Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Arınanlar, tasfiye olanlar, sıradakiler

Düşenlerin neden düştüğünü, kimler tarafından düşürüldüğünü ve menüde daha hangi isimlerin yer alabileceğini anlayabilmek için, yeni çözüm süreci döneminin gerisine, iki seçimin ardından gelen denge arayışlarının hissedildiği günlere birlikte uzanalım.

Yayın Tarihi: 05.09.2026 , 20:37 Güncelleme Tarihi: 06.09.2026 , 00:00

Ortada ülke, insanlık, dava, ilkeler ve değerler uğruna yürütülen bir mücadele kalmadığında, burjuva siyasetin merhametsiz doğası daha da çıplaklaşıyor. Siyaset halksızlaştıkça puslanıyor; daha tekinsiz, güvensiz ve paranoya yüklü hâle geliyor.

Eski defterlerin her yeni konjonktürde yeniden açılabileceği acımasız bir kurtlar sofrası bu. Güç dengeleri değiştikçe dünün kan kardeşleri bugünün hedeflerine dönüşüyor. Avcılar av oluyor. Yeni Osmanlı programının icracıları mutlak otoriteyi tahkim etmek için eski-yeni müttefiklerine yöneliyor ve tasfiyeler tasfiyeleri kovalıyor. Geçmiş hizmetlerin, vefanın, sadakatin hükmü yok.

Gökçeklerden eski başbakanlara, bakanlara, bugün arkadaşlarının adını bile anmaktan imtina ettiği yandaş gazetecilere uzanan operasyonlar bunu gösteriyor.

Bir zamanlar memlekette Ayşe Ateş Beştepe’ye çıkıyor, buna karşılık 17-25 Aralık yeniden gündeme getiriliyordu. Üzerinden bir devir daha geçti. Türkiye’de devirler çok hızlı açılıp kapanıyor.

Şimdi, düşenlerin neden düştüğünü, kimler tarafından düşürüldüğünü ve menüde daha hangi isimlerin yer alabileceğini anlayabilmek için, yeni çözüm süreci döneminin gerisine, iki seçimin ardından gelen denge arayışlarının hissedildiği günlere birlikte uzanalım.

***

'Normalleşen' yalnızca AKP-CHP ilişkileri mi olacaktı?

Mayıs 2023 seçimleri Türkiye’de yalnızca iktidarı belirlemekle kalmadı; düzen muhalefetinde de köklü bir yeniden yapılanma dönemini başlattı. 5 Kasım’da CHP’de yönetim değişti. Ardından yerel seçimlere DEM Parti’yle sonuç alıcı bir ittifak sistemi içinde giren CHP, seçim haritasını büyük ölçüde değiştirmeyi başardı. Ancak daha da önemlisi, seçim sürecinde kimi AKP’lilerin CHP için kimi CHP’lilerden daha fazla efor sarf ettiği artık açıkça görülüyordu.

Seçim sonrasında karşılıklı olarak başlayan “normalleşme” politikası da bu yeni siyasi dengelerin ürünüydü. Erdoğan-Özel görüşmeleri bunun bir tarafında duruyor, diğer tarafta AKP ile DEM Parti arasında da yeni temas kanalları gündeme geliyordu. AKP içindeki bazı unsurlar İmamoğlu merkezli şekillenen muhalefetin ülkede bir iktidar alternatifi hâline gelmesine fiilen destek veriyordu. CHP cephesinden ise Mehmet Şimşek’in ekonomi programına verilen destek, pek çok AKP’linin desteğinden daha belirgindi.

Ülke siyasetinde “yumuşak geçiş” olarak anılan teorinin ete kemiğe büründüğü ve her partiden destekçi bulduğu dönem bu “normalleşmeci” dönemdi. Erdoğan’ın eski önemli yol arkadaşları da bu projeye teşneydi, büyük sermaye henüz kararlı bir vaziyet almamıştı, Londra Ankara’da her zaman için hükmü geçen, etkili bir aktördü.

Ama takdir edersiniz ki bu eğilime sahip olanların, Erdoğan’ın karakterine ilişkin hesaba katmadıkları çok önemli detaylar da yok değildi. Erdoğan, icabında bozuntuya vermeden, müsabaka öncesi sporcuların yaptığı gibi, çaylak rakibine bir el ense çekip, durumunu anlamakta sakınca görmezdi. Fakat durumu anladığında karşıdakini yere sermeye daha büyük bir şevkle karar verebilir ve ona göre hazırlığını yenileyebilirdi.

Ancak öyle bile olsa, normalleşme atmosferi, 15 Temmuz sonrasında biçimlenen “yeni” iktidar yapısını kaçınılmaz olarak sorgulanabilir kılıyordu. Bahçeli MHP’sinin bu seçim sistemi ve ittifak yapısı içerisinde AKP için ciddi bir vesayet unsuru hâline geldiği değerlendirmesi çok yaygındı. AKP içindeki çeşitli unsurların rahatsızlıkları da artık örtülemez noktaya gelmişti.

***

MHP dışarı demokrasi içeri mi?  

Bahçeli’nin Ferdi Tayfur eşliğinde paylaştığı yürüyüş videosunu hatırlar mısınız? İttifak içindeki önemli çatlak imalarından biri olarak yorumlanmıştı.

Ardından 30 Nisan’da gerçekleşen grup toplantısında Bahçeli, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi siyasi ve stratejik kuvvetimizdir” diyor ve şöyle devam ediyordu:

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ni sorgulayan çevrelerin asıl korkusu uyuyan devin ayağa kalkmasıdır. Doğum sancılı olsa da doğan kudret lider ülke Türkiye'dir.
…
Bazı gazete manşetlerine bakar mısınız; 'Cumhur İttifakı'nda ipler koptu mu?' 'Bahçeli Erdoğan'a balans ayarı çekti.' Cumhur İttifakı sonuna kadar vardır var olacaktır ve ayakta kalacaktır. Kobanili Ahmet senin de klinik vaka olduğunu değerlendiriyoruz. Bir zaman sonra hiçbir aşı sana fayda etmeyecektir. Kütük kafalı iddia sahipleri baltayı taşa vurmuştur. Cumhur İttifakı sonuna kadar vardır, var olacaktır.”

Bahçeli, Cumhur İttifakı’nın bekasını ülkenin bekasıyla eşdeğer gören konuşmasında yalnızca “Kobanili Ahmet”e değil; çiçeği burnunda Genel Başkan Müsavat Dervişoğlu’na, İmamoğlu’na ve Erbakan’a da çok sert sözlerle yükleniyor; AKP içerisinde muhalefetle diyalogdan yana ve Cumhur İttifakı’ndan memnuniyetsiz kesimleri hedef almaya devam ediyordu. Bir hafta önce de 23 Nisan açıklamasında Mehmet Şimşek’in meşhur “locals” vakasını “Türk milletini ‘yerel halk’ ifadesiyle değersizleştirmeye hizmet eden müfsit zihniyet” olarak hedef tahtasına yerleştirmişti.

Ancak Bahçeli’nin bütün çabalarına rağmen, 2023 genel seçimlerinin üzerinden henüz bir yıl geçmişken, Mayıs 2024’te şiddetli esen normalleşme rüzgârları düzen siyasetini biçimlendirecek gibi görünüyordu. Tam da bu dönemde, yaklaşık bir buçuk yıl önce öldürülen Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’in muhalefet liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmeler ve dosyaya yansıyan yeni iddialar, cinayeti yeniden Türkiye siyasetinin en yakıcı gündemlerinden biri hâline getirdi.

Haziran ayı gelip çattığında Erdoğan, 18 yıl sonra ilk kez CHP Genel Merkezi’ne giderek Özgür Özel’le görüşüyor ve aynı gün Ayşe Ateş’i de Beştepe’de bizzat kabul ediyordu. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “Hiçbir şey kapalı kalmasın, suçlular cezalarını alsın” açıklamasında bulunuyordu…

Yine aynı gün Bahçeli’nin “Allah bana yeter” yazılı yüzüğüyle servis edilen fotoğrafını hatırladınız mı?  Ülkü Ocakları’nın Avrupa’daki faaliyetleri ve MHP ile ilişkileri; Fransa ve Avusturya’daki yasaklardan Almanya’daki istihbarat takibine ve ABD Kongresi’ne sunulan raporlara uzanan bir çerçevede giderek bir uluslararası güvenlik ve hukuk meselesine dönüşme potansiyeli taşıyordu. İşte böyle bir ortamda Sinan Ateş dosyası, MHP açısından oldukça ağır ve acıtıcı hukuki sonuçlar doğurma ihtimalini günden güne katlayarak artırdı.


***

Demokrasi lazımsa onu da biz getiririz

Aynı dönemde eski bir sembol de yeniden ortaya çıkarıldı.

Cumhur İttifakı öncesi dönemde Bahçeli’nin odasında görülen, 17-25 Aralık yolsuzluk iddialarına gönderme yapan ve 17.25’te durmuş sembolik saat, sekiz yıl sonra yeniden fotoğraf karelerine girmeye başladı. AKP’li bir eski bakanın Bahçeli’ye, AKP’nin karanlık ilişkilerini içeren önemli bir dosyası teslim ettiği iddiası da ortalıkta dolanıyordu.

Saatin görüldüğü fotoğraflardan birinde Bahçeli’nin yanında Ali Koç da vardı. Tesadüf müydü, mesaj mıydı, gözdağı mıydı? Alıcısı kimdi?

Sonuçta 1 Ekim 2024 bu gelişmelerin gölgesinde gelip çattı.

TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında Bahçeli, DEM Parti sıralarına yöneldi ve milletvekilleriyle tokalaştı. Yeni “çözüm” süreci Cumhur İttifakı'nın ve bilhassa da MHP’nin inisiyatif almasıyla, kamuoyu nezdinde fiilen başlatılmış oldu.

Bu sürecin iç dinamiklerin ürünü olmadığını, barış ve kardeşlik gibi hassasiyetler taşımadığını hele demokrasi gibi bir derdin hiç mi hiç bulunmadığını söylemeye bile gerek yok. Sürecin dış dinamiklerin sonucu ve emperyalizmin bir dayatması olduğunu görmek güç değil. Başlı başına soL Haber ortaya koyduğu maddi gerçekler, haber ve analizlerle bunu görünür kılan mecraların başında geliyor. Bedelini de ödüyor.

Ancak bu dayatmanın içeride yaratacağı siyasal görünümü kimse önceden tahmin edemezdi değil mi?
Olmaz denenler bir anda oldu ve hakkında “kurtulmak gerektiği” söylenen MHP sürecin vazgeçilmezi haline geldi.
Bu kaçınılmaz dış dayatmanın malum uyuşmazlıklar nedeniyle kendisini dışarıya ittirdiğini görenler “kambersiz düğün olmaz” deyip can havliyle öne mi atıldılar?
Buradaki hesap ön almak mıydı? Kısa vadeli ikbal çabası mıydı? Ya da işin içinde doğrudan doğruya provokasyon olabilir miydi?

Elbet yaklaşmakta olan hesaplaşmanın tarafları bu soruları soruyorlardır kendilerine…


***

Yeni normal çok anormal…

Tokalaşmanın ertesi günü, 2 Ekim’de Sinan Ateş suikastı davasında karar açıklandı. Bazı sanıklara ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları verildi. Fakat Türkiye o gün Sinan Ateş davasını konuşmadı.

Yeni Türkiye’nin kronolojisi 1 Ekim 2024’ten itibaren mi hızlandı?
Evet ve hayır.
Evet; çünkü 1 Ekim’den sonra gelişmeler görünür biçimde yoğunlaştı ve peş peşe birbirine bağlandı.
Hayır; çünkü 1 Ekim bir başlangıç değil, öncesinde birikenlerin açığa çıktığı bir kırılma anıydı.

Bugün ana akım siyasi partiler belli başlı politikaları blok halinde taşıyan yapılar olmaktan çoktan çıktı. Eğilimler havada uçuşuyor ve bazen bazı odaklarda yoğunlaşıyor. Artık, bir parti bir eğilimi, diğeri öbürünü temsil ediyor ve bunlar kesin çizgilerle birbirinden ayrışıyor, diyebilmek mümkün değil. Yalnız bir ana doğrultu var ki o sermaye sınıfının mutlak mutabakatı ile ilerliyor. Siyasette de iktidarıyla muhalefetiyle o doğrultu takip ediliyor. O politika cumhuriyetin tasfiyesi ve yeni Osmanlıcı etno-mezhepsel düzenin yerleştirilmesidir. Bunun nedenlerini de defalarca yazdık.

O havada uçuşan eğilimlerin nerelerde yoğunlaşacağı ve hangisinin üstün geleceği ana doğrultu sorgulanmadığı sürece gerçekten pek de önemli değil. Ama o işin de mantığında emperyalist merkezlerin, şirketlerin, tarikatların veya başka çıkar gruplarının çatışan çıkarlarının yer aldığını biliyoruz.

Parti adı verilen bu “eğilim yoğunlaşma merkezleri” işte bu çıkar çatışmalarına bağlı olarak kendi içlerinde de bir yandan diğer yana ağırlık verebiliyor. Hesaplaşmalar buna göre yaşanıyor ve her hesaplaşma yeni bir denge arayışının ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Eğer düşmeye karar vermediyse de her düzen aktörü için oluşan dengeyi kabul etmek objektif bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor.

Şimdi Türkiye’de yeni bir kırılma anının eşiğindeyiz ama o an henüz takvimde işaretlenebilir hale gelmedi.
Bu “anormal normal” dönem sürerken, fırsattan istifade MHP kendi arınması doğrultusunda adımlar attı. Geçmiş dönemin yüklerini daha fazla taşımamak için. CHP’yi zaten el birliğiyle başkaları arındırdılar, görüyoruz. Sıra AKP’ye geldi ve AKP de arınma adımlarını hızlandıracak gibi görünüyor.

***

Türkiye’de ve bölgede birbirinden bağımsızmış gibi görünen bir dolu gelişme, aynı bütüncül tablonun parçalarını oluşturuyor. Bütün çabamız, bu bütünlüğü işçi sınıfının ve emekçilerin cephesinden kavrayabilmek; onların sırtında dönen dünyada üzerlerine oynanan oyunları teşhir etmek ve işçi sınıfı egemenliğini kurma mücadelesine omuz vermek…

2024 yazından 1 Ekim’e uzanan aynı döneme başka bir yazıda da küresel ve bölgesel gelişmeler üzerinden bakacağız.

Yazarın Son Yazıları