Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Asaf Güven Aksel

Asaf Güven Aksel

Kaçınılamayan bir polemik

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:10

Önce bir açıklama. Ya da çaktırmadan peşrev. Yazılarımın günü halen Cumartesi. Bu sefere mahsus Pazar günü yayınlanacak olması, kartvizite yazılacak kadar fiyakalı bir adı olan hastalığın depreşmesinden. Pozisyonel vertigo. Şairane, değil mi? İşte bu, ben ekrana bakar pozisyonda dururken etraftaki her şeye takla attıran mel’un yüzünden, bir gün gecikmeli bu yazı. Her ne kadar, orta kulak bilmem ne sıvısının bilmem ne olmasıyla ilgili olarak tanımlansa da bu özgün vertigo, psikolojik faktörler de etkiliymiş dadanmasında. Belki de bu yüzden, şimdiye kadar özenle uzak durulan bir polemiğe yol açacak denli sinir bozucu bir yazının sahibinin de payı var diyebiliriz bu gecikmede.

EMEP GYK üyesi Mehmet Türkmen imzalı bir makale, bir-iki internet forumunda dolaşıma girdi geçenlerde. Benzeri çok görülmüş türden, ayırt edici bir yönü olmayan bu sıfır rakımlı sataşmaya hiç takılmamamız beklenirdi doğal olarak. Ama, makalenin içeriği ve üslubu ne denli gayri ciddiyse, haklı ve anlaşılabilir bir refleks olarak birkaç TKP’li “savunuya geçici”nin de dahil olmasıyla genişleyen tartışmada kullanılan argümanlar da o denli kaygı vericiydi. Dolayısıyla, “üzerinde durmaya değmez”lik boyutunun, dar bir çevre için de olsa geçerli olmadığını düşündürdü ve vertigo tetiklemenin ötesinde bir etki yarattı.

Gerçi, rumuzların ve kelamların boşlukta salındığı bir ortamın ürünü, taşıdığı imzaya rağmen, soru işaretleri yaratmıyor değil. EMEP GYK üyesinin, hele de bir başka partiye yönelik yazısı, elbet birtakım süzgeçlerden geçmiş ve kurumsal ya da kişisel resmiyet içeren bir yerde yayınlanmış, oradan bir “seveni” tarafından anonim bir foruma taşınmış olsa gerek diye düşünüp aranıyorsunuz, ama böyle bir kanala ulaşamıyorsunuz. Altta imzası, üstte rumuzu mu var acaba diyorsunuz, mantıksız geliyor. Sonra, yazarın, Facebook üzerinden tartışmayı sürdürdüğüne tanık oluyorsunuz. Yapacak bir şey kalmıyor, “modern çağda” her şeyin bu denli “basit”leştiğini anlıyorsunuz. Gene de inanasınız gelmiyor. İnanasınız gelmiyor, çünkü, bir terbiyenin bu denli berhava edilmiş olmasını EMEP’e bile yakıştıramıyorsunuz. Bu nedenle, adı geçen yönetici kadroyu, partisinin dışında bırakmayı tercih ederek ve sadece söz konusu yazı üzerinde durarak, “birşeyler kalmasına” uğraşıyorsunuz.

Hoş, bu yazının çerçevesinde kalmak nasıl mümkün olacak, o da ayrı muamma. Deneyelim. Yazar, bir alıntıyla başlamış: “Yüzünüzü sola dönün, solu, sosyalist seçeneği güçlendirin. Solu zayıf bir ülkede emperyalistlerle, NATO'cu bir orduyla, gerici bir iktidarla, cemaatlerle, Barzani felsefesiyle, milliyetçilikle ne eşitlik olur, ne özgürlük, ne kardeşlik, ne birlik!” Evet, TKP’nin Kürt sorununa ilişkin bildirgesinden. Alıntıyı yapan kim? Sosyalistlik iddiasındaki bir başka partinin yöneticisi. Neden yapıyor? Aklınca dalga geçmek, reddetmek için! Alıntılanan cümleyi bir daha okuyun ve gelin de şaşırmayın.

Ne diyor bu arkadaş devamında? “Demek ki neymiş, önce solu yani TKP'yi güçlendireceğiz. Sonra sol yani TKP güçlenince önce emperyalistlere haddini bildirecek, sonra NATO'yu dağıtacak, sonra yine bir tek vuruşla gerici iktidarları, milliyetçileri, cemaatleri falan ne varsa çil yavrusu gibi dağıtacak. Yani bu odaklardan biri ile derdi olan, canı yanan kim varsa talepleri için direkt kendisi mücadele etmeyecek, önce solu güçlendirecek. Sonra TKP güçlenecek, pazuları şişecek şişecek sonra bir yumrukla halk adına her bir melanetten bizi kurtaracak.”

Bu arada, bir parantez açıp, yazıda tam bir Türkçe sefaleti yaşandığını, okura saygımdan, tashihle alıntıladığımı belirteyim. Zarf, mazrufun aynasıdır. Bu “fikir” silsilesinin hükmedebildiği kalemden yazım kurallarını bilmesini beklemek beyhude. Demem o ki, tutturulan düzey, bir bütünsellik arzediyor her alanda. Zarf da bu, mazruf da!

Anlamışsınızdır, pek nüktedan, pek “ironici” bir yazarla karşı karşıyayız. Daha da örneklerini göreceğimiz gibi. Nüktenin, ironinin zekâ ve birikimle bağını bilenler, bir bütünselliği daha yakalamışlardır. Devam.

TKP, “solu, sosyalizm seçeneğini güçlendirelim” demiş. EMEP yöneticisi, “yani TKP’yi” diyor. TKP, “TKP” demeyi bilmediğinden, alt-anlamı kavramış, deşifre etmiş edasında. Haydi ona uygun bir yorum getirelim: Teşekkürler. Sol ve sosyalist kavramları, TKP’nin dilinde, sınıf ekseni, sosyalist iktidar, antiemperyalizm, antikapitalizm anlamlarına gelir, marksizmi, leninizmi imler. “Sosyalizm seçeneği”, kurulu düzenin bütün arazlarına karşı ortaya konulması zorunlu olan hattın vurgulanmasıdır. TKP, kendisiyle birlikte, bu hatta çağırmaktadır, başta kendisine sosyalist diyen kesimleri ve topluma bu seçeneği güçlü biçimde sunmak gerektiğinin altını çizmektedir. Eğer yazar, bu hatta sadece TKP kalır diyorsa yazdıklarıyla, bunun hiç de arzu etmediğimiz bir durum, ama aynı zamanda, an itibariyle bir gerçekliğe vurgu olduğunu söylemek zorundayız. Keşke yönetici ve partisi de buraya yaklaşsa da, “TKP bizden bahsetmiş” diyebileceği günleri görsek! Sonra?

Sonra, EMEP’li yönetici olduğu kuşkularını silen bir “Kürt halkı ve temsilcileri” yaltaklanmasıyla, yukarıda alıntıladığı cümlenin hiçbir anlam ifade etmediğini, Kürtlerin bunlara bakmadığını ifade ediyor. Tabii, müthiş ironik bir dille! O ironiyi kazıyın, söylediği net: “…emperyalistlerle, NATO'cu bir orduyla, gerici bir iktidarla, cemaatlerle, Barzani felsefesiyle, milliyetçilikle…” bu iş olur, boşuna yırtınmayın, kaale alınmaya çalışmayın… Dikkat! Bu EMEP’in yöneticisi bir yazardır…

İşin püf noktası, şu yazarın alıntıladığı cümlede ve onunla dalga geçtiği alıntıladığımız cümlede gizli zaten. Gerisi, işin hikâye kısmı. O kısımlara da değineceğiz tabii. Ama önce, anladığınız minvalde süren yazının sonuna sıçrayalım ki, tam olsun. “Sosyalizm olacaksa onun da Kürt’ün, işçinin, her milliyetten ezilenin kendi talepleriyle ve kendi iradesiyle mücadelesini ilerletmesiyle yakın olacağını düşünen ve bunun için de bunları kendi mücadelesi gibi gören gerçek sosyalistler, komünistler de var.” Bakın, şimdi bu alıntıyı yazarken, yine bir kuşkuya kapıldım. Gerçekten, EMEP MYK üyesi mi bu yazar? Vay vay vay!

Kürt Kürtlüğünün, işçi işçiliğinin –ha! “sosyalist ve komünist” yazarın yazısında geçen tek işçi kelimesi bu!- , her milliyetten ezilen her milliyetten ezilmişliğinin, kendine göre politikasını, kendi iradesiyle yürütecek, herkes kendi işine bakacak, “gerçek komünist”in işi de, hepsine destek vermek olacak. Niye? Bu bakışla, sen destek versen ne olur, vermesen ne olur, sana ne ihtiyacı var kendi göbeğini kesen sınıf ve milliyetlerin diye sorsan, adını günah koyarlar şimdi. Hadi buna da kabul, tribünden desteklesin de, var mı öyle, bunları söyleyip sonra leninist takılmak? Ne oldu o öncü parti teorisine?

“Her milliyetten ezilen”ler. İlk bakışta, “milliyet”lerin içerdiği sınıflardan altta kalmışlar kastediliyor gibiyse de, perspektifin bütününe baktığınızda, bizatihi ezilen milliyetlerin kastedildiği görülüyor. Bir ifade aczi. Böyle olmasa, “ulusal sorun”da sınıfsal yaklaşım beklenirdi. Oysa, yazarın kafasında, bir blok olarak “n’eylerse güzel eyleyen” Kürt hareketi var. Buna kendisi gibi secde etmeyen kim varsa, “milliyetçi”dir! Kürt halkının haklarını savunmak, “Kürt siyasal hareketinin öncüleri”ne kayıtsız şartsız biattır, onlara yedeklenmektir! Ve bunun adı da, “gerçek sosyalist”liktir! Bunun adı da “sınıf partisi”dir!

Kürt hareketinin her burjuva milliyetçiliğinin açmazlarını yaşaması anlaşılabilir de, kuyrukçuluğun bu kertesini kavramak zor. Kürt hareketi söz konusu olduğunda, sınıftı, sosyalizmdi, dalga geçilecek kavramlara dönüşür diyen bir yöneticinin kalem oynattığı “sosyalist” bir partiye inanmak zor. Yazar kadar güçlü yapamadım ironiyi, aslında zor değil… Devam.

Diyor ki yazar: “Ülkede sol, yani TKP güçlenene kadar bekleyecek mi yani Kürtler?” Bir kez daha teveccühü, ironi kılığında, sol deyince aklına TKP geliyor. Kendisi de sosyalist, komünist ama, hatta gerçeği ama, o ileride, bütün milliyetler özgür ve kendi ülkesini kurmuş, işçiler bu meyanda yırtmış hale gelince devreye girecek. Şimdilik, destekçi mevkiinde. Dolayısıyla, güçlenmesi gerekenler listesinde görmüyor kendini. Sürdürüyor: Ayrılma talepleri var, çatlayın patlayın, sizin “tek bayraklı milliyetçi birliğiniz”de kalmayacaklar işte!

Biraz ciddileşelim. Yazar, bütün bu siyasetsizliği, sosyalizmi boşlamışlığı, Kürt hareketi kuyrukçuluğunu, döndürüp dolandırıp, bazı çokbilmiş yorumcuların da eşliğinde, ulusların kendi kaderini tayin hakkına dayandırıyor. Leninist ilkenin canına okuyan bir leninist!

Burada da bir parantez açalım. Böyle zırtapozluklara yanıt vermenin en müşkül tarafı, söylediğinin hangi birini düzelteceğinizi şaşırmanız. Bu bir vesile olsun, Kürt milliyetçiliğinin ya da troçkist uçuculuğun son zamanlarda artan biçimde TKP’ye “milliyetçi, Kemalist” suçlaması yönlendirebilmelerindeki idraksizlik, içeriğinden ve bağlamından koparılmış birkaç şablon cümle etrafında toplanıyor. Bu cümlelerin birbirleriyle çelişirliği de, umurlarında değil. Örnekleyelim:

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı. TKP, Kürtlerin ve Türklerin gönüllü birliği doğrultusunda siyaset üreterek, “ulusal sorun”a emperyalist yönlendirmeleri dıştalayan bir duruşla yaklaşarak ve solu buna çağırarak, “halkın meşru temsilcileri”ni, ayrılma hakkını çiğniyor. Demek ki, Türk boyunduruğunu savunuyor.

Manifesto’da “işçilerin ülkesi yoktur” denilmesine rağmen, TKP, yurtseverlikten söz ediyor. Demek ki, milliyetçi.

Kemalizm, kapitalizmi inşa eden, emekçileri, Ermenileri, Kürtleri, komünistleri ezen bir burjuva siyasal akımdır. TKP, Kurtuluş Savaşı’nın ve Cumhuriyet’in tarihsel ilerleme olduğunu söylüyor. Demek ki, Kemalist ve milliyetçi.

Hepsine bu yazıda yer veremesek de, kim bilir kaçıncı kez, bunları yerli yerine oturtmayı deneyeceğiz. Şimdilik, konumuz gereği, ilkinden başlayalım.

Ulusal sorun konusunda kalem oynatan müthiş siyasetçilerin tezlerinin dayanağı Lenin mi? Bakalım.

Çok kullanılan örnektir ya, “aptessiz namaza yaklaşmayın” lafından ilk kelimeyi çıkarın, namazı yasaklayan ayet olur hani, işte sınıf perspektifini yitirince, gerek ulusların kendi kaderini tayin hakkınının, gerek şu ünlü “işçilerin ülkesi yoktur” cımbızlamasının “meallerinin” başına gelen de bu oluyor. Lenin: “Her nerede, uluslar arasında zora dayanan (a. ç. Lenin) bağlar görürsek, (…) her ulus için, kendi siyasal kaderini serbestçe tayin etme hakkını, yani ayrılma hakkını (a. ç. Lenin) azimle ve kayıtsız şartsız (a. ç. Lenin) savunuruz.” Tamam işte! Bulduk! Yalnız, şu (…) bölümü de Lenin: “… her ulusun ayrılma gereğini asla vaaz etmeye kalkışmadan…” Canım biz vaaz etmiyoruz, onlar istiyor, biz de hakkınızdır diyoruz… Lenin’in konuyla ilgili her sözü (ardıllarını belki tartışmalı olur diye hiç anmayalım), ulusal sorunlara sınıf açısından bakmanın, birlikteliği propaganda etmenin, tek örgüt altında toplanmanın, milliyetçi ayrılıkçılığın burjuvazinin ekmeğine yağ süren yönünün, rızaya dayanan birlikteliği öne çıkarmanın, meşhur örneğe göre, boşanma hakkını tanımakla, boşanmayı vaaz etmenin iki farklı şey olduğunun vurgularıyla doludur. Bunlara, ben takip etmeyi bırakana, bir peyk haline gelene kadar EMEP geleneği de yabancı değildi. Bir ülke içindeki halkların gönüllü birliğini önermek, sosyalist çözümü önermektir. Yazarın bu önermeyi “milliyetçi” görmesi, ortaokul tartışmalarına dönerek söylersek, “ezilen ulus milliyetçiliği”nin kafa bulandırmasındandır.

Bu işin bir yönü. Sosyalistler, komünistler, ayrılma hakkını tanımakla birlikte, birliği önerirler. TKP’nin yaptığı budur. Her ayrılacağım diyene alkış tutmak, sınıf öncüsünün işi değildir.

E, ama, istiyorlar kardeşim! İşin diğer yönü de burada devreye girer. Yine o kendilerine tanık yapmaya çabaladıkları Lenin, ulusların kendi kaderini tayin hakkının, tarihsel moment, ülkenin konumu, ayrılık taleplerinin içeriği, yönlendiren siyasetler gibi, değişken veriler ışığında mutlaklığının da reddinden bahseder. Bir küçük örnek olarak, Kievski’nin tezleriyle polemiğinde, her “ulusal ayaklanma”nın, yeni devletin, yeni sınırların, kendiliğinden “ilerici” olduğu ve destekleneceği fikrini ti’ye alır. Hatta, hiçbir marksistin, “can düşmanı” kapitalizme karşı bile gerici feodal sınıfların yönlendirmesindeki ayaklanmaları desteklemeyeceğini söyler. Yandın Lenin!

Bir yön daha var. Bu arkadaşlar, “lenin ne demiş”çi oldukları iddiasında bulundukları için yukarıdaki paragraflara yer verdik. Marksizmin, her şart altında geçerli reçeteleri olmadığı, aslolarak bir yöntem, bir perspektif sunduğu, siyasal çıktıları somutlanmış örnekler oluşturdukları için teorilerinde temel eksenin oturduğu, ama tarihsel ve sosyal şartların bunlara uygun yeniden değerlendirilmelerinin öncü partinin işi olduğunu unutmamakta fayda var. “Küreselleşme çağı” emperyalizminin, en hızlı “ulusların kaderini tayin hakkıcı” kesildiği dönemde, Wilsonculuğun tezahürlerinin leninist ilke olarak yutturulduğu bulanıklıkta, bir ülkenin sınıf partisi, bütün bu olguları değerlendirmeden, devrimin ve emeğin çıkarları kantarına vurmadan, emperyalizmin genel ve bölgesel siyasetlerini ve eskiye özlemcileri dikkate almadan, tek cümlelik ezberlerle yetinemez. Kimseye şirin görünmeyi dert etmeden, gerçek çıkış yolunu savunmakla yükümlüdür.

Kendisini bütün bunlardan azade kılıp AKP’den BDP’ye güçlü olana yamanmış “gerçek sosyalist ve komünist”ler, böyle rafine temsilciler eliyle, sınıf siyasetine çamur sıçratmaya devam edebilirler.

Çok uzadı. Bu konuya az daha değinip, şu “işçilerin ülkesi olur mu?” meselesine geçelim haftaya…

Not: Böyle şeylerin başa bela olması riskinin farkındayım. Bunca sorunun ortasında, oradan buradan çekiştirmeyle saçma bir girdaba düşme tehlikesi. Sussan bir dert, uğraşsan bir dert. En azından, “baş dönmeli” esprilerin kayda alınmayacağı notunu düşeyim…

Asaf Güven Aksel 'ın Son Yazıları