Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Asaf Güven Aksel

Asaf Güven Aksel

Payidarlık ve hurafe

“Cumhuriyet olsun!” Hayat, materyalisttir. Hurafeler gerçeğin matematiğinden daha çekicidir tabii. İlelebet payidarlık güveninin sıcak koynunda uyur gibi… Çekici, ferahlatıcı ama yanlış. Çünkü yeryüzündeki hayatta sınıflar vardır.

Yayın Tarihi: 08.11.2025 , 22:48 Güncelleme Tarihi: 09.11.2025 , 00:01

Denilmiştir ki, “Tanrı, ‘ışık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu”…  Denilmiştir ki, “Hak Teâlâ, bir işi yapmayı isteyince, ona sadece ‘ol!’ der, o da hemen oluverir”…

Göksel inanç sistemlerine göre bu böyledir. Olur işte. Bundan sual olunursa, her şey çöker. 

Yeryüzü gerçekleri başkadır ama. 

“Yemek yenirken ‘yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!’ dedim. Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşüncemi benimsediler. Yemeği bıraktık.”

İnsanlar, fanilerin gerçeğinde, yeryüzünde böyle yaşar.

Orada “Cumhuriyet olsun!” denir, ama denildi diye öyle olmaz. 1937’de Meclis’te “Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz” derken, bunun bilincinde olunduğu da ifade edilmişti aynı zamanda. 1923’te “ol!” denilenin, 14 yıl sonra, “kuvvetler birliği”ni dayattığı bir merhaleye gelinerek olmaya zorlandığı koşullarda, hurafeyle hayat, hayalle gerçek çatışırken söylenmişti bu söz Meclis’te... 

Ertesi yıl, kat edilen muazzam yola karşın, henüz olamamışlığı bilmenin acısıyla yumulduğunda Mustafa Kemal’in gözleri, sözlükler de yanılacaktı.

“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” sözündeki “naçiz”, hep “ölümlü” sanılmıştı. Yanlıştı. “Payidar”lık gerçek sanılmıştı. Yanlıştı.

Denilmiştir ki, “Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı”. Rivayete aykırı bir denemeydi bu, önce “olsun”, beğenilince de “kalsın” denilmesi, ama sual olunmazdı. 

Oysa Cumhuriyet, tasarımdı, bilinçli seçimdi. İstemenin olmaya yetmeyeceği gerçeğinin de farkında oluştu. Yığınla sual vardı temelinde.

“Yaratılış” öyküleri, Bob Ross’un, resim derslerini çağrıştırır. “Şuraya da küçük, mutlu bir ağaç…” Bakılır o öykülerde dünyaya, tuvale bakılır gibi, olmuşsa “işte böyle” denir, olmazsa, “şöyle ol” ve öyle olur.

Cumhuriyet’in böyle bir şansı yoktu. Tasarlanan, gerçek dünyaya uymalı, hayata tutunabilmeliydi.   

“Ol” emrinden başka şeye ihtiyaç olmadığı söylenir semavî metinlerde. Gerçek değildir.

Gerçek, Cumhuriyet isteniyorsa yeryüzünün bir kara parçasında, çok şeye ihtiyaç olduğudur.

Yarın 10 Kasım. 87 yıl önce, bu tarihte, saat 9’u 5 geçe, ilhamını hayattan alan bir faninin son soluğu da dinecek. Atatürk ölecek ve yeryüzü yasaları işlemeyi sürdürecek.  

“Cumhuriyet olsun!” Hayat, materyalisttir. Hurafeler gerçeğin matematiğinden daha çekicidir tabii. İlelebet payidarlık güveninin sıcak koynunda uyur gibi… Çekici, ferahlatıcı ama yanlış. Çünkü yeryüzündeki hayatta insanlar vardır, insanlarda da sınıflar. Yasadır. Cumhuriyet de buna tabidir. Doğduğu toprağa, topluma, tarihe…

Cumhuriyet’e “ol!” demesinin yıldönümünde, kurucunun anıt mezarında, sermayenin, emperyalizme teslimiyetin, gericiliğin temsilcisi bir sultan özentisine tezahürat yapıldı. Sureti resmî binalara asıldı. Vücut naçizdi elbet, ama görüldü ki olan da payidar değildi.

Bunu kavramak, Cumhuriyet’in vatandaşlarına, olağanüstü acı verebilir.

Olağanüstü acılar, olağanüstü yanıtlar biriktirir. Devrim de, hoşgörülü, nazenin, âlicenap bir şey değildir. O, bir sınıfın, bir sınıfı devirdiği olağanüstülüktür. Aşırılıktır. Zorunluluğun surlara dayanmasıdır. 

Her 10 Kasım’da anılan Mustafa Kemal, işte bu olağanüstülüğü, aşırılığı kavrayıp zamanında yanıt verdiği için saygıyı hak etmektedir. Cumhuriyet kurucusundan ibaret değildir tanımı, eskiyi onarmayı aklından geçirmeden yıkandır aynı zamanda. Cumhuriyet’in kuruluşu, Osmanlı’nın bütün kurum ve kurallarıyla yıkılışıdır, tarihe gömülüşüdür. Bu devrimci bir cürettir.

Bugün, bütün o “unutmadık, yaşıyor”lar, bu gerçeğin üzerinden atlandığı an, koflaşır. Paranın saltanatı altında, emekçi kanıyla beslenen hortlamış hanedanlığın gölgesinde, Cumhuriyet’in vatandaşları yeniden ümmet yapılmaya çalışılır, seçme ve seçilme hakkı iptal olunurken, yerin dibine gömülen gericilik, taassup, dinselleşme rövanşı alıp hükmünü kurmaya kalkarken, 8’in sonsuzluk işaretiyle yazılması yetmez. İlahilerle aydınlanmacılığın sesi bastırılıyorken, Cumhuriyet de, kurucusu da yaşıyor olamaz. Sanki saat hiç 9’u 6 geçmemiş gibi yapılamaz.

Yalnızca, en aşırıya çağırmaktan ürkmeyenlerden gelir 10 Kasım’larda içten saygı duruşu. Yalnızca onlar anladığı için. Onlar anlıyor, çünkü yeni bir devrimi onlar arıyor, emekçiler eliyle aşmayı onlar hedefliyor. Aşmayı…

Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kurulan Sümerbank’ın Kayseri bez fabrikasında, “sakıncalı” bulunup gizlenen bir rölyefte Atatürk’ün bir çarkı çevirmekte olduğu söylenir ya.

Tarihin tekerleğini çevirmektedir belki. Belki, sanayileşme göndermesidir. Görünmeyen bir akrep ve yelkovanın devindiricisidir belki. Belki, bir çarktır sadece, hangi dişli mekanizmasının parçası olduğu belirsiz.

Önemli olan, çarkın nötrlüğüdür. Ona kumanda eden belirler niteliğini. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, uluslaşma sürecinin olmazsa olmazı iç pazar yaratmanın manivelası olmakla, tarihin tekerleğinin ileri dönüşü uyum içindedir. Sermaye”dar” biriktiren serbestiden henüz “karma”lık aşamasına bile gelememiş bir ekonominin, devlet ağırlıklı kuruluşlar ve halkçı iktisatla harmanlanmışlığı süreci de öyle. Bunlar, burjuva devrimler tarihinin yasasıdır. Ama o çark, zamanla çevrimini tamamladığında, yönünü, parçası olduğu mekanizmasını, deyim yerindeyse, sınıfını bulur. 

Bütün halkçı ekonomi özellikleri, çarkın “hür teşebbüsçü, ilk sermaye birikimci” sahibinin eline geçmesiyle budanır, kapitalizmin dişlileri işlemeye başlar. Bunun, ona ilk hareket enerjisini verenin yaşayıp yaşamamasıyla ilgisi yoktur. Ekonominin kuralları istisna tanımaz.

O çarkı emekçiler çevirmedikçe, bu toprakların bugüne kadar yaşadığı en devrimci dönüşüm olan Cumhuriyet’in bir yönü de budur. Bütün tarihsel önemdeki atılımları, devrimci barutuyla birlikte tükenmeye yazgılıdır. Bunlar da, devrimler tarihinin yasasıdır. Yeryüzü sınıflıdır. İlelebet payidar kalacak bir burjuva cumhuriyeti, hurafedir bu yüzden.

Bugün, Cumhuriyet’in bütün kazanımlarının, bir emekçi sınıf hareketinin toplumsal dayanaklarının saldırı altında olduğu koşullarda, komünistlerin bu mevzileri kararlılıkla savunan biricik siyasal çizgiyi temsil etmesiyle, onu geçmişte bırakacak bir devrimi örgütlemesi, bir bütünün parçalarıdır.

Bu diyalektiği kavrayamayanlar, tarihsel dönemeçleri bilince çıkartamayanlar, ne Mustafa Kemal’in rolünü ve önemini, ne Cumhuriyet’in sunduğu toplumsal gen olanağını görebilirler, ne de onu aşmanın, sosyalizmin zorunluluğunu.

Bunu göstereceğiz. Olağanüstülüğe, aşırılığa çağıracağız mızmızlara dönüp bakmadan. Zorunluluğu yürürlüğe sokacağız.

Şair ne demişti?  “Şöyle buyurdu ki Yusuf, dört kitaptan daha büyük” mü? Ne demişti ki emekçi Yusuf? “Ol!” mu? Çıplak gerçek, sadece emekçi buyruğuyla hurafeden, rivayetten sıyrılır. Olağanüstülük kapıyı zorlar… Anlar Yusuf, “demek insan bölük bölük”…

Asaf Güven Aksel 'ın Son Yazıları