Asaf Güven Aksel
Efsanelerden gelen kadınlar
Yayın Tarihi: 29.11.2025 , 22:51 Güncelleme Tarihi: 30.11.2025 , 00:01
1980’lerin sonuna doğru, Avusturyalı yazar Christoph Ransmayr’ın “Die Letzte Welt (Son Dünya)” kitabından söz edilmeye başlanmıştı. Postmodern edebiyatın, ve Orhan Pamuk vesilesiyle, bizde de sıkı gündem olan ve tartışılmasına kalburüstü isimlerin de katıldığı “metinlerarası etkileşimli gönderme” konusunun en yetkin örneği olarak kabul ediliyordu, –o zamanlara göre tabii. Dolayısıyla, yayıncılık dürtüsüyle ilgimi çekse de, pek de ilgilenmemiştim. Sonra, yine Avusturya’dan bize edebiyat sahasını rapor eden bir arkadaşım, Ransmayr’la yapılan bir dergi röportajını gönderdi. Ransmayr, orada, “yapıtının, postmodern edebiyatın ve metinlerarasılığın zirvesinde görüldüğü” tanımıyla açılan soruyu yanıtlarken, diyordu ki: “Evet, eğer gerçekten öyleyse, belki zirvesinden bakılırsa görülür ki, bunlar hiç de aman aman kavramlar değildir, boş yere alkışlanması gereken de ben değilim.”… Sonradan bakışı değişti mi bilmem, çünkü başarı zemini kaygandır, ama bu yanıt, beni, kitabı basmaya karar vermeye itmişti ve telifine başvurup çevirisini başlatmıştım. Şimdiki kadar değilse de 90’lar da tuhaf zamanlardı, kendim bir siyasi polisiye öyküye karışıp zamanlar geçince, roman uçtu gitti aklımdan… Uzun yıllar sonra dilimize çevrilmiş ama hiç bahsini duymadım. Belki aşıldığından, belki Ransmayr haklı çıktığından, bilmiyorum, ilgilenmedim.
Niye anlattım bunu? “Son Dünya”nın temel aldığı ve “yeniden ürettiği” metin, bildiğimiz Ovidius’un, “Metamorphoses / Dönüşümler”iydi. Bu şiir/metin, İsmet Zeki Eyüboğlu’nun dilimize müthiş aktarımıyla okumaya doyamadığım bir başyapıt olmuştu.
Nelerin dönüşümlerini, mitolojik gözle aktarıyordu bu şair? Tanrılar eliyle insanlar, hayvanlar, bitkiler, suların ve hepsi üzerinden de tanrıların. Özellikleri, yetenekleri, duyguları… Aşklar, kıskançlıklar, entrikalar, intikamlar… Bir hercümerçtir efsaneler. Bizim özelimizde, Anadolu geleneklerindeki, inanç ve destanlarındaki izlerini sürmek müthiş keyiftir. Ama bütün bu hercümerçin içinde, en zalim ve en mazlum olarak, tanrı, yarı-tanrı, ölümlü, insan olarak kadınların yeri ayrıdır. Üstelik suç genellikle Zeus başta, gözü dönmüş erkeklerdeyken, onlar cezaların en ağırına çarptırılır.
Bu düzene isyan edip tanrılardan ateşi çalarak insanlara veren Prometheus’un kaderini, sadece güzel olduğu ve bu dile getirildiği için paylaşarak, kayalara zincirlenen Andromeda örneğin.
Zeus’un kartallara sürekli taze et olarak Kafkaslar’a zincirlediği Prometheus’u, öbür oğlu Herakles kurtarır efsanede. Güzelliği alınmış Andromeda’yı da bir başka oğlu Perseus. Bu oğullar Tanrı “kanbağlı”, ama ölümlü tercihlidir…
Hikâye çok uzun tabii, bir o kadar da çok “kişi”li ve karmaşık olaylı. Sonunu söyleyeyim, Andromeda, tee Batlamyus zamanından beri gökyüzünde devasa bir takımyıldız olmuştur, oradan ışımaktadır. Onu zincirden kurtarıp evlenen Perseus ise, hep elinde kesik bir kadın başıyla resmedilecektir: Medusa… Böyle acı bedeller de, öyküler de, efsanelerden gelir günümüze. Mitoloji günümüze yansır, ya da tersi daha doğrudur…
Andromeda, nereden çıktı? Söğütlüçeşme’den. Biliyorsunuz, bir Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi (THTM) üyesi, Kadıköy Belediyesi İçerenköy deprem enkaz eğitimi alanında katıldığı bir eğitim sırasında, tesadüfen, “başından attığı başörtüsü gözlerden saklanacak şekilde, yalnız ve kaidesiz olarak” duran bir heykel gördü. Bu, kadınlara seçme ve seçilme hakkının 50’nci yılı için yapılmış, “Atatürk ve Kadın” olarak bilinen, Söğütlüçeşme Parkı’nda yerleşik anıtın temel parçasıydı. Bütünleyicisi olan Atatürk rölyefi yoktu ortada ve kadının başörtüsünü çıkarma eylemi sarmaşıklarla örtülmüştü. Defalarca gericilerin saldırısına uğrayan, sermayece tahrip edilen, kaidesi rant kepçesine terk edilen ve “onarım” mazeretiyle ortadan kaldırılan heykel, yer sarsıntılarına, fay gerilimi kırılmalarına karşı eğitim sırasında, atılıp gizlendiği yerde ortaya çıktı…
Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) ve THTM, derhal, anıtın onarılarak yerine konulmasını isteyen bir kampanya düzenledi. Bu, kadın eşitliği, kadın hakları ve Cumhuriyet istemek demekti.
Türkiye, kadınların önce yerel, sonra genel seçme ve seçilme hakkını, yanılmıyorsam Sovyetler Birliği’nden az sonra yürürlüğe sokmakla öne çıkan bir ülke… “Medenî dünya” bunu on yıllarca geriden izledi.
Seçme hakkı ve seçilme hakkı. Sadece kimin yöneteceğinde söz sahibi olmak değil, bizzat yönetmeye talip olabilmek. Bunu elde etmiş bir kadından daha korkutucu ne olabilir!
Eserin Heykeltıraşı Hüseyin Gezer’in birçok önemli çalışması var. Ama, seçme ve seçilme hakkını kullanacak kadını, Atatürk’ün yanında, başındaki örtüyü sıyırırken anıtlaştırması… Yoo, bu kabul edilemez!
Kabul ettirilecek. Çünkü, tarih bize, kadınların bu hakkı sadece bir bağış, bir lütuf olarak verilmesiyle ya da Sofya ataşeliğindeki gözlemle değil, Cumhuriyet öncesinden yeni bir düzenin kurulmasına kadar, savaşta ve sosyal, kültürel yaşamda üstlendiği muazzam rolle de kazandığını anlatıyor. Bunun anıtını savunmak için öncünün yanında toplanmak, bunun adımlarından olacak.
Başörtüsünü sıyırınca başı sarmaşıkla örtülerek gizlenmiş bir kadın. Tanrıça’ların erişilmez güzelliğine tehdit görülüp, seçilmeye aday olup derin sulardaki ıssız kayalarda zincire vurulan bir prenses.
Yaz Lukianos…
Andromeda’nın tanrılardan kurtarılıp yıldız kümesi olması, efsane hüznüne çareydi. Heykeli, gerçek dünyada kadınlarıyla erkekleriyle, Cumhuriyet yurttaşları alıp, bir hükümranlığa son vermenin nişanesi olarak “toplumsal kaide”ye yerleştirecek.
Ha, ben şeyi anlatacaktım… Samsatlı Lukianos var ya, aman ne savura savura anlatır o mitolojinin kahramanlarını…. Anlattığı ya da “sıktığı” bir pasajda diyor ki…
Bir dakika. Biz Nusret’le ne zaman belediye otobüsüne binsek, elimizde ineceğimiz durak çizilmiş biletler, hani, müzikli Noel filmleri filan olur, mucize kabilinden öyle bir şey olsa diye hayal kurardık. Biletçi koçanından bilet koparırken ilk dizeyi seslendiriverse, şoför şapkasını çıkarıp başını sallayarak sürdürse, haydi ayakta tutunmuş eli fileli teyze, ona yer veren memur amca, bakışan kızla oğlan derken koro, oynaya bağıra, müzikal salgını… Caddeler, sokaklar…
Toplumun bir ezgide bütünleşip taşması… Ne büyük güç. O heykeli, “toplumsal kaide”ye, kendi kaidesiyle…
Ha, bu Lukianos, Andromeda’yı bambaşka bir olguya gönderme olarak kullanıyor.
“Büyük” İskender, Ovidius’un yapıtını ezberden okurmuş. Öldüğünde, iktidarı yeni yüzlere devredilirken, Abdera kentinde “korkunç” bir salgın başgöstermiş. Yurttaşlar, ateşleniyor, burunlarından kan geliyor, sıtma ve terle kıvranıyorlarmış. Sonra zihinsel bir semptom belirmiş, bu yitiğini ararken hastalanan, çaresizleşen toplumda. Herkes sokaklara dökülmüş, tragedyalar oynamaya, bağıra çağıra şiir okumaya başlamışlar… Betleri benizleri uçukmuş, bir deri bir kemiklermiş, ama haftalarca sürdürmüşler bunu. En çok da, Euripides’in “Andromeda”sıymış canlandırdıkları (Arkhelaos’un çok sıcak bir yaz günü bu oyunu müthiş oynamasına dalıp giden kent halkının güneşten beyinlerinin erimesine ve geriye Andromeda kalmasına bağlıyor bunu bizimki, ne bilsin günümüzü)…
Buradan, sanata ve toplumu etkileyip “dönüştürme” gücüne geçiyor tabii öykü, birkaç gün önce yitirdiğim sevgili dostum Cumhur Orancı’nın müthiş anlatımlı “gemici palavraları” gibi, boşuna anlatılmıyor, düzeni sarakalıyor. Sana da bir buruk selam olsun Lukianos’tan, Cumhur…
İşte böyle bir düşe dalıyor çok ilgisiz görünen çağrışımlarla insan, deyip, gerisini, bağlamını sonraki yazılara bırakayım.
Ama Cumhuriyet, kadın demişken, 25 Kasım “kelebekleri”nin, kadına şiddeti protesto eylemlerine, KDK pankartlarının asıl suçluyu, sermaye ve gericilik düzenini işaret etmesinin önemine değinmeliyim.
Lukianos, Korinthoslular, Makedonya kralının kentlerine saldırısına karşı koymaya çalışırken herkes can havliyle bir işe koşuşturuyormuş diye anlatıyor. Sevgili Diogenes ise, bu arada, meskeni olan fıçıyı, bir oraya bir buraya yuvarlıyormuş. Soranlara, “herkes uğraşırken boş mu durayım” diyormuş…
Bizim “sallamacı” şair, buradan da, bir toplumsal, sanatsal sonuca varıyor, ama, onu da siyasetle yoğurmayı sonraya bırakalım.
Kıssadan hisse: Bir “rastlanılmış” heykel, Andromeda’dan Ekho’ya, Medusa’ya, yüzlerce efsaneden bugüne aktarılagelen kadına şiddetten başlayarak, bir Cumhuriyet projesini kaideye oturtmanın kıvılcımı olabilir. Bunun bir bütün olduğu bilince çıktıkça ve fıçı yuvarlamak yetmeyince. Bir toplumsal uyanış, halk tepkisi, hastalık hezeyanının yayılması gibi gösterilse de…
Lukianos’un yazdığı bu bölümün başlığı: Tarih nasıl yazılmalı!
Sürekli kadınların öldürüldüğü bir ülkede, bir dünya düzeninde bunu normalleştirenlerin karşısında duran güce omuz vererek, kadınların efsanelerden, günümüz destanlarına aktarılmış bir kaderleri olmadığını, olamayacağını göstererek yazılmalı. Yazılacak!
O gün, biletçi, şoför, teyze, amca, genç âşıklar, cadde, sokak, haydii müzikal!