Asaf Güven Aksel
Uçuşan kavramların bugünü
Yayın Tarihi: 20.12.2025 , 22:32 Güncelleme Tarihi: 21.12.2025 , 00:00
Bu aralar durup durup baktığım ve her seferinde sinirimi bozup güldüren bir karikatür var. Bir mezar. Taşında sembolümsü bir şey çizili ama ad yazmıyor, benim kaydettiğim versiyonda silik (herkes kendince bir kitabe yazmış). Ayak ucuna yakın, o klasik çizimle, başında kapüşonlu bir siyah cüppe, elinde tırpanla Azrail duruyor, iskelet elleriyle. Mezardan bir feryat geliyor: “Ne var ya yine!!!” Azrail yanıtlıyor: “Hırsımı alamıyorum!!!”
Yani, mevta ne yapmış olabilir ki, Azrail’i bile canını almakla yetinemeyip, mezarında da zırt pırt dürtecek, belki defaatle tırpan sallayacak kadar nefret ettiren?
Sonra ucu bir yönüyle liberallere dayanan bir gelişme yaşanıyor, tazeleniyor nefretim, anlıyorum Azrail’i…
Son günlerde, sütliman olması umulan suyu Kemal Okuyan tarihsel materyalizmle dalgalandırınca, bir tartışmadır alevlendi. Ulus, ulus-devlet, emperyalizm ve tabii önerilen toplumsal düzenin siyasal doneleri…
Niye bende liberallerden nefrete uzanıyor peki bu durum? Dünyadaki gelişmelere, uluslararası pozisyonlara bir dahillikleri, etkileme güçleri mi var? Yok, ama bütün bu gelişmelere tek direnç gösterme ve değiştirme noktasında duran solu iğdiş etmekte öyle mahir, öyle “enternasyonal senkron”la davrandılar ki karşıdevrimlere sadakatle, bunca sorunun göbeğinde çalkalanan ülkemizde, uzun yıllar öncesinin tartışmaları ısıtılıp gündeme gelebildi yine…
Geçmişte yoğun yaşanan tartışmalardan farkı, artık kerterizden yoksun oluştur. Sadece pratik sonuçların doğruyu yanlışı belirleyebileceği bir düzlemde, o sonuçlara da nereden bakıldığının argümana dönüşmüşlüğüdür. Geçmişte pudra şekeri serpilip sol açısından makulleştirme aranırken, artık tümüyle pervasızlaşılmış, örtüler sıyrılmıştır. Bunda beis görülmez oluşunda liberal çürütmenin payı büyüktür.
Sık anarım, Ahmet Erhan, öldürülen bir arkadaşının mezar taşı için demişti ki: “Kitaplarda altını çizdiğimiz bütün satırlar, soldan sağa, sağdan sola doğru birbirlerinin içine girerek ardı arkası kesilmeyen birer soru cümlesine dönüştü… bir zamanlar gerçek bir tutkuyla sarıldığımız kavramlar, şimdi bir kül yığınına dönüşüyor dilimizin altında…”
Yumrukların boşluğa doğru savrulup, gökyüzünün anaforlanmasının beklendiği, “su kadar yalın” günlerden, bir mezar başında “kan kadar karmaşık” günlere geçişin dertleşmesiydi bu…
Ve artık “neye göre”nin bir kıstasının kalmadığı, kısır çekişmeye dönüştürülen tezlerin sızısı…
O mezarda 12 Eylül 1980’in payını biliyoruz. Ama gerisi çıplak zordan farklı bir şeydi. 12 Eylül, mıntıka temizleyip yollarını açsa da, zihinlerin iğdiş edilmesi, liberal hâkimiyetin kurulması farklı bileşenlerin eseriydi.
12 Eylül’ün faşizan baskısı, içi boşaltılıp ulufeye indirgenmiş “demokrasi”yi devrimin yerine, şoven inkârcılık ve zulüm de, minimize edilmiş “kimlik”leri sınıfın yerine ikame ederken, sermaye düzenine fit oluşun bu çatlaklarını, liberalizmin, üstelik nefes almaya çalışan solu da yedeğine çekerek kanırtması zor olmamıştı.
Açık konuşayım, gündemdeki tartışmanın, daha doğrusu ulus-devletlerle sınıfsal devrimin olanakları bağıntısını sosyalist devrim perspektifi üzerinden kurmaya karşı saldırıların fitilini ateşleyen “Öcalan tezleri”nin, kuramsal, kavramsal en küçük bir orijinalitesi, bir ağırlığı yok. “Çağrı metni”nin aslında Öcalan’ın ulus-devleti ve sınırlarını kabullenmeye açıklığını gösterdiği görüşünde fark bulanlar dahil, çok çiğnenmiş, şişirilip patlatılmış bir sakızdır. Ama bugün bir büyük planın dişlisi olmuş tezler, haliyle güncel siyasette ciddi yerel ve bölgesel pratik etki doğurduğundan, sabırla tartışmak kaçınılmaz oluyor.
Bu yapılıyor. Biz, Özal döneminde inşa edilen “ekonomik liberalizm”in insanı kirleten, köşe dönmeciliğin her yolunun mübahlaştığı, “kurt kanı”nın her sosyal katmana bulaştığı dönemde, “siyasal liberalizm”in de vücut bulabildiği koşullara bir dönüp, bugünkü tartışmanın nasıl olup da alevlenebildiğine bakalım.
1984, Orwell’ın “distopya”sını yeniden entelektüel dolaşıma sokmadı sadece; sadece PKK “Kürt sorunu”nun “millî temelde” silahla çözümüne yönelmedi 1984’te. Daha öncesi de vardı tabii, ama 12 Eylül’den “sivil ANAP”la çıkan ülkenin, yeniden derlenmeye çalışan solunda, Sovyetler Birliği’nin, sosyalizmin çözülüşünde, sadece pratiğin değil, ağırlıklı olarak Marksizm-Leninizmin payı da sorgulanır, doğum lekeleri aranır oldu bu dilimde.
Liberaller, solun lügatine kavramlar eklediler arayışlardan istifade. Hiçbirine kolay itiraz edilemeyen, yığınla şirin “anti”, sınıfsal her şeyin üzerinde bir öneme kavuştu. Yeter ki, emperyalizm, kapitalizm gibi yavan ekler almasın! Yüzünü görmediği emekçilerin dünyası için canını verip de, o meyanda “insanî duyarlılık”lara hasret kalmışlarda, “otoriterlik” fobisi geliştirildi ve “hiçbir şeye yabancı olmama” üzerinde kanlı bir irinle tepinildi.
O zamanlar hâlâ “sol” koyuyormuşuz liberalizmin başına, yazdıklarımıza baktım da. Bu eki, Leninizmden sıyrılıp Marx’a, kirlenmemiş teoriye dönüş çağrıları kurtarıyordu önceleri. Pratikle lekelenmemişliğe, gelişmeye, incelmeye, arınmaya açık bu “güncellenmiş lügat”te, bazı “burjuva” sözlük maddeleri temizlenmişti. “24 ayar Marksist” yeni lügatte, “Lenin’in uydurması” emperyalizm kesinlikle yoktu. Dolayısıyla, kapitalizmin şafağından devretmiş, ulus, vatan, ülke, sınır filan da aşılmıştı. Geçersizlerdi artık, sadece taş, toprak, bez parçası için insanı göz ardı eden, ilkel ifadelerdi. Coğrafya, neye yetmezdi? Mandacılar yeniden vücut bulmuştu böylece. Vatan meme ve kiraza satılırdı, bağımsızlık lafzı bile tüyler ürpertirdi.
“Kavramlar öyle uçucu ve bir o kadar da anlamını yitirmiş” dedirtiyorlardı Ahmet Erhan’a, bir arkadaş mezarının başında…
Burjuvaziden, emperyalizmden öyle bir zaman makinesine binerek kurtuluyordu ki bu tezler, lekeleyici pratik, yani sınıfsal devrim yükü kalmıyordu. Bu da zaten hiç dert değildi. Jakoben müdahalelerin kellesi vurulmuştu. Türkiye hariç değil.
Böyle böyle, o zamanlar bazı dergiler, Birikim gibi çevreler, “alternatif kültür” taşıyıcı, “yeni sol” imal edici yayınevleri, “vahşi”lere incik boncuk dağıtır edalı NGO’lar eliyle dolaşıma girip, çerezleşti liberal deformasyon. Çerez iştah verir, çoğu sol kesimce yalanıp yutuldu, yelkenine üflenen parti bile doğurdu…
1990’ların başında “Körfez Krizi” diye başlayan, Irak’ın işgaliyle süren ve bütün bir Ortadoğu’ya sıçrayacağı daha baştan Pentagon planlamalı ABD-İsrail yeniden haritalandırmasında rol üstlenmiş bir güç olarak PKK’nin sahne alışıyla, bütün o altını-üstünü çizmeler yeniden tanımlandı, yerini buldu. O zamana kadar, “hakkında konuşmak sıkan” bir konuyken, “Kürt sorunu” nitelik değiştirip de küresel efendilerden yeşil ışık yanınca, hâlâ teslim alınamamış sol öbeği yeniden kesecek bir eksen olanağına kavuşuldu.
Tabii, üstü çizili bazı kavramlar da, örneğin ulus, tekrar tedavüle girmesi gerektiğinde yeni sıfatlar takındı ve yine kimliğe yamandı. Ülke, bağımsızlık, bayrak, “ulusüstü” sıfatlarla mazlum kimlik ibaresi oldu, durum kurtarıldı. Yetmezse, bana hak sana yasak düsturuna yamanıldı.
Dedi ki “küresel efendi”lerin ideologları, ulus-devletler bitti, sınıflar ortadan kalktı, demek ki ideolojilerin de sonu geldi, e o zaman elimiz değmişken tarih de bitti. Hadi dağılın!
Çok inananlar oldu bunlara. Pratiğin somutuna değil, lafzın büyüsüne bakıldı ve vazgeçişlere, teslim oluşlara kılıf çekildi. Üstelik zevahiri “derinlikli” kurtararak ve her bir yokluğa gömülerek. “Ver bana, vereyim sana” cambazlığını yüksek politika zannettirerek. Ar damarı yırtıla yırtıla…
Burada, takdir edersiniz ki, yeniden kavramsal, teorik zeminde bir değerlendirme değil amaç. Yer de yok, gerek de.
Yani, sadece bu sınırlarda baksak bile, liberalizmin mezarında “hırsını alamayan”lardan olmamız doğal karşılanmalı. Kaldı ki, bugün iktidarın elindeki tırpan olmuş “YAE”ye değinmedik bile… Bak yine hatırladım!!!
O zamanlar da, antiemperyalizm dedikçe biz, bağımsızlık, cumhuriyetçi değerler, ulusal kültür dedikçe, milliyetçi, devlet yandaşı, Kemalist, şoven falan filan ilan edilmişiz. Manifesto’nun “işçilerin vatanı yoktur” sözünden ötesini anlamamışlarca, Lenin’in “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı o adı taşıyan kitaptan ibaret sanıp, proleter devrimi önceleyen hangi kriterlere dayandırdığını bilmeyenlerce… 90’larmış… Bunları tartışmışız, bazı katı şeyler kalmış demek ki gene de… ABD’den medet uman, başka ulusların, halkların acısına diş kirasıyla bakan yüz kızartıcı bir stratejinin hiçbir platformda dile getirilemeyeceği, TÜSİAD’a sırıtılamayacağı günler, tümüyle silinmemiş demek belleklerden… Sorgulansa da bir sosyalizm mihengi varmış demek.
Demem o ki, bugün, kavramların daha da uçuculaştığı, Marksizm-Leninizmin tedavülden kaldırıldığı, devrimlerin gereksizleştiği, toplumsal pratiğin “kaç masan var”a vurulduğu bir ortamda, bazı şeyleri tekrar ve tekrar tartışmak zorunda kalmak çok yorucu, bıktırıcı ama maalesef zorunlu.
Yorucu, çünkü istendiği kadar yeni cilalar sürülsün, doğal renk görünümlü boya katmanları çekilsin, hepsi emperyalizmin ideologlarınca dile getirilmiş ve hayatın çürüttüğü şeyler. Kanla, yıkımla çürümüş…
Zorunlu, çünkü, teati kulübünde değil, siyasal pratiğe kılavuz olacak analiz düzlemindeyiz.
Tabii ki yaşam, helezondur. Her tekrar aynı döngü olmaz, yeni bir merhaleye uyarlanır. Kuşaklar değişir, şartlar değişir. Lenin’in dediği gibi, eski biçimlere yeni içerikler girer…
Biz hep, emperyalizmin kıskacı altındaki, bağımsızlığın öncü mücadelelerinden birini vererek kurulmuş bir cumhuriyetin ulus-devlet topraklarında, işçi sınıfının siyasal iktidarı fethetmesi, ulusal sınıf durumuna yükselmesi gibi, “eski”, “basit”, “kaba” bir mücadelenin safında dururuz. Bakış açısına göre yorumlanamayacak manifestomuz budur. Proleter devrimin kılavuzu, hayat kadar gerçektir, uçuculaştırılamaz.