Asaf Güven Aksel
15’lerin huzuruna çıkarken…
Yayın Tarihi: 31.01.2026 , 23:56 Güncelleme Tarihi: 01.02.2026 , 23:26
Epey yıllar önce, Ankara’da bir TKP toplantısına giderken, bir gün, şöyle bir ayağımı da altıma alarak oturacağımı ve eğilip kulağına, usulca soracağımı söylemiştim: Suphi yoldaş, nasılsın?
Kızıl değildi henüz başkent, “saray mahlesinde” yoktu işçinin diktiği heykel hâlâ, ama ak alnımız, eğilmemiş boynumuzla çıkıyorduk o gün 15’lerin huzuruna! Kırıla kırıla geçmiştik de merhalelerden, evveli âhir yapmıştık da gelmiştik Ankara’ya. Gözlerine bakıp, “amelelerin, rençberlerin kızıl İstanbul’u” sözünü vermeye...
Hâlâ kızıla çalmaktan uzak bir ülkedeyiz, 1 Şubat 2026 itibariyle. Ama ben, o muhayyilemdeki sahnede, artık ayağımı altıma alamasam da, gönlümdeki soruyu, fısıldamak istedim bugün bir kez daha. Suphi yoldaş, nasılsın?
Ne bizden ırak bir metafizikle, ne elden gelene rızayla. “Yağlı karanlık suların koynu”ndan dipdiri çıkıp güneşe yürümeyi sürdürmenin 105’inci yılında, tazelenmiş umutların yaseminsi ferahlığıyla, belki de artık kendimize sormak zamanındayız diye işledi muhayyilem. Yoldaşlar, nasılız?
O zaman da dediğimiz gibiyiz, bu, yalnızca bu bile, öyle anlamlı ki! Geçen epey yılda, Türkiye ve dünya, eşi görülmedik yıkımlar yaşadı. Sermayesi gericiliği, emekçi halkı soymayı keyfî bir diktatörlükle katmerledi, baskı, sindirme kol gezdi, geziyor. Dünya, ABD ve İsrail başta, emperyalist haydutlar eliyle yakılıp yıkıldı, yıkılıyor.
Ama bir şey var, tabloyu tamamlayan, 15’lere “biz iyiyiz, rahat uyuyun” dedirten bu şartlarda. Bir kez daha alıntılarla örülmüş bu yazıyı yadırgatmayacak kadar sağlam bir şey.
O şey, yok edilemeyendir. Düzenin dümen suyunda eritilemeyendir.
Demiştik ki o gün yoldaşlarımıza, isimlerinizi bilmezden gelebilecek vakarı sizden öğrendik. Sizi öldürenlerin, eserlerinizi, yadigârlarınızı da yok etmelerine acıklanmamayı. 15 isimsiz komünistin, yaşayan bir işçiden farkı olmadığını, isminin, cisminin hiçliğini siz öğrettiniz. “Eh!” demeyi devraldık kurduğunuz partiden, “eh, bu sınıf mücadelesidir” demeyi. Acıları içimize gömüp, arkaya bakmadan yola devam etmeyi miras bıraktınız.
Çoğunuzun cismini bile bilmiyoruz, affedin demiştik. Sesleri yoktu kulağımızda, nasıl gülerlerdi, bilmiyorduk. Kime âşıktılar, neydi gözlerinin rengi, uzun muydu boyları, üşüyorlar mıydı o gece, layığınca bilmiyoruz.
Size “15’ler” diyorsak, demiştik, 105 yıldır size layık birer isimsiz olarak yanınızda yer almakla övündüğümüzdendir.
İsimlerini cisimlerini değilse de, hazinelerini, sırlarını, hançer işlemez zırhlarını mıh gibi tutuyorduk aklımızda: Parti fikriyatını. Örgütü. Bunun Türkiye topraklarındaki cisimleşmiş hali için uğraşlarını, yaşamlarını bu uğurda feda edişlerini unutmayacaktık. Söz. Bir an bile unutmadık. Bugün bunları tekrarlarken, vazgeçmediğimizi göstermenin huzuru var içimizde. Emeğin zaferiyle taçlanarak yayılmayı bekleyen, çelik bir ayna gibi gözlerde ışıyan huzur.
Teşkilat! demiştik, teşkilat! Sınıf meselesinin ruhu! Bunu devralmıştık da, geliyorduk. Daha doğrusu, bunu devraldığımız için gelebiliyorduk. Açıksa alnımız, eğmemişsek hiçbir güce boynumuzu, duraksamamışsak, sınıf meselesinin ruhunu, teşkilatı öğrettiklerindendi.
Evet, bugün yine yoldaşlara, alnımız açık, başımız dik geliyoruz size diyebiliyoruz. En önemli mirasınızı üstlenmiş olarak, partiyle, isimsiz parti neferliğiyle. İşte, ismimizi cismimizi sildik de, benleri biz kıldık da geliyoruz bir daha, diyebiliyoruz.
Biz öğrenmiştik ki, diğerlerinden kendimizi komünist olarak tanımlamakla ayırmamız bile yetmezdi. Kaale almazdı bir düzen, birey kalanları. Öğrenmiştik ki, iktidar, örgütlü güçtü. Sınıf mücadelesi dediğin, iktidar mücadelesiydi, hâkimiyet kavgasıydı. O zaman, güce karşı güçtüyse bu, anlamıştık, neden teşkilattır meselenin ruhu, anlamıştık nedir parti de, öyle geliyorduk...
Katledilen öncü yoldaşlarını unutmayan, ideallerini paylaşan insanlar olarak çıkmamıştık karşılarına sadece, hayır! O insanlardan oluşan bir örgütlü güçle, sosyalizm mücadelesini, sınıf savaşını hiç sislendirmeyen, yalpasız bir parti olarak gelmiştik Ankara’ya, o zaman, işte yine öyle geliyoruz. Aklımızı, bilgimizi, duygumuzu, nefretimizi, aşkımızı, kara gözümüzü, sarı saçımızı dökmüş bir potaya, erimiş aynı harda, hemhal olmuş bir harmanda geliyoruz demiştik övünerek... Yine buradayız.
Bugün dillendireceğimiz çağrı 105 yıldır yankılanır yedi ikliminde bu toprakların. Yarının güzelim dünyasını kurabilecek biricik güce, işçiye, köylüye, aydına, gence, katmerli ezilen kadınlara, o koca gözlerini açıp hayata ürkek bakınan çocuklara, analarına, babalarına duyuracağız çağrıyı. Bu yıkılası düzenden, karartılmış, budanmış hayatlarının, çalınmış emeklerinin hesabını soracaklara sesleneceğiz. Yetmeyecek. İsmini, birikimini, biricikliğini, hırsını, benini, kendi önüne tümsek yapanlara da sesleneceğiz. Kuytudakilere, sinmişlere, güçsüzlere, yılmışlara, kendi derdine düşmüşlere, korkmuşlara, umutsuzlara da sesleneceğiz. Tek bir çürümüş, kangren hücre bırakmamak için el vereceğiz insana, iyiliğe.
Örgütlenin! Umuda, aydınlığa, geleceğe, eşitliğe, kardeşliğe el verin! diyeceğiz. Pazara çıkarılamayan değerler dünyasına, insana, sosyalizme omuz verin! İmzanızı “omuzdaş” diye atabilmeye gelin, iyi, haklı, güzelle yoldaşlığa erin! “Ameleler, rençberler, münevverler, gençler! Örgütlenin!”
Evet, yoldaşlarımızın katline sebep olan kelimeyi yüksek sesle bir daha tekrarlamaya geliyoruz 105 yıl sonra da. 15 kişi değildi burjuvaziyi kapkara bir telaşa iten, biliyoruz.
Kişiler değildi meselenin ruhu, örgüttü, biliyorlardı bunu, biliyoruz bunu.
15 kişiyi öldürdüler Karadeniz’de. Eğer isimsiz cisimsiz olmasalardı, ne kolay bir başarıydı onlar için! Ama karşılarında 15 partili vardı. Parti! Onu yok edemediler...
105 yıl sonra, o yok edilemeyenle, örgütle, partiyle geliyoruz yine...
Tarih, Ayşe değil, Ahmet değil, rakam değil, orada parti vardı yazacak, yeni sayfasına. 10 Eylül 1920’de kuruldu diyecek, dört ay sonra önderliği yok edildi diyecek, 1 Şubat 2026’da Ankara’daydılar diyecek... Adımız, Türkiye Komünist Partisi olarak geçecek. Adları gibi, adınız gibi...
Ne yazık, ismini cismini paylaşamayanlara!
Ve bir gün, sorulacak: Suphi! Ethem! İsmail! Kâzım! Şefik! Hakkı! Maria! … Bir parti, bir ülke yanıtlayacak: Burada!
Diyecekler ki, o zavallı filistenler her zamanki kakavanlıklarıyla, kızıldan ne kadar uzaksınız hâlâ, ne demeye bu gurur! Doğrudur. Türkiye haramilerin elinde, dünya yağmacıların. Bütün güçleriyle yükleniyorlar, doğrudur. Düzenin beslediği liberal akıl çeliciler, etnik milliyetçi hedef saptırıcılar da bütün hünerleriyle, sorunu ve çözümü karartıyorlar, haksızlığa, sömürüye, güçlüye diz çökmeyi öğütlüyorlar her araçla. Bu da doğrudur.
Boyun eğdiremedikleri, 105 yıldır karşısında çaresiz kaldıkları bir parti var ama terazinin öbür kefesinde. Bu daha doğrudur. İnsanlığın, insanlarımızın üzerine boca edilen kötülükleri göğüsleyen, bir dalgakıran var. Çöken zifiri karanlıkta rota aydınlatan bir derya feneri. Deyim yerindeyse, alayına meydan okuyan bir parti toplanıyor bugün başkentte. Korkmayan, kendine ve emekçi sınıfa güvenen. Bir yol açıcı var, yıkmanın ve kurmanın “öncü müfreze”si. Yeni değil, bir damarın 105 yıldır akıp geleni, koyakların akarsuyu, bugün Ankara’da konakladı.
İşte bu yüzden umut var, hey! Bizden ırak olası metafizikle değil, sınıflı toplumlar tarihinin nesnel yasalılık bilinciyle var! Partiniz sizi çağırıyor, “adı insanların kütüğüne işlenmiş”ler, hey! Siz kendinizi çağırıyorsunuz demektir bu. Nefesinize kulak verin, karanlıkları yara yara çıkalım güneşin seyrine! Bu bir örgütlülüğe övgü yazısıdır, yürekten, masmavi çelikten geldiği gibidir.
Biz yekten, bu köhne âleme meydan okuyoruz yoldaşlar, siz nasılsınız?