Heybetli bir korku
Yayın Tarihi: 27.06.2026 , 23:09 Güncelleme Tarihi: 28.06.2026 , 00:06
NATO Zirvesi öncesinde getirilen yasaklara, kapatılan yollara, meydanlara ve Ankara’yı insansızlaştırma adımlarına bakıyorsunuz. Sonra bir stand-up gösterisinde sarf edilen birkaç cümle günlerce memleketin gündemi haline geliyor. On yıllardır açılan Cumhurbaşkanına hakaret davalarının sayısını düşünüyorsunuz. Sosyal medya paylaşımlarından, bir pankarttan, sıradan bir ozalitten duyulan endişe... Kırtasiyelere "İçinde NATO geçen şeyleri basmayın" talimatı gidiyor; dalga dalga X hesapları kapatılıyor. Bir karikatürden, mezuniyet törenindeki bir öğrencinin konuşmasından, bir spikerin gafından korkuluyor. Artık canlı yayınlardan çekiniliyor.
İnsan ister istemez tekrar soruyor: Bu iktidar çok mu güçlü, yoksa zayıf mı?
Gerçek güç güvene dayanır, kendine inanmayı gerektirir ve etrafına da güven aşılar. Korku ise felç eder, durmadan yeni yasaklar üretir. Her yeni soruşturma, gözaltı ve tutuklama dalgası, sanıldığı gibi "gücümüzden eminiz" mesajı vermiyor; "Ya kontrolü kaybedersek?" kaygısını da ele veriyor. Türkiye’nin nefes borusu daralırken aslında iktidarın da nefesi tükeniyor. Bu iktidarın dönüp dolaşıp sermaye diktasını sürdürmek için başlıca dayanak olarak görülmesi ise sömürü düzeninin devamlılığı açısından bambaşka bir zayıflığa işaret ediyor…
Korkunun üzerini başka şeylerle örtmeye kalktılar. Sandık, hep bir kalkan olarak kullanıldı örneğin. Her türden itirazın karşısına "millet iradesi" ve seçim sonuçları çıkarıldı. Milyonlarca insan yoksullaştırılırken, hayat pahalılığı altında ezilirken ve iradesi sakatlanırken, karşı devrimci tüm adımlarının üzerini seçim sonuçlarıyla örtmeye kalktılar. Bugün artık bu örtü yetmiyor, örtecek elde bir şey kalmadı. Sadece iktidara direnen milyonların değil, bizzat sandığın kendisinin de sakıncalı bulunduğu, dert olduğu, “ne seninle ne sensiz” denilen bir dönemdeyiz. Seçim sonuçlarının beğenilmediği, seçilenin icap ederse görevden alındığı, siyasi rakiplerin operasyonlarla etkisizleştirilmeye çalışıldığı bir eşikteyiz.
Fakat diyelim ki her şey istedikleri gibi gitseydi. Diyelim ki sandıktan yine galip çıksalardı. Sonra ne olacaktı?
İşte iktidarın anlamadığı ya da yüzleşmekten kaçtığı büyük gerçeklik tam olarak burada başlıyor: Seçim kazanmak, halkın onayını almak demek değildir. Bir sandıktan matematiksel olarak önde çıkmak; toplumsal meşruiyet ya da saygınlık üretmeye yetmez. Hükümet etmek, sayısal üstünlükten ibaret görüldüğünde çöker. Bir kişi çıkıp toplumun yarısından fazlasının oyunu alıp geri kalan yarısının derin bir nefret ve öfkeyle andığı bir figüre dönüşmüşse, o sandıktan güç çıkmaz artık. O sandık, pamuk ipliğine bağlı bir yanılsamadan ibarettir.
Milyonlarca insanın gözünde başlıca öfke kaynağına dönüşmüş olmak, güç gösterilerinin örtemeyeceği kadar büyük, tarihsel bir zayıflıktır.
Biliyoruz ki sadece yönetmekle yetinmiyorlar; sevilmek, onaylanmak ve tarihe “siyasetler üstü”, “kurucu” nitelikleriyle geçmek istiyorlar. Reislerinin her türlü eleştirinin üzerinde duran, herkesin saygı duyduğu bir figüre dönüşmesini bütün benlikleriyle arzuluyorlar. Ama nafile artık! O eşikten çoktan geçildi.
Biz komünistler olarak; hiçbir düzen siyasetçisine, zenginlerin ve emperyalistlerin borusunu öttüren kimseye hiçbir paye biçmeyiz zaten. Ama bunu söylemek için Türkiye’de komünist olmak, siyasete yalnız emekçilerin zaviyesinden bakmayı düstur edinmek de gerekmiyor. Düzen siyasetçileri birbirlerini indirip kaldırsınlar... Ancak toplumda bazı eşikler aşıldığında, kimse indiği yerden kaldırılıp da bir “ülke değeri” haline gelemez. Hele bu örnekte, hiçbir biçimde gelmeyecektir.
Kimse onlara o çok arzuladıkları "baba" payesini biçmeyecek. Kimse günahları görmezden gelmeyecek. Milyonlarca insanın hafızasında kalacaklar elbette; ama hiçbir zaman istedikleri o saygın sıfatlarla değil.
Belki de bütün bu öfkenin, bunca yasağın ve telaşın arkasında yatan gerçek budur. Bir kıvılcımdan değil, tarihin yazacağı o kaçınılmaz hükümden korkuyorlar. Fakat attıkları her adımla; bu ülkenin onurunu ayaklar altına alan, egemenliğimizi ve bağımsızlığımızı hiçe sayan, cumhuriyet değerlerinin üzerinde tepindikleri ve Osmanlıcılık oynadıkları her hamleleriyle o kaçınılmaz hükmü daha da pekiştiriyorlar.
Ne anayasa bu tarihsel hükme rağmen değiştirilebilir ne de hiçbir yasa bu hükmü geriye döndürebilir.