Toplum komünizm fikrini satın almıyor
Yayın Tarihi: 01.11.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
"Türkiye’de toplum komünizm fikrini satın almaz" deniyor. Aman almasın!
Artık bıktırır derecede yayılmış bu satar-satmaz kalıbı sizi de rahatsız etmiyor mu?
Bir düşünceyi benimsemek, doğru olduğuna inandığınız bir mücadeleyi bedelini göze alarak vermekle bir ürün satın almak aynı şey mi?
Ne zamandan beri fikirlerin alınıp satılır şeyler olduğunu kabul ettik de bu kavramı dilimize aldık?
Araştırdım, hiç de tesadüf sayamayacağımız yıllarda almışız.
1980’lerin sonu, 1990’ların başı... Özelleştirmelerin, piyasacılığın ve tüketim kültürünün hayatın her alanına yayıldığı, Özal’ın toplumun üzerinden silindir gibi geçtiği yıllar... Reklamcılık sektörünün Amerikan pazarlama tekniklerini yoğun biçimde benimsemesiyle birlikte bu dil de gündelik hayatımıza giriyor. Sonunda İngilizce argodan saçma sapan bir kalıbın kaba çevirisi, zamanla reklamcılıktan siyaset terminolojisine taşınmış oluyor. Ne de olsa her ikisi de sermayenin hizmetinde…
Piyasa açısından önemli olan, bir ürünün gerçek bir ihtiyaca karşılık gelip gelmediğinden çok, ne kadar kârla satılabildiği. Satıcının derdi ürünün içeriğinden, işlevinden, faydasından çok onu ne kadar iyi pazarlayabildiği. Şimdi, pazarlama ile gerçek ihtiyaçlar arasında fark olmadığını düşünenler varsa, fikirlerin de alınıp satılır şeyler olduğunu söylemeye devam edebilirler. Ama bu doğru değil.
Mesela “Komünistler iyi söylüyor, doğrusunu yapıyor ama güçlenemiyorlar” deyip yeterince güçlü olmadıkları için komünistlere yüklenmek de aynı yanılgının, aynı pazarlama mantığının ürünü. Sen doğru bulduğun mücadeleye destek vermiyorsun, sonra az destek görüyor diye bir de onu suçluyorsun(!)
İnsanların pazarda ne tür saçmalıkları satın almaya yönlendirildikleri, satın aldıktan kısa süre sonra o “çok satanların” nasıl değersizleşebildiği ortada. Ayrıca bir malın insan ihtiyaçlarını karşılama niteliğiyle ona piyasada biçilen fiyatın aynı şey olmadığını, barınma, beslenme, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçların nasıl birer kâr ve yatırım alanına dönüştürüldüğünü herkes biliyor.
İnsanlar en temel ihtiyaçlarını karşılamak için piyasaya mahkûm edilmiş durumda. Piyasanın umurunda olan, bir ürünün gerçekten ne işe yaradığı ya da kimin hangi ihtiyacını karşıladığı değil, kaç kişiye ve ne kadar büyük bir kârla satılabildiği. Ürünü satın alanın ona gerçekten ihtiyacı olup olmadığı bile değil.
Şimdi aynı mantığı işte şu “toplum bunu satın almıyor” kavramıyla siyasete uyarlayın bakalım. Mantık bire bir aynı.
Bir siyasi fikrin değeri kaç kişiye satılabildiğiyle mi ölçülecek? Bir düşüncenin doğruluğu, haklılığı, toplumsal ihtiyaçlara karşılık gelip gelmediği bir pazar araştırmasının sonuçlarından mı öğrenilecek? Siyasetçiler de reklamcılar gibi toplumun nabzını tutup en çok satacak ürünü mü hazırlayacak? Böyle bir siyasetçiden kime ne hayır gelir? Bu sistem Zübük üzerine Zübük üretmez mi? Eh, üretiyor zaten, öyle değil mi?
Piyasanın dilini siyasetin dili haline getirmek, siyasetin de alınıp satılabileceği düşüncesini normalleştiriyor. Parti transferleri, 180 derece dönüşler, yolsuzluklar, rüşvet ve saymakla bitmeyecek çürük siyaset manzaraları... Hepsi, siyaseti mücadele üzerinden değil, alım satım ilişkisi üzerinden ele alan yaklaşımın sonuçları.
Türkiye’de maalesef politikasının özünü oluşturan ilkeye yaslanan, fikrini savunan, toplum önünde mücadele veren değil, en çok satacak şeyi bulmaya çalışan, pazarlamacılığa soyunan siyasetçileri görüyorsunuz.
Bu yaklaşımla, örneğin laiklik elbette bu memlekette “satmaz” arkadaş!
Onu sen açıklayacaksın, arkasında duracaksın, insanları ikna edeceksin. Haklı olduğuna inandığın bir ilkeyi, en çok da “bu insanlara anlatamazsın, onlara satmaz” denilenlere anlatacaksın. Onları ikna etmek için mücadele edeceksin. Mesele algı yönetimi değil. Gerçek mücadeleden gerçek sonuçlar doğacaktır.
Sosyalizmi toplum satın almıyormuş!
Öyle kabul edince sanki mesele doğru reklam kampanyasını hazırlamak, ambalajı yenilemek, ürünü daha cazip hale getirmekmiş gibi görünüyor…
Nafile bir satış hayali kuranlar şunu bilsin: Çok satanlar bellidir. Bu alanlarda da en iyi pazarlama stratejisini iktidar uyguluyor zaten.
İnsanlar elbette fikirleri tartar, değerlendirir, benimser ya da reddeder. Ama bunların hiçbiri satın alma faaliyeti değildir. Yani pazarlamacılığın âlemi yok. En çok satacak siyaseti aramıyoruz. İnsanların yaşadığı sömürü, eşitsizlik, yoksulluk ve adaletsizlik ortada. Bunların kaynağındaki sömürü düzeni cırt diye kredi kartına taksitle değişmeyecek.
Kodamanların sözcülüğüne soyunmuyorsak kullandığımız kavramların hangi dünyaya ait olduğunu, neyi anlattığını ve neyi normalleştirdiğini hesaba katmak zorundayız.
Kapitalizmin arkasında duran, sömürücülerin sözcüsü düzen partileri fikirlerini alıp satsınlar, boş verin.
Her şeyi alınıp satılacak birer metaya, insanları da müşteri topluluğuna dönüştüren piyasa aklını siyasetin ölçütü haline getirmeyelim.
Komünizm satın alınacak bir şey değildir.