Asaf Güven Aksel
İmralı’nın buzlu yolu
Yayın Tarihi: 23.11.2025 , 11:44 Güncelleme Tarihi: 23.11.2025 , 11:44
Nasreddin Hoca’ya yamanmış, şu leyleği kesip biçme meseli, fıkraysa “hiç komik değil”dir ve kesinlikle anlatılmamalı, çocuklar duymamalıdır. Yok, bir hicivse, farklılıklara tahammülsüz, tektipçi ve aklı kıt bir topluma ayna tutarak kendine yabancılaştırmaysa, bunu uydurmayı gerekli kılan bir yaygın zihniyetin ders çıkarması olanaksızdır. Ne demişti Hoca, finalde? “İşte şimdi kuşa benzedin!”
Geçenlerde ANF’de yer alan, ve soL’da haberleştirilen, “Rojava sosyalizmin son durağı, demokratik sosyalizmin ilk adımıdır” başlıklı metin, yok yere bana bu fıkrayı anımsattı. Öcalan, marksizm, leninizm “ve hatta maoizm” üzerinde “düzeltme”ler yapıyor, sosyalizmin teori ve pratiğini eleştiriyor, asıl olması gerekeni yeniden tarif ediyordu… Makaleyi ya da haber metnini hiç aktarmayayım, okumuşsunuzdur da okuyabilirsiniz de. Nasreddin Hoca’yla aynı finaldir bu “katkı”nın savsözü: İşte şimdi… neye benzedin?
Şimdilerde rastlamıyorum pek, bizim zamanımızda yaygın kulanılan “beş usta” deseni vardı. Sosyalizmin teori ve pratiğinin önde gelen isimleri, profilden yan yana sıralanırdı. Mao, Sovyet-Çin ayrışmasındaki konuma göre yer alırdı ya da silinir, desen “dört usta”ya inerdi. “Özgürlükçü”ler, Stalin’i dışlar, tartışılmaz “üç usta”da karar kılardı. Sonra “iki”….
Bütün dünyada kullanılan bu desene, ANF’deki gibi bir “katkı”, Kürt literatürü ve Öcalan “eser”leri yayınlayan bir yayınevi adıyla geldiğinde, kimse şaka mı gerçek mi anlayamamıştı. MELSA. Marx, Engels, Lenin, Stalin… Mao’nun M’si yoktu kısaltmada tamam, da, sondaki A neydi? Bunun yanıtına gülüşülürdü ve “Türk solu”na ait bir şaka kabul edilirdi. Hatta desen de üretildi buna. Son sıra, hep en yakın çağa, öncekileri aşmışa aitti… Anlaşılan şaka değilmiş!
Sosyal demokrasinin alıp başını gitmesinden bu yana, sınıflarüstü bir sistem düşleyip, adına da “sosyalizm” demek o kadar orijinal olmasa da, bu özlü Öcalan derlemesi, açıkçalığı, yine zamanın moda deyimiyle, “billurlaşmış”lığıyla ilgi uyandırdı. Hatta, “sınırsız, sınıfsız toplumun demokrasisi” kastediliyor diyenler görüldü, Pentagon gibi…
Fonda, nihâvend… içimdeki sazlar başka, söz başka…
Kusura bakmayın, ama bu, “reel ve bilimsel sosyalizm”in (bu ifadeden sonrasını, aklı başında kimse okumuş mudur, bilmem) sisteme entegre olmuşluklarına reddiye kılıklı zırvalara girmenin, teorik planda zerrece ciddiye almanın anlamı yok. Onu müritler köpürtsün. Siyasal planda bakabilirdik, yıllardır süregelen “süreç”teki aktörlerin açık konumlanışları bunu da gereksiz kılmasa.
Gene de bir mesnedi olmalı bu “kuşa çevirme”nin.
Öyle ya, neden bu “yakın zamanda okunmuş ‘Ütopya’daki cenneti” Rojava’da vücut buldurup, bunu da “demokratik sosyalizm” diye adlandırma gayreti? Neden olgunun adını koymaktan kaçış? “Düzeltilemeyen, geliştirilemeyen” sosyalizm ve onun “hizaya girmeyen” temsilcileri yüzünden tabii. Oltadaki ‘b’alıklar eliyle, her toplumsal dinamiğin mutlaka gelip yüzleşeceği sol meşruiyet alanı açılsın, dalgakıran olmayı sürdürsün diye. Rojava modelleşebilsin, bölgede olacaklara sorgusuz yol çizebilsin diye.
Fonda nihâvend… hayalimde canlanırken murâdım…
Gustav Schwab adlı bir Alman şair, “Atlı ve Konstans Gölü” şiirinde bir yolcuyu anlatır: “soğukta kayarak, dörtnala ilerliyor / bu akşam konstans gölü’nde olmak istiyor.”
Yolcu, dağları tepeleri aşar ve karşısına bir düzlük çıkar: “ardında yitiyor köyler, kentler / yol düzleşiyor, kayganlaşıyor.”
Uzaktan ışıklarını görüp yaklaştığı evin penceresini açıp bakan bir genç kıza rastlar atlı ve Konstans Gölü’nün ne tarafta olduğunu sorar. Kız şaşkınlık içinde “senin arkanda” der ve ekler: “senin üzerinden geçtiğin, göldür!”
Atlı, farkında olmadan incecik bir buz tabakasıyla kaplı donmuş gölün üstünden geçmiştir. Bunu anladığında, “çatlayan buzun sesini duyuyor / ve mezarı, tepelerin yanına kazılıyor.”
Schwab’ın zavallı atlısı, şiiri kaç kere okusanız hep aynı hataya düşer. Dizeler değişmez. Pencereden seslenilen, inkârdan gelinemez. Sorma, gerçeği öğrenme işte. “sular senin ağırlığın altında kızmadılar mı / ince buz tabakası seni nasıl taşıdı / sessiz balıkların yemi olmadın mı / donmuş suda saldıracağı masumu bekleyen?”
Saldıracak masum bekleyen, sessiz balıkların yemi… Yemi…
Fonda nihâvend…. duvardaki resim başka, sen başka…
Nasıl taşıdı ince buz tabakası oraya kadar? Bunu söyleyenle, gerçeği haykıranla yüzleşmediği için.
Bu nasıl sorusunu, Peter Handke, şiirden yola çıkarak 1966’da yazdığı oyunda yanıtlamaya çalışır.
“Konstans Gölü’nden Atla Geçiş”te, dil ve iletişim sorunlarına eğilir ve gerçeklikle kavrayış arasındaki mesafeyi incecik bir buz tabakasına benzetir. Gerçekliğe varış yolu çoğu zaman kalın bir buz tabakası kadar aşılmaz değildir, ama ince buz tabakasının çıtırdayıp kırılması bir idrak sorunudur.
90’lardan bu yana, “ezilen”likten, emperyalist şekillendirmelere paydaş bir düzleme geçmiş, bölgesel dinamiklerin vasal unsuruna dönüşmüş Kürt siyasal konumlanışı, ülkedeki her sınıfsal ekseni “kimlik ve demokrasi” parantezinde eritmeye liberalizmin terkisinde talip olmuşken, koltuk altındaki “sol” da atın nal seslerini dinlemeye dalmıştı. Tıkır, tıkır. Güvenli, rahatça ilerlenecek ve içleri rahat uyutacak bir yoldu uzanan, pürüzleri büyük güçlerce temizlenmiş düzlük… Kayıp gidilirdi… “Ne harika dünya”!
Orada emperyalizm yoktu. Toplumsal atomizasyon yoktu. Sermayenin çıkarları ve nüfuz çatışmaları yoktu. ABD ve Avrupa eliyle dağıtılan kartlardan “bağımsızlık” çekme ihtimalinin sorgusu yoktu. Çağdışı sosyal yapıların devrimle feshi, topraksızı, yoksulu yoktu.
Tıkır, tıkır… İlerliyordu atlı, pürüzler “güçlü eller”ce zımparalanırken…
Fonda nihâvend…. gökyüzünde otağ kurdum oturdum…
Lanet şiir. İşte yine o pürüz, o açılan pencere! “donmuş gölde, nasıl bu kadar ilerlediniz?”
Lanet Handke. Ne “gerçeğe incecik mesafe”si!
Bağımsızlık lafzıyla pudra şekeri, mazlum kimlikle vicdan kıpırtısı, artı, TÜSİAD’a patronlara yarenlik, Osmanlı’ya özlem, ümmetliğe çağrı, ABD’ye koşulsuz biat, paylaşımlardan diş kirası, yakılıp yağmalanan ülkelerden pasta büyüyor keyfi, Cumhuriyet’ten nefret, gericiliğe gönül borcu….
Çalkala, dök kokteyli yem torbasına. Atın hem gitsin hem seçsin yesin… “En sosyalist”ini bile zihinlerini iğdiş etmiş “demokrasi, özgürlük, kimlik”çilikle çek terkine, yemle. Ötekiler zaten heybede…
Tıkır tıkır… Yürü atım rahvan…
Aman ne “despotik cumhuriyet”çidir, ne “hâkim ulusçu, şoven”dir, (akla gelmişken not: ‘şovenizm’ olur, ‘şovenist’ olmaz, ‘şoven’ denir) ne “laikçi Kemalist”tir o hınzır! Çıkar durur pencereden. Tarihin bir silinmez figürü müdür, sınıf takıntılı huysuz mudur, ne beladır. “Ama siz, siz!” Pis heyula!
İşte o açılan pencere kapansın, o uyarı duyulmasın, atlı yol alsın diyedir, naftalin kokulu saçmalıklara “sosyalist katkı” diyebilme çırpınışı. Komünistleri dinlemeyin, işin aslını bizim usta anlatıyor, “sol”cuysan, bize yakın duracaksın… Bu dayatma çabası, acaba bitişik nizama çektikleri “sosyalist temsilci”ler için uyarı olur mu? Sanmam. Bu “katkı”ları düştükleri yörüngeye uygun bulmaları daha muhtemel. Yaşayıp göreceğiz.
Kaç kere sorduk, niye şu komünizmin ölmesi, sosyalistlerin kaale alınmaz oy oranı habire kadeh kaldırılarak kutlanır diye. Nedir bu “aşılmış bitmiş” şeyin akıllarda yer etmişliği?
Biliyorlar ki, o pencere açılacak! “Ama siz, siz!” denilecek!
Fonda nihâvend… yeryüzünde hayat başka, ruh başka…
İsteyen, orayı burayı kırpar, enseyi emperyalistlere, patronlara, gericilere uygun top keser, isteyen buna da eyvallah eden “sol” olarak heybeye girer. Ne de olsa buz tabakası parlak yansımalar doğurur. İnce tabaka şeffaf olsa da, yalanlar, avunmalar, yanılsamalar kadar cezbedicidir kayıp giden yüzey, göz kamaştırır. Öyle ki, bazen yanmasın diye yumarsınız.
Keşke kulağınızı da… “Ama siz, siz!”
Şimdi gündemde “süreç”teki İmralı ziyareti basamağı var. Schwab’ın atlıları ve devlet ricalinin temsilcileri, kol kola kafileyi dizerken, siyasal yelpazenin baş ve yan rolleriyle figürasyon, ailecek sahne pozu verirken düğün halayı alışkanlığıyla, “hem ağlarım hem giderim” beyancısından, en Amerikancıyla “Amerika’ya karşı birlik” pozunda cumhuriyeti padişaha yedirenine, son anda yan çizen CHP dahil, “yolcu”ların tümüne seslenildi bir pencereden:
“Evet gidişiniz gündemde ve gideceksiniz.
“Fakat barış ve kardeşliğin yolu sizin aşındırdığınız kapılardan geçmiyor… Nereye giderseniz gidin. Bu memleketin başına sardığınız belalarla birlikte gidin ve bir daha dönmeyin!”
İsteseler de dönmeleri zor. Kırılan sadece buz tabakası değil, bunca yıl itinayla örülmüş, solu ve toplumsal muhalefetin ciddi kesimini hapseden bir kozadır, sistemi sakınan bir kabuktur aynı zamanda.
İlerlediğiniz zemini bütün boyutlarıyla, gerçekliğiyle, çıplaklığıyla tanımladığınız ve “neyse o” olarak gördüğünüz anda duyarsınız çatırdamayı zemininiz donuk örtüyse. Bundan kaçış yoktur tarihte. Sınıflar varsa, kavga vardır. Kavga varsa, partisi.
O pencere açılır, seslenilir… Gerçek, buzkırandır. Ve atlı bunu anladığında…
Fonda nihâvend… yaz yağmuru, kış yağmuru bambaşka…