Petrol Ofisi’ni Vitol’e kaybettiğimiz gibi kaybediyoruz ülkemizi
Yayın Tarihi: 18.07.2026 , 23:51 Güncelleme Tarihi: 19.07.2026 , 00:05
1920'lerin sonu ve 1930'ların başında sanayileşmeye çalışan genç Cumhuriyetin parası da petrolü de yoktu. Dünya petrol piyasası Batılı devlerin (Yedi Kız Kardeş olarak bilinen Exxon, Mobil, BP vb.) tekelindeydi ve fiyatlar Türkiye için çok pahalıydı. Türkiye bu tekelden kurtulmak için Kurtuluş Savaşı'nda yoldaşlığını gördüğü, emperyalist işgal güçlerine karşı devrim cephesinde birlikte olduğu SSCB ile yeni ve önemli bir işbirliğine gidecekti.
Genç cumhuriyetin Batılı petrol kartellerine bağımlılığını kırmak amacıyla 1920’lerin sonunda Türkiye’ye gelen Sovyet kurumu Neft Sendikat, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin petrol ürünlerinin üretimi, lojistiği ve satışı için kurduğu resmi petrol sendikasıydı. Kısa sürede enerji arzında devasa bir paya ulaştı. 1933 yılına gelindiğinde Türkiye'nin toplam petrol ithalatının yaklaşık yüzde 47'sini tek başına bu kurum sırtlıyordu. Üstelik Neft Sendikat’ın Türkiye’deki faaliyetleri yalnızca hammadde satışı ile de sınırlı değildi. İstanbul başta olmak üzere stratejik kıyılarda lojistik altyapı tesisleri kuruldu. İstanbul Belediyesi ile yapılan özel anlaşmalarla; Beykoz’da binlerce metreküplük devasa yakıt tanklarından oluşan Çubuklu Siloları, başka akaryakıt depolama alanları, teneke/varil fabrikaları, ofisler ve işçi lojmanları bu dönemde inşa edildi. Kurulan bu altyapı genç cumhuriyete, uluslararası tekellerin dayattığı yüksek fiyatları aşarak kendi yakıtını depolama ve dağıtma imkanı sağlayan ilk fiziki omurgayı sunmuş oldu.
İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı yeni durum karşısında Sovyetler Birliği'nin kendi iç kaynaklarını ve lojistiğini savaş ekonomisine göre yeniden planlaması üzerine, Neft Sendikat 1940 yılında Türkiye'deki varlıklarını satma kararı aldı. Söz konusu stratejik altyapıyı korumak adına 1941 yılında yürürlüğe giren Millî Korunma Kanunu kapsamında; bu köklü işbirliğinden türeyen Neft Sendikat'ın tüm tesislerini, depolarını Türkiye Cumhuriyeti satın aldı. Satın alınan bu altyapı ve bayiler ise Petrol Ofisi'nin kurulmasında temel yapı taşını oluşturdu. POAŞ kurulduğunda yüzde yüz devlete ait bir Kamu İktisadi Teşebbüsü idi. Kuruluşun arkasındaki en büyük motivasyon ise, şüphesiz kardeş Sovyet halkıyla birlikte omuzlanılan ilk yılların ardından, enerji depolama ve yönetmede bağımsızlık fikrinin ta kendisidir.
Sonra arada ne oldu?
Bildiğimiz hikayeye geliyorum. II. Dünya Savaşı bittiğinde, Türkiye NATO’ya, Amerikan emperyalizminin emrine girdi. NATO eliyle vesayet altına alınıp, bağımsızlık ve egemenliği iç edildi. Bu dönemde Sovyetler Birliği'nin güya Türkiye'yi tehdit ettiği algısı oluşturuldu. Soğuk Savaş boyunca anti-komünizm temel politika haline getirildi ve bunun için de Sovyet düşmanlığı yaratıldı. Oysa korkulan ve tehdit olarak görülen gerçekte SSCB değil, komünizmin kendisiydi. Komünizm halkımızı değil ama; elbette başımıza çöreklenmiş, kaynaklarımızın üzerine çökmüş burjuvaziyi, yani Türk sermaye sınıfını fena halde korkutuyor ve tehdit ediyordu…
SSCB gerçekten bir tehdit olsaydı, Petrol Ofisi’nin hikayesinin Sovyetler ile doğrudan kesiştiği tek dönem devrimci kuruluş dönemi olarak kalırdı. Ama öyle olmadı.
1960’lar ve 1970'lerde Türkiye, Petrol Ofisi'nin satacağı akaryakıtı yerli olarak üretebilmek için rafineriler kurmak istedi. Batı dünyası; ABD’siyle, IMF’siyle Türkiye'nin ağır sanayi ve rafineri kurmasına sıcak bakmıyordu. Türkiye yönünü yine kuzeye; en büyük tehdit, en büyük öcü, her türlü musibetin ve belanın kaynağı(!) SSCB’ye döndü.
Bugün Türkiye’nin enerji kalbini oluşturan İzmir Aliağa Rafinerisi (TÜPRAŞ); 1960'ların sonunda Sovyetler Birliği’nin teknolojisi, mühendisliği ve sağladığı 200 milyon dolarlık devasa krediyle kuruldu. Sovyet mühendisleri İzmir'e gelerek tesisin inşasına katıldı. Petrol Ofisi, uzun yıllar boyunca Sovyet altyapısı üzerine kurulan ve Sovyet teknolojisiyle damıtılan ham petrolü halka dağıtan başlıca el oldu. Petrol Ofisi bir Sovyet girişimi değildi ama Erken Cumhuriyet'in sanayileşme gayretine omuz veren Sovyetler Birliği'nin mirası üzerine kuruluydu. Sovyetler Birliği'nin yaklaşık 40 yıl arayla verdiği eşsiz stratejik desteklerle büyümüştü.

Peki yoksul halkımızın parasıyla, emeğiyle ve Sovyetlerin eşsiz destekleriyle kurulan bu devasa stratejik altyapının akıbeti ne oldu? Bugün bu rafineriler ve Petrol Ofisi kimlerin elinde?
Hikayenin devamı, Türkiye'nin egemenliğinin emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine nasıl peşkeş çekildiğinin hazin bir fotoğrafını ortaya koyuyor. 12 Eylül ile açılan, AKP iktidarıyla zirveye ulaşan neoliberal yağma dalgası, bu ülkenin en stratejik varlıklarını birer birer düşürdü. Petrol Ofisi, 2000 yılında başlayan şaibeli süreçlerle önce Doğan Grubu'na, ardından Avusturyalı OMV şirketine ve nihayetinde dev bir çokuluslu şirkete, Hollanda merkezli Vitol Group'a satıldı. Yukarıda hikayesini emperyalist tekellere karşı devrimci bir ittifakın dayanışmasıyla başlattığımız Petrol Ofisi, bugün tamamıyla emperyalist tekellerin malı haline geldi.
Sovyet mühendislerinin emeğiyle inşa edilen Aliağa Rafinerisi, 2005 yılında gerçekleştirilen blok TÜPRAŞ satışı ile Türkiye'nin en büyük sermaye grubu olan Koç Holding’e devredildi. Evet, satıldı dahi denilemez, resmen devredildi. Bu satış o kadar kârlı bir yağma operasyonu oldu ki, Koç bunu ilk üç yılın net kârıyla derhal amorti etti.
Cumhuriyet'in zamanında emperyalist ablukayı yarmak için, bağımsızlık refleksiyle kurduğu, silah arkadaşı SSCB ile omuz omuza yarattığı ne varsa bugün yerli para babalarının ya da uluslararası sermayenin kârına kâr katıyor.
Eski işgalcilerin dümen suyuna girip onları "dost" gören, kuruluşundaki asıl dostlarını satan Türkiye Cumhuriyeti'nde, bugün artık "cumhuriyetten" dahi söz edemiyorsak, özünde bu ülke bir serbest pazar olarak yeniden ve köklü biçimde dönüştürüldüğü içindir.
Ama “tercih böyle olmayabilirdi" demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Tercihler sınıfsaldır ve ülkemizin hikayesi son derece doğaldır. İkidir bu köşede yazdığım sonuç tarihsel bir yasadır. Burjuvazi kendi devrimlerine ihanet etmek zorundadır. Sermaye kesintisiz birikmelidir.
İktidarda olduğu sürece devrimleri ortada bırakmayacak, onları mantıki ve nihai sonuçlarına taşıyacak tek bir güç vardır: İşçiler. İşçiler iktidarı almadılarsa, eski işgalciler yeniden; fakat bu kez belki ordularıyla değil; özelleştirme ihaleleriyle, uluslararası tekelleriyle ve yerli işbirlikçileriyle toprağımızı kirletirler.
Onun için; yeniden cumhuriyet demek, sosyalist cumhuriyet demektir.