Aydemir Güler
Araba yürüyor mu, yol mu çöküyor?
Yayın Tarihi: 06.12.2025 , 00:16 Güncelleme Tarihi: 06.12.2025 , 00:19
Bahçeli-Öcalan sürecinin son etabında “her an, her şey olabilir” noktasına geldik. Hele Öcalan’ın “darbe mekaniği” kavramını siyaset literatürüne armağan etmesinden beri başlıktaki sorulardan kaçılması olanaksız.
Ne olacak sorusuna, çoğu yorumcunun etrafından dolandığı, Bahçeli ve Öcalan’a dönük övgülerle üstünü örttüğü, ama herkesin adı gibi bildiği bir gerçekten hareketle yaklaşmalıyız: Yolun da arabanın da imalatçısı emperyalizmdir, başta ABD’dir!
Dolayısıyla ilk saptama sürecin arkasındaki kuvvetin çok büyük olduğudur. Başlığı hatırlayacak olursak; bu yol kolay kolay çökmez…
Ancak salt kuvvet yetmiyor... “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz”ı, bu örnekte, “Türkiye’de Amerika’yı överek iş görülmez” diye geliştirebiliriz. Trump’ın mimarı olduğu barış listesine bir de Kürt sorununun eklenmesi, Nobel jürisini bilmem, ama bizim buralarda hoş karşılanmayacaktır.
Yani, ilk saptamaya yapılması zorunlu bir ek var: Sürecin arkasındaki kuvvet, kamuoyu veya kitle desteği söz konusu olduğunda bir handikapa dönüşmektedir.
Handikap deyince ilk akla gelen “Türk kamuoyu” oluyor. Buna göre toplumsal ortalamayı Türk milliyetçiliği baskılıyor; Batı karşıtlığı da buradan çıkıyor… Konu liberallerin bu varsayımından daha derindir. Batı’nın emperyalizmle özdeşleştirilmesi modern Türkiye’nin canlılığını koruyan hafızasıdır. Bu hafıza yerine göre milliyetçi veya yurtsever, sağ veya sol ideolojiler tarafından şekillendirilse de, tema sabittir. Bu tema Türk etnisitesine ve onun ideolojisine daraltılamaz. Örneğin Kürt nüfusu içinde başat konumda olan siyasi hareket ne derse desin, Kürt toplumu da Batı emperyalizmine mesafelidir.
Özetle sözünü ettiğimiz handikabın etrafından dolanarak yola devam etmek güçtür. “Bu işin arkasında ABD var” diye övünmeye hiç gelmez. Yani yol ne denli sağlam olursa olsun arabanın devrilmeyeceğinin garantisi yoktur.
İktidarın bunu bildiğini, uluslararası bağlamın özüne değil, çarpıtılmış bir parçasına işaret etmesinden anlıyoruz: İsrail’le girilen ölümcül rekabetten sağlam çıkmak için Kürt ve Arap (Suriye) faktörleriyle genişletilmiş bir İslam Türkiye’sine, yani Yeni-Osmanlı’ya vurgu yapıldı. Yeni-Osmanlı’nın bir dış politika yönelimi olmanın ötesinde modern Cumhuriyet’in yerine konacak bütünlüklü yapı olarak tasarlandığı unutulmamalıdır.
Tekil parçalarıyla veya bir bütün olarak bu gerici projenin önündeki toplumsal direnç veya ikna olmama hali, iktidarı çok zamandır tedirgin ediyordu. Bahçeli’ye ve bir kez daha heyecanlanan liberal kesimlere göre “barışın”, “terörsüzlüğün” yaratacağı enerji bu engelleri önüne katıp süpürecekti…
Bu yönde çok adım atıldı, sürece yönelik kaygı belirten, soru soranlar bile ciddi baskı altına alındı. Komisyonda “top çevirme” aşaması tamamlanıp sıra Öcalan’ı dinlemeye gelene kadar…
Meğer, değil Öcalan’ın Meclis kürsüsünden konuşması, TBMM’den birkaç kişinin kapalı kapılar ardında, kayıt almadan, fotoğraf çektirmeden, görüşme bilgisinin de üstüne yatmak üzere Adaya gitmesi bile, Türkiye’nin dokularına uymuyormuş! Bu noktada toplumsal ortalamanın doğru mu yanlış mı olduğunun bir önemi bulunmuyor. Potansiyel tepki, bugünkü siyasi iktidarın çevresinden dolanamayacağı bir gerçekliktir; önemli olan budur. “Ben gittim, o gitti” falan derken arabanın bir tekeri yoldan çıktı!
Arkasında koskoca emperyalist sistemin durduğu, onca propagandisti, ajitatörü bulunan bir süreç, ancak bu kadar kötü yönetilebilirdi. Ama sorun bir teknik hatayla, yeterince cesur davranamamakla falan açıklanamaz. Mesele Öcalan’ın sözleri de dahil olmak üzere sürecin bütününe yüklenen içeriğin üstündeki örtünün kaldırılamayacak olmasıdır.
Bu örtüyü kaldıramazlar, çünkü kurgu mantıksal olarak, tam da ABD’nin sömürge valisi kılıklı elçisinin söylediği gibi, bölgemizde tarihin saatini geriye sarmaya gitmektedir. Modernite gömülecek, bütün gericilik kaynakları canlanacak. Ulusal devlet yerini aşiret yapısına, laiklik siyasal İslama bırakacak. Cumhuriyet ve Lozan açıkça lanetlenecek, Atatürk yerinden indirilecek… Olmaz.
Barışa ancak bu yoldan ulaşılacağı iddia edilse de, sonucun bir facia olacağı kesindir. Geniş kitleler mekanizmayı çözecek bilgiden yoksun olabilir, ama emperyalizmden ve yüz küsur yıl öncede kalmış “eski düzenden” medet umulamayacağı, toplumsal bir tarih bilincidir.
Sürecin ilerletilebilmesi için denenebilecek tek şey, örtüyü kaldırmak, baştan çıkartıcı renklere boyanmış sahte doğruları -kuşkusuz diğer elde sopa- memleketin üstüne boca etmek. Başka yol yok. Ancak bunun tutacağına AKP’de kimse güvenememiş olsa gerek, süreç ıssız bir araziye terk edildi. Son haftalarda olan budur.
Buraya kadar anlatmaya çalıştığım, sorunun basit bir arıza değil, yapısal bir bozukluk olduğu. Bu bozukluk Türkiye’nin kriz dinamikleriyle doğrudan bağlantılıdır. Örneğin AKP iktidarından kaynaklanan dertlerde boğulan bir toplumun böyle bir altüst oluşa ikna olma olasılığı neredeyse sıfırdır…
Son olarak, süreç durduğu yerde kalmıyor, kaçınılmaz biçimde geri kayıyor. İster iktidarın açmazlarını görüp avantaj sağlamak için, ister bastırıp tıkanmayı aşmak niyetiyle yapılsın, diğer taraf pazarlık maddelerini masanın üstüne çıkartıverdi. Sanılıyordu ki, Öcalan “kültüralist” isteklerden vazgeçtiyse, geriye sadece Rojava’nın Suriye’ye nasıl eklemleneceğini yanıtlamak kalmıştı... Şimdi Öcalan’ın özgürlüğü, PKK kadrolarına güvence ve Anayasal düzenleme talepleri perdenin arkasından sahnenin ortasına taşınmış bulunuyor. Süreç adının tersine çözümsüzlük üretiyor.
Ama dedik ya, yol da araba da emperyalist yapımı. Tekrar deneyecekler.
Bu kez karşılarında sadece ikna olmamış bir toplum değil, başka bir yola örgütlenmeye koyulmuş bir halk bulmalılar.