim noktaya bir ek yapmam gerekiyor: Kılıçdaroğlu CHP’sinin halkın siyasete katılım mekanizmalarından dışlanmasını kolaylaştırdığını vurgulamıştım. Halkın bilmediği ama kendilerinin çok iyi bildiği “bir şeyler” vardı. Olmadığını hep birlikte gördük.
19 Mart operasyonunu kısmen frenleyen halk hareketi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanmasını engelleyerek siyasette profesyonel siyasetçilerden daha önemli bir belirleyen olduğunu hissettirdi. Türkiye’de halkın inadı, dinamizmi ve yurttaşlık haklarına saldıranlarla uzlaşmayı reddeden tutumu olmasaydı bugün Türkiye’de tutunduğumuz dallara bile tutunamaz hale gelebilirdik.
Ancak görünen o ki, bugün de her türlü siyasi jest halkın siyasi motivasyonu ve tepkisi önemsenmeksizin yapılıyor. Profesyonel siyasetçi sınıfı bu tavra, “ülke yönetmeyi bilmek” adını vermiş. Eleştirenlere “olgunluk” dersi veriyorlar.
Burada gözden kaçmaması gereken bir nokta var: Profesyonel siyasetçilerimizin bu koşullarda dahi sergileyebildikleri ölçülü tutum, Anayasa’yı askıya alanların, hukuku yok edenlerin, insanların özgürlüklerini elinden alanların “elini sıkmak”tan ibaret değil. Bu tutumun arkasında bir siyaset var ve bu siyaset kendisini her alanda gösteriyor.
Örneğin, aynı tutum, CHP’nin ekonomi politikasına da damgasını vuruyor. Merkezi planlamadan, temel kamu hizmetlerinin kamulaştırılmasından bahsetmeyen, “popülist olmamak”la, Türkçesiyle “kamu kaynaklarını halka yedirmemek”le övünen, “güler yüzlü Şimşek modeli” bir ekonomi politikasını ekonomide makul yol olarak önerebiliyor. Yerli ve yabancı sermayeyi korkutacak halkçı aşırılıklardan, kendilerine büyük destek sağlayacaksa bile, kaçınabilen “bilimsel bir soğukkanlılık”la konuşuyor.
Sonra anketlere göre yaşam koşullarının iyileşmesi için iktidar değişikliğini gerekli gören yurttaşların oranı yüzde 70’lere yaklaşmışken, yüzde 60’ın muhalefeti ülkeyi yönetmeye hazır görmemesini anlamlandıramayacak kadar gerçeklerden kaçabiliyor. Ama “makul” de böyle olunuyor.
El sıkma nezaketinin arkasında işte böyle bir siyaset zemini var. Yoksa eleştirenler de nezaket düşmanı değil.
Velhasıl, “olağanüstü hal” işleyebilmek için düşman yaratmaksızın duramaz. İktidar o yüzden sertliğe ara vermeden yola devam etmeye hazırlanıyor.
Bugünkü “olağanüstü hal”in makul siyasetçisi, makul aydını, makul akademisyeni, makul sanatçısı ise... Belki aşırılıktan uzak kalmakla övünebilir ama tam da bu nedenle yaşanmakta olan yıkıcı sürecin kolaylaştırıcısı olmaktan kurtulamaz.