Aydemir Güler
Sürat değil yavaşlık felaketmiş
Yayın Tarihi: 17.10.2025 , 20:02 Güncelleme Tarihi: 18.10.2025 , 00:00
Meclis komisyonu önce kuruluşu ve çalışma tüzüğü, sonra CHP’nin yer alıp almaması, ardından Hizbullahçıların yenir yutulur olmayan anlatımları ve çıkan tartışmalar üstünden gündeme geldi. Bu tablo “dinleme” aşamasının top çevirmekten başka mana taşımadığına yeterli delildir, bana sorarsanız. Aylar nereden baksanız boş geçmiştir.
Oysa Bahçeli-Öcalan sürecinin esprisi hızdı. İlk jestler kamuoyuna yansıdığında, konuyla ilgili olanlar, Suriye, Lübnan, İran operasyonlarıyla gelmekte olduğunu biliyorlardı. Bölgede, lokomotifi İsrail olan bir tren yola çıkma hazırlığındaydı ve Ankara’nın hemen valizini toplaması gerekiyordu. Yeni Osmanlı’nın Atlantik’e demirlemesi zorunluydu çünkü…
Muhtemelen bu kısa betimleme de yetersiz. İki yıl önce Filistin direnişinin çıtayı aniden yükseltmesi de aynı bağlamın parçasıydı. Ondan kısa süre önce Çin’in Filistinli örgütleri bir araya getirmesi de….
Sürecin esprisi hızıydı; yani tersi durumda bölgedeki gelişmeler karşısında AKP yaya kalacaktı. Emperyalizm nezdinde göreli önemi azalan, dönüşümlerde işlev üstlenemeyen, başka bir deyişle Amerikancılık yarışında geride kalan Türkiye kırılma noktasına gelip dayanırdı. Ankara sürece katılmış, önce HTŞ sonra Hamas üstünden yaptığı katkılarla Trump’tan iyi not almıştır, doğru. Ancak başka bir doğru daha var ki, o AKP için iç açıcı değil. Bahçeli-Öcalan sürecine girmese kendini anında krizin dibinde bulacak olan siyasi iktidar, aynı sürecin ilerlemesi halinde de, büyük olasılık bir o kadar derin bir krizle yüz yüze gelecektir. İktidarın CHP operasyonlarından vazgeçemeyecek olması da yolun ortasında duran, çevresinden dolanılamayan bir başka taştır…
Bu açmazlar dizisinden kurtuluş reçetesi, düzenin -iktidar veya muhalefet fark etmez- herhangi bir öznesinde yok. Bahçeli’nin TRÇ açılımı (!) ile partnerine hatırlatmak istediği belki de buydu. “Bak, diyordu, Atlantik ittifakından çıkmak gibi bir saçmalıktan başka çaremiz kalmayacak, bu gidişle.” Demek ki, üstümüze düşeni yapmak zorundayız… İşin tanımını pek de dost sayamayacağımız Amerikalılar yazmış olsa bile!
Bu duygu ve düşünceleri CHP’nin de paylaştığını NATO Parlamenter Asamblesi performansından, İmamoğlu’nun Nobel Barış Ödülü vesilesiyle Trump’ın Venezuela memurunu kutlamasından, Özel’in Brüksel mitinginde Batı emperyalizmine doğru yaptığı koşuyu perspektif niyetine sunmasından anlamış bulunuyoruz…
TRÇ mesajının bile üstünden haftalar geçti, ama bizim komisyon, bula bula, yol alamayışına mazeret aramak gündemini bulabildi. Böylece en verimli günlerini tıkanmanın mazeretlerini üreterek geçiren bu komisyon, artık bir labirentte itişip kakışmaktadır.
Elbette kaçınılmaz olarak su yüzüne çıkmışsa, “Biz ne yapıyoruz, neden bir santim yol alamıyoruz?” sorusundan kimse kaçamaz. Ama bu yönde bir üretim sadece farklı pozisyonları birbirlerine karşı konsolide eder. Baksanıza, kurucu liderlikle taltif edilen Öcalan’la görüşmek bile bir mesele haline geldi. Neredeyse “sayın” hitabının soruşturma konusu edildiği günlere döneceğiz!
Sonuç olarak çare en doğru açıklamayı bulmak veya sidik yarışında kazanan taraf olmak değil, hız kazanmakta.
Ama bu, başta ima edilen yol haritasında olduğu gibi bileşimin bir meclis komisyonu gibi yasa ve düzenleme taslakları hazırlayıp sunması demek. Tasarılar gelecek, kamuoyu tezahüratı arasında çatlak sesler duyulmayacak, icabında Pervin hanımın Erdoğan’dan talep ettiği gibi bozguncular susturulacak…
İyi de, o düzenlemelerde ne yazacak?
Sorun birkaç sürtüşmeli formülasyonu buluşturmak, iyi redakte etmek olsaydı gürültüye getirmek, baskı kurmak gibi yöntemler işe yarardı. Ama değil. Sorun içerikte.
Somut olarak; Anayasa’nın “değiştirilmesi önerilemez” olan maddeleri nasıl değiştirilecek? “Türk vatandaşlığı” tanımı nasıl çizilecek de yerine Kürt kimliğini tatmin etmek üzere ne yazılacak? “Atatürk milliyetçiliği” anayasal hüküm olmaktan ne gerekçeyle çıkartılacak? Yerel yönetim erkinin genişletilmesi, bölünmenin hastalıklı bir fobi olmaktan çıkıp gerçek bir tehdit haline geldiği Ortadoğu’da nasıl çözümlenecek? AB’nin yerel yönetim özerklik şartından Öcalan’ın demokratik konfederalizmine uzanan liberal ademi merkeziyet yelpazesinin hangi yaprağına benzeyecek memleket?
Bu soruların yanıtlarında ortaklaşılması bugün olanaksızdır. Yanlış anlaşılmasın; düzen partileri yalnız kaldıklarında aralarında pekâlâ bir çare bulabilirler. MHP DEM’le anlaşıyorsa, İyi Parti Cumhurbaşkanına saygıda kusur etmiyorsa, Komisyonda ve Mecliste yan yana dizilenler, hele ABD, AB ve NATO şeflerinin teşviki de arkalarındaysa bulurlar bir yolunu, eninde sonunda! Yurttaşlık kavramını, Cumhuriyet değerlerini, ülkenin birliğini gözden çıkardıktan sonra neden olmasın!
Ama mesele kapalı odalardan çıkmış bulunuyor. Madem öyle, bu tartışma toplumun önünde, halkla birlikte yürütülmek zorundadır. Yapamayacakları tam da budur.
Zaman akıp giderken, Ortadoğu kaynamakta, komisyon duvara çarpmaya yaklaşmaktadır. Bir çözüme ihtiyacımız olduğu ise doğrudur. Bir emekçi çözümüne, cumhuriyetçi, eşitlikçi, barışçı bir çözüme…