Cangül Örnek
The Ada ve 'barış' adlı kutsal
Yayın Tarihi: 27.11.2025 , 23:35 Güncelleme Tarihi: 28.11.2025 , 00:02
Geçen hafta köşe yazısını sonlandırırken bu hafta sosyolog Kemal Tahir’i yazacağımı söylemiştim. Yaşanan gelişmeler her zamanki gibi bizi gündelik siyasetin ötesine geçmekten alıkoyuyor. Olağanüstü bir şey olmazsa haftaya bu sözümü tutmak üzere bu haftaki yazıyı “The Ada tartışmaları”na ayırmak istiyorum. TBMM komisyonunun üç partinin verdiği üyeyle, İmralı’ya düzenlediği “çok gizemli ziyaret” etrafında dönen tartışmalardan bahsediyorum.
Ortak bir adlandırmaya sahip olmayan süreç, dönüp dolaşıp bir kritik eşik olarak İmralı’nın ziyaret edilmesine bağlandı. Birkaç hafta önce yine burada dile getirdiğim bir gerçeği tekrarlamak istiyorum. Bir yılı aşkın bir geçmişi olan bu sürecin şu ana kadar belirginleşen birkaç önemli özelliği var. Bunların başında, sürecin “Kürt sorununa çözüm süreci” olarak düşünülmediği gerçeği geliyor.
Kürt sorunu, özellikle sol bagajını üstünden attıktan sonra, iki temel talebe indirgenmişti. Birincisi, anadil. İkincisi ise, yerel özerkliğe olabildiğince yakınlaşmış bir yerel yönetim modeli. Birincisi çok kritik bir başlık ancak bu konuda adım atılacak mı bilmiyoruz. İkinci başlıkta ise daha merkeziyetçi bir yerel yönetim modelinin kapıda olduğunu saray danışmanlarının açıklamalarından anlıyoruz. Son olarak Mehmet Uçum’un bu yönde yaptığı açıklamalardan sonra dönüp DEM’e baktığımızda, iktidar kanadından gelen bu tür açıklamaları gündem bile etmediklerini görüyoruz. Bundan sonra da bölgedeki belediyelere kayyum atanmaması dışında bir başlık açılması, hele özerkliğe yakınsayan bir taleple toplumun önüne çıkılması zayıf ihtimal.
Yukarıda sol bagajdan kastımı da kısaca açıklamam iyi olur. Kürtlerin Türkiye’deki kapitalist sistem içerisinde katmanlı bir şekilde sömürülmelerine neden olan faktörlere karşı mücadeleden bahsediyorum. Yani kapitalist ilişkiler içinde evrimleşmiş olan bir ağalık-şeyhlik düzeni ile Kürt işçilerin Türkiye’deki ucuz ve feda edilebilir işgücü içindeki büyük ağırlıkları. Çok uzun yıllardır bunlar artık dile bile getirilmiyor. Hatta ilki, milliyetçi ajandanın bir bileşeni olarak normalleştirilmiş ve içerilmiş durumda.
İki kutsal arasında beynamaz
Ancak bu yazıda üzerinde durmak istediğim esas boyut, sürecin iki tarafının da meseleyi “siyaset üstü” bir düzleme çekmeye çalışması. İmralı ziyareti etrafında dönen tartışmalar ve eleştirilere karşı sergilenen tahammülsüzlük bunu bir kez daha gösterdi. Aslında çok karmaşık değil; siyaset üstü iddiasıyla tartışılmaz kılınan her konuda olduğu gibi burada da yapılmak istenen, sürecin eleştirisini kutsallara karşı işlenmiş bir suç olarak mahkûm etmek ve sesleri mümkün olduğunca kısmak.
Kürt tarafı sürece şüpheyle bakılmasını, sürecin doğrultusunun ve bu kapsamda atılan/atılmayan adımların eleştirilmesini “barış istememek” olarak etiketliyor. Cumhur ittifakı bileşenlerine göre ise sürecin eleştirilmesi “devlet politikası”na karşı çıkmak demek. Bu kutsallaştırma stratejisi kendisini en net şekilde MHP liderinin süreci eleştirenleri “Anaların ağlamasını isteyenler” olarak tanımlamasında gösterdi. Biz benzer sözleri DEM parti tarafından duymaya alışmıştık: “İstiyorlar ki Kürdün anası hep ağlasın”.
Eğer öyleyse, yani bu “siyaset üstü süreç”, İmralı’nın muhatap alınması, örgütün dağıtılması ve Anayasa’daki bir-iki maddede değişiklik yapılmasından ibaretse, o zaman şu sorunun sorulması meşru değil mi: Kürt sorunu var mıdır, yok mudur? Eğer varsa, silahların susması ve Anayasa’nın 66. maddesindeki Türk vatandaşlığı ifadesinin bükülmesiyle, bu arada belki birkaç ümmetçi jestin de ilave edilmesiyle çözülecek bir sorun mudur?
Bu soruları soracağız. Çünkü siyasal ve toplumsal yaşamı doğrudan etkileyen hiçbir konu siyaset ya da ideoloji üstü değildir. Her türlü “kutsallık” kılıfının reddedilmesi, meselenin politikleştirilmesi tartışmanın bir önkoşuludur.
Daha az reaksiyon gösterilerek anlaşılması için “barış istememek” suçlamasının kutsiyet bakımından simetriği haline gelmiş olan “bu bir devlet politikasıdır” iddiasına dönelim. Diyelim ki bu mesele gerçekten “devlet aklıyla” formüle edilmiş bir “devlet politikası” olsun. Bu çok yanlış da değil. Ama şu farklı yaklaşım kritik: “Devlet aklı”, “devlet politikası” da tarihseldir; bir sürekliliği olsa da mutlak bir sabit değildir, devleti elinde tutan erk sahipleri tarafından yeniden şekillendirilir. Daha önemlisi “aklı” olduğu söylenen devletin bir sınıf karakteri ve buna bağlı olarak şekillenen bir ideolojik-siyasal kimliği vardır. Bugün de öyle.
Tam da bu nedenlerle “devlet politikası” iddiasının kendisi, bizi şüpheye davet etmeli. Kimin için, kimin yararına? Bakın tarih “devlet politikaları”nın farklı ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de toplumu sürüklediği felaketlerle dolu. Geçmişte bu felaketlerin bazıları, bir zamanlar devletin en fazla “akıl” atfedilen kurumu olan ordunun marifetiyle gerçekleşti.
Diğer tarafa dönecek olursak, “barış” hiçbir politik sürecin özündeki sınıfsal ve siyasal yönelimleri eleştirilmez kılmaz. Bazı “barış”ların ülkeyi ve bölgeyi nereye doğru sürüklediğini sormak kutsallık iddiasının reddedilmesinden geçiyor olabilir. Özellikle ucunda yeni çatışmalar, daha derin sömürü koşulları yattığından şüphe ediyorsak.
The Ada ziyaretinin anlamları
Bu noktalara dikkat çektikten sonra, İmralı ziyaretine yüklenen büyük anlamdan benim çıkardığım bazı sonuçları vurgulayacağım.
Kürt tarafı açısından lider kültü etrafında Kürt milliyetçiliğini tahkim etmek süreklileşmiş amaçlardan biri. Ama daha önemlisi, süreç ilerledikçe Öcalan’ın gölgesi dışında hiçbir inisiyatif bırakılmamış olmasının arkasında, bu işe toplumsal dinamikleri çok fazla karıştırmadan sorunu bir tek adamlar trafiğiyle çözme anlayışının yattığı daha net görülüyor. Sürecin, “terörsüz Türkiye”, “barış” gibi etiketler dışında toplumu ikna etmeye dönük propagandadan ve hatta jestlerden bile arındırılmış olarak yürütülmesi bu anlamı taşıyor. Zaten bu noktadan sonra bazı jestler görürsek bile bunların öncelikle siyasal İslamcıları tatmin edecek “ümmetçi” jestler olacağını söyleyebiliriz.
AKP, seçim anketleriyle bu konuda toplumun nabzını tutmakla birlikte, sürecin propagandasını yapmak yerine kendisini ve liderini süreçte görünmez kılarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Hatta mümkünse CHP’yi ön plana davet ederek projeksiyonları bu partiye çevirmeyi ve sorumluluğu böylece paylaşmayı amaçlıyor.
The Ada tekelinin ve ziyarete büyük anlam yüklenmesinin ikinci nedeni ise, başka bir yazımda da belirttiğim gibi; şu anda her iki taraf için de esas meselenin Diyarbakır değil, Rojava olması. Kürt hareketi için öncelikli gündem, Türkiye’yi Suriye’deki Kürt yönetimiyle ilişkileri normalleştirmeye ikna etmek. Karşılığında Türkiye’nin bölgede elde edeceği potansiyel kazançlara dikkat çekilmesi bu anlama geliyor.
Böyle olduğu için, komisyonun İmralı görüşmesinden sonra DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları, yaptığı ilk açıklamanın hemen başında şunları söylüyordu: “Suriye sorunun çözümüne ışık tutacak önemli değerlendirmeler yapılmıştır. Kuzeydoğu Suriye özelinde ve Suriye’nin bütünü açısından çözüm sürecinin anahtarı olabilecek bir perspektif ortaya konmuştur.”
İşte bu koşullarda, “Ortadoğu’da büyük kartlar oynayan büyük siyasetler”in bırak öznesi olmayı, nesnesi olarak bile dikkate alınmayan biz Türklerin ve Kürtlerin ikna edilmesine gerek duyulmuyor. Bu nedenle, İmralı ziyaretinin hemen ertesinde barışı beklemeye geçmemiz istenmişken bir gazeteciye sadece konuştuğu için ceza yağdırılmasıyla şaşkına dönmemiz de tarafların umurunda değil.