Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Asaf Güven Aksel

Asaf Güven Aksel

Bizim caddelerimize bayram da gelecek!

Neden, evimize, hanemize, yuvamıza, değil de, sokağımıza, caddemize gelecek bayram? Çünkü biz emekçi sınıfız. Meydanlarımızdan, sokaklarımızdan, caddelerimizden taşıp gelip hepimize adilce pay edilecek bayramların dünyasını kuracağız.

Yayın Tarihi: 10.01.2026 , 19:21 Güncelleme Tarihi: 11.01.2026 , 00:00

İvan Dimitriç’i hatırlıyorsunuz, değil mi? Canım, onu hatırlamasanız ya da benzeri ad çok diye hangisi olduğunu çıkaramasanız bile, doktorundan kendisini bırakmasını isteyip de, bunun hiçbir işe yaramayacağı yanıtını aldığında, buna ikna olan ve ne yapabileceğini soran hastayı bilirsiniz.

“Sizin durumunuzda yapılabilecek en iyi şey buradan kaçmaktır. Ancak, toplum kendini suçlulardan, ruh hastalarından ve genel olarak rahatsız insanlardan korumak istediği zaman baş edilemez olur. Bu yüzden geriye yapılabilecek tek bir şey kalıyor: Burada bulunmanız gerektiğine dair düşüncelerle kendinizi yatıştırmak.”

Doktor Andrey Yefimiç Ragin, buna bir süre de biçmişti. Madem hapishaneler ve tımarhaneler vardı, o zaman birileri de buralarda olmalıydı. Bu gibi yerlerin, pencerelerdeki parmaklıkların “uzak bir gelecekte” yok olacağı zamanı beklemeliydi. Ne zaman ki, buna eklediği “elbet bir gün”deki alaycı tonu sezmişti, işte hâlâ kendisini hatırlamasanız bile, iyi bildiğiniz o sözlerini, Dimitriç, ayaklarını yere vura vura o zaman söylemişti. “Şaka yapıyorsunuz” demişti önce olanca aklıyla, “ancak, şundan emin olabilirsiniz ki, efendim, daha iyi zamanlar göreceğiz! Kendimi amiyane bir yolla ifade etmiş olabilirim, bana güleceksiniz… Ancak, yeni bir hayatın şafağı ışıyacak, hakikat kazanacak ve bizim sokağımıza da bayram gelecektir!”

Belki o günleri kendisi göremeyecekti, “gebermiş” olacaktı ama, birilerinin torunlarının çocukları görecekti elbet! Onlar adına seviniyordu. Bu tiradı “Haydi ileri!” diye bitirtmişti Çehov.

Delinin tekiydi İvan Dimitriç. “Aklı ve kuralları” temsil eden doktoru, bir gün bu olsa bile boşa sevinmemesini, çünkü doğaları gereği insanların sonunun yine çivili tabut olacağını söylediğinde de “ya ölümsüzlük?” diye soracaktı. Deliydi işte, Anton Çehov’un, Çarlık Rusyası’nın alegorisi “Altıncı Koğuş”unda yatıyordu.

Peki ya, faşist işgal ordusunu “sosyalist anayurt”un adını taşıyan kentinde, Stalingrad’da durduran ve bunca yıkımın, bunca ölümün sonunda zaferi kazanacaklarına inancını, Çehov’un delisinden duyduğu sözlerle, radyodan dalga dalga, cephelerde mintan mintan yayan Stalin? Dememiş miydi o da, bir gün elbet caddelerinden bayramın geçeceğini? Alevlerin içinden, bir koğuşun çıplak zeminindeki sözle doğrulmamış mıydı kızıl ordu? Dikilmemiş miydi Reichstag’a çocukların bayram kurdelesi?

Stalingrad’da radyonun caddelere bayram geleceğini söylediği günlerde, cephede bunun için savaşan bir şair vardı. Onu da sevgilisine seslenişindeki, zafere, bayram coşkusunu yaşayacaklarına inancından bilirsiniz. “Bekle beni” der ya…

kimseler beklemezken bekle beni / ne bir mektup ne bir haber gelsin, ne çıkar, bekle beni / bekle beni döneceğim, bekle, yalnızca sen bekle beni…

Simonof, “tüm ölümlere inat, kendisini düşman ateşinden kurtaracak olan bekleyişle

döndükten sonra, anlarız ki, bu bir şairin, sevgilisine yazdığı dizeler değilmiş meğer. Caddelerimize gelecek bayram, cephede göğüs göğüse vuruşanlara sesleniyormuş. “Bekle” dediği, “umudunu diri tut” kodlamasıymış bir anayurda, “geçerken telgraf direklerini yeşerten selam” gibi.

bırak / beklemekten usanmış dostlarım umudu kesip / bir ateşin başında beni yâd edip içsinler / ama sen içme sakın anılar gibi acı o şaraptan / inançla, sabırla bekle beni

Bunun başka anlamı olabilir mi? Hani, aynı zaman diliminde, o düşten gerçek, öpücükten insan yapan bir başka şair, Eluard, sevgilisinin adını yazıyordu ya her yere, önce.

fecrin her soluğuna / bulutun yosununa / kasırganın terine / renklerin çanlarına / fizik gerçek üstüne / sükûtun ötesine, hatırasız ümide

Hani, sonra sevgilisinin adı “Özgürlük!” olmuştu. İşte tıpkı öyle, “zhdi meny” denilen Serova, diyen de Simonof değildir.

hüzün yağmurları gökyüzünü kaplasa da / bütün direncinle bekle beni, geleceğim

Hadi geçelim hepsini, Nâzım’ın “bir ana gibi dayanan şehri” Stalingrad dövüşürken, Enver Gökçe de, buradan umut derlememiş miydi?

açmaz,  açamaz / deme hiçbir zaman / bu nar çiçeği / açacaktır / elbet bizim caddelerimizde de bayram olacaktır.

Gördünüz mü, Çehov’un delisinin akıllara düşürdüğü şeyi. Biliyor musunuz, bu kahramanın öyküsü 1892’de “Russkaya Mısl” dergisinde yayınlandığında, kendini “o dehşetengiz koğuşta kapalı, boğulacak gibi hissetmiş” Lenin. Çarlık baskısı ve hukuksuzluğu altında sürekli “kapatılma” paranoyasıyla akıl hastanesine düşmüş, bütün olan biteni sorgulayabilen, eğitimli bir karakter ile o hastaneye atandığında var olan kimi “düzeltme” planlarının sonuçsuzluğunu “Stoacı” bir kayıtsızlığa dönüştürmekten kendini alamamış bir başhekim. Bir hastanenin ve koğuşun koşullarında, bir ülkenin panoramasını çizen ve hasta-başhekim pasajlarında ülkenin aydın-halk bağıntısını veren öykü, denilir ki Lenin’in devrimcileşme haznesinde yer almıştır. Anlıyoruz Stalin’in de ezberine girdiğini.

Despotik bir rejimin, umutsuz aydınları ve bir delinin koğuşundan yükselen çığlık.

Bizim sokağımıza da bayram gelecektir! Lenin haznesine kattığı bu umudu, hayata geçirmişti. O hayata saldırdığında istilacılar, Stalin tekrarlamıştı.

Ülkemizde de yankılanan bu “faşizme karşı bayram için savaş” konuşmasını koynunda taşıyan kızıl ordu askerlerinden biri, Simonof, kendisini bekleten umudu besleyen cephede savaşırken, canlı tanıklıklarını “nehir roman”laştırmıştı. Bunlardan biri olan, “Gündüzler ve Geceler”, Çehov’a verilen öykü ödülünün de sahibi Puşkin’den bir alıntıyla açılıyordu. Hayatta ne diyalektik bağlar var değil mi? Bekle… Elbet bayram… çeliği eriten balyoz…

ağır bir balyoz / camları parçalıyor / çeliği eritiyor

Evet, şairin yazıldığı andan bugüne çok tartışılan, çok övülüp çok yerilen, Rusya-Ukrayna sorununda bile anımsanan Poltava’sından bu alıntı, faşist işgal altında savaşan Stalingrad’da bir cephede anımsanmıştı.

“Ayaklarının dibinde oturmayı sürdüren kadın, aralıksız Stalingrad’ı anlatıyordu” Saburov’a. “Ama kadının kendi evinden hiç de söz ettiği yoktu.” Yüzbaşı Saburov, birçok gözlemi arasında iki önemli şey de fark etmişti bu savaşta. Bir, kendine ait bir malı kaybettiği için sızlanan çok azdı. Ve iki… Döneceğiz…

Nereden çıktı bu, sokaklara, caddelere gelecek bayram teması? Böyle sorulursa eksik kalır, geleceği umutla, inançla, beklenen bir bayram teması diyelim.

Daha kaç gün oldu ki, savaşsız, sömürüsüz yepyeni bir dünyayı, “ekmek, gül ve hürriyet” günlerini dilediğimiz yeni yılı kutlayalı? Dünyanın bir başka gezegenin etrafında yığınla fizik kuralı yüzünden dönmesi vesilesiyle umut tazelemek, azim bileylemek, tasaların yüküne hiç değilse birkaç saatlik mola için sevdiklerinizle bir araya gelmek, az şey değil elbet. 

Ama kaç gün oldu ki, yeryüzü laneti kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizmin o para ve kıt kaynaklar dışında her değeri hiçe sayan haydutluğunu Venezuela’da bir kez daha yaşayalı? Ülkenin, bunca badireden geçmiş ülkenin gördüğü göreceği en düzenbaz, en gerici, sermayenin ve haliyle emperyalizmin ülkemizi yağmasının en gönüllü hizmetkârı bir iktidar, halkı bir kez daha sırıtarak açlığa mahkûm edeli kaç gün? ABD’nin, himayesindeki AKP iktidarının, mutlak güce dayalı pervasızlığının karşısında, insanca yaşam talebiyle emekçilerin mücadelesini cılız, Venezuela’ya “çökme” girişimine karşı başta ülkenin ve Küba’nın kahramanları, uluslararası direnişi yetersiz bulup, buradan sermayenin işbirlikçisi “akademik” trollerin yaydığı her zerrede teslimiyetçiliğe tek bir insanımızı terk etmeme çağrısıdır, bir koğuştan yükselen.

hep aynı tahta masanın başında akşamlayan dostların / kalbe karanfil ruhu gibi damlayan…

umudun karartmadan /sevincin yitirmeden bekle beni

Gökyüzünün rutininden beklemeye değil, sınıflı yeryüzünün rutinini sarsacak bir mücadeleye, bu mücadelenin öncüsü emekçi sınıfın partisinde halkı örgütlemeye, umuda çağrıdır.

Bu umudun, insanlığa güvenin çağrısı sonuç verecek ve deli İvan Dimitriç, Doktor Ragin’i de ataletinden kurtarınca, ezenlerin, sömürenlerin kara günü bir bayram gelecektir.

Nereden mi biliyoruz? Neden, evimize, hanemize, yuvamıza,  değil de, sokağımıza, caddemize gelecektir, düşünün. Çünkü biz emekçi halkız. Meydanlarımızdan, sokaklarımızdan, caddelerimizden taşıp gelip hepimizin kapısında adilce pay edilecek bayramların dünyasını kuracağız. Nar çiçeğinin mutlak açacağını muştulayan Enver Gökçe’nin emekçisi olacağı kolektif hayat var ya, işte onu!

Edebiyat mı bunlar ne, propaganda mı? Belki İvan’ın dediği gibi ‘âmiyane ifade edilmiş”tir, kabul. Ama Yüzbaşı Saburov’un, cephede fark ettiği ikinci şey de mi öyle?

“Savaş ne kadar uzarsa, insanlar da geride bıraktıkları evlerini o ölçüde az düşünüyorlardı.  Oysa, gördükleri terk edilmiş kentleri, o ölçüde daha sık ve inatla hatırlıyorlardı.”

Bu, evlere kentlerden gidildiği, esir kentte huzurlu ev olmadığı, belki o yüzden, bayramın caddelerde beklendiği beyanı  değil mi?

Uzadıkça, daha sık, daha inatla… Çok uzamadı mı insanlığın, insanların üzerine çöreklenmiş bu vandal karanlık? Kentlerimizi, ülkemizi, dünyamızı çıkarmayalım mı güneşli mavilere? “En yüksek aşama”ları ölüme yazgı mertebeleridir. Kazalım toplu mezarlarını gitsin.

Kentler, sokaklar, caddeler. Bir gün mutlak bayram gelecek oralara ve “en şanlı elbisesiyle, işçi tulumuyla” dolaşacak. Edebiyat mı bu?

Olsun. Ama öyleyse de, daha gireli kaç gün oldu ki, 2026’yı o kategoride bir destan yılı yapamayalım?

başladığım bugünkü gün / yarıda kalabilirsin / geceye varmadan yahut / çok büyük olabilirsin

demişti kendince İvan Dimitriç de. Hayat, ne diyalektik…

Asaf Güven Aksel 'ın Son Yazıları