Asaf Güven Aksel
Fakir kahramanlar, güleç deklanşör
Yayın Tarihi: 15.11.2025 , 23:22 Güncelleme Tarihi: 16.11.2025 , 00:05
Orhan Veli öleli 75 yıl olmuş. 36 yaşında, bir belediye çukuruna düşerek. “Garip” gibi işte. Şiiri sokakta nereye düşürdüğünü karanlıkta aranırken, kendisini şiirine yakıştırarak ölmek de böyle olur herhalde. Kim bilir, belki herkes uykudayken gökyüzünü maviye boyayacağı bir merdivene tırmanırken de düşebilirdi. Kafasında, “bu düzen böyle mi gidecek” sorusunun dalgınlığı, ciğerci kedisinin kuyruğuna basarak sıçradığında belki. Kim bilir. Bir sandal küreğine de çarpabilirdi mehtaplı denizi dikerken, yalan yok. Bir yakışığını bulurdu elbet ve gün doğmadan giderdi gidebildiği yere…
Orhan Veli, şiirlerine oranla pek ilgilenilmeyen cılız öykülerini, varsayalım, bilmediği bir semtte, ilk karşılaştığı üç masalı bir balıkçı meyhanesinde, külhan kadınlar, takacı, motorcu, mavnacı arkadaşlar, “çalışan, namuslu, kardeş” insanlar arasında dinledikleriyle besliyor ve yazıyordu.
Enteresandır, kimilerince şiirden şairaneliği sıyırıp, gündelikleştirmekle, “ayağa düşürmekle” eleştirilen Orhan Veli, şiiri sanata, roman, öykü ve oyunu edebiyata adresliyordu. Şiir, fikirle mesafelenebilir, müstahkem mevkiye çekilebilirdi, ama edebiyat fikre dayanmalı, halk kitlelerine eğilmeliydi.
Pratiği teorisine uymayıp, şiir ya da öykü her ürettiğine halka eğilmek sinse de, hatta “nasır”dan dize çekse de, 1947’de ne demek istediğini anlıyoruz, sanat ve edebiyat derken.
Yine 1947’de Sait Faik’le söyleşisinde, epeyce eleştirilen bu önemsiz nasır derdini “edebiyat”a sokmaya geliyor konu. “Hayatında büyük manevi ıstırapları olmayan bir insan için nasırın mühim olduğunu telakki ediyorum.” Süleyman Efendi ki, “to be or not to be”yi hiç mesele etmeden uyumuş, uyanmayıvermişti hani. Ne bilsin, Charlie Chaplin’in Şarlo’su gibi, yaratıcısının önüne geçecekmiş!
Rakı şişesindeki balık da öyledir. “O sırada yoksulluklar içinde yaşayan bir adamın hayatını anlatır o şiir. Böyle bir insan birçok şey ister. Esvap ister, yemek içmek ister, bu arada rakı içmek de ister.”
Süleyman Efendi’yi yıkayıp, esvabını verdikleri kişi, rakı içmek de isteyen kişi olsa, yine şairinden daha ünlü bir dilek dizesinden mahrum kalabilirdik yani.
Veli’nin oğlu, çoğunluğa hitap etmesini, bunun için de çoğunluğun anlayabileceği meselelerden bahsetmesini istediği edebiyatın mahiyetini de açıyor. “Bugünkü dünyada çoğunluğu fakir halk teşkil ediyor. Demek ki edebiyat da onların edebiyatı olacaktır. Kahramanını onun içinden seçecek, hayatını o hayatın içinden alacak ve ara sıra onun meselesinden bahsedecektir.”
Bunları niye aktardım?
Bugün, konusunu fakirlerden alan, kahramanını onlardan seçen bir edebiyat önermesi, irkiltici karşılanabileceğinden. “Halis” edebiyatın estetik üslup önceliğine, sınıfsal bakışın halkçı fluluğa karşı uyanıklık kalkanlarına çarpma olasılığının yüksekliğinden.
Bir de aynı minvalde olmak üzere şundan:
Sait Faik, tabii, “verdiğiniz yanıtlara teşekkür ederiz” diye bitirmeyecek arkadaşı Orhan Veli’yle söyleşisini.
“Orhan Veli elindeki şişeye mahzun bir tebessümle baktı. Şişe bitmek üzere idi. Kadehlere birer tane daha koyduk. Şişe boşaldı. Boş şişeyi pencereden dışarı attık. Sanki Orhan Veli’nin okuyucuyu gaflet uykusundan uyandırmak için yazdığı mısra rakı şişesinin içinde imiş gibi, şişe büyük bir şangırtı ile kırıldı. İçindeki mevhum sarhoş istavrit ayıldı. Kuş olup uçtu.”
Rakı şişesindeki balık, istavrit miymiş diyen olmuş mudur bilmem. “Mevhum sarhoş”luğundaki, kuş oluşundaki büyüyü kavrayacakları da bilmem. Ama, “yahu, şairi yazarı sokağa pencereden şişe atar mı” diyen çok olacaktır, eminim.
Bu yüzden aktardım. Fakiri anlatacak incelmemişliğe, şişeyi fırlatacak “yumruk meze”ciliğe ermiş ve ereceklere bir selam olsun, 2025’te diye. Orhan Veli’yle barışalım diye. Gaflet uykusu hazır açılmaya yüz tutmuşken…
Hayatındaki ıstırapları manevî düzeye dökemeyecekleri nasırla uyarmak da mümkünse, bence kabul. Gaflet uykusundaki yoksul şairse, eskiler alıp yıldız yapıyor, musikiyle besleniyor ve döngüyü, şiir-eski-musiki bandına oturtmuşken, rakı şişesiyle bu rehavetten sıçrıyorsa, bence kabul.
Dikkat ettiniz mi, kahramanını yoksullardan seçen edebiyata, “ara sıra” onların meselelerinden bahsetme çağrısı yapıyor Orhan Veli. Hayatları yansıtılan kahramanları yoksulsa, meselelerinden nasıl “ara sıra” bahsedilir? Belki de, “halis-emekçi-yoksul” estetiğinin bu diyalektiğidir, 1947’den bu yana yeniden dolaşıma girmeyi bekleyen…
* * *
Gerçeğin nemrutluğundan hayalin rehavetine kaçamakla, aczin sürgit metafiziğe meyli arasında hiçbir bağ yoktur. “Klik!” Biliyorum, bu ses sadece kafamda. Benden çıkıyor. “Klik!”
-Ne yaptın yani şimdi, öldün de?
-Yaa, öyle de, ne bileyim, işte…
Sonrası, mutlak makaralar ve sayısız karede donup saklanacak, ölmez, solmaz iyilik. “Klik!”
Bilirsin, yoktur o da, ses de. Yürürsün. Kim kadrajdan çıkar, kim çeker parmağını deklanşörden, karışır. Yürürsün…
Telefonla konuşma fobini bilen bilir. Israrlıdır Emilda, öyle de hayat dolu, öyle de cıvıltılı kızdır ki, son yıllardaki buluşmalarda refakatçimiz, uzaklıklarda ulağımız, kim bilir ne muziplik yapacak yine. “Abi, kötü haber…”
Dinlemezsin artık, anlarsın. Yürürsün. Kim bakmaz objektife, kimin negatifi yanar, erir, karışır. “Klik!”
En çok “beyaz adam” denir arkasından. Sonra “huysuz ihtiyar”… Melanin pigmentine değil, tertemiz alın ve yüreğe bağlıdır beyazlığı. Bildiklerini aktarabilsin, yeni kuşak yetiştirebilsin hırsına bağlıdır huysuzluğu. Dardır zamanı. “Klik!”
“Onu yazmak istesem,” diye düşünürdüm bazen, “bizim genç kameramanlarla her gün ettiği kavganın, açılış cümlesiyle başlardım”. “Ya kaç defa söyleyeceğim eşekler, şu çayı çökmeden almayın!” Sonra o hiç değişmeyen, şikâyetle çaresizlik arası el kol hareketleriyle bana izahını eklerdim. “Sası sası kokuyor ya!” Sonrası, mutlak makaralar.
-İşte yazmak istiyorum şimdi, lanet olsun, ama sası bile kokmuyor ki çay.
-Haaa… Tabii öyle olur, hmmm…
Sonrası? “Klik!”
Ne tuhaf Ertuş, nasıl canlı bütün mimiklerin, jestlerin…
İki fotoğrafımız paylaşıldı, birini hiç anlamadım, Kadıköy NHKM bahçesi, elimde hiç içmediğim iki paket sigara, gülmüşüz. Birinde Moda’dayız, orada gırtlağını delen illetten laflıyoruz. Konuşamıyorsun da, yazıyorsun işte Ertuş, o da okunmuyor, ama bir muhabbet bir muhabbet. Haydii makaralar. “Klik!” Kırmızı fularını bağlıyorum yarana…
Makaraları koyveriş ve “klik!” Ertuğrul Bulut’u böyle tanımlar hayat. Kapılardan, kilitlerden, yedi ateşten doğmuş, yoklardan var etmelerden, acıyla, emekle, terle yoğrulmuş bir hayatın içinden gülerek geçmeyi bilen büyük tahammülün direnci, en zon anlarda devrimci iradenin yok edilemeyen neşesi. Ve kendi gibi hayatları, değiştirmek istediği hayatları belgelemekten bir an geri durmayan kadraj tutkusu.
“Stüdyo”suna yayında sokak köpeği (‘Zeus’) giren televizyonda, “nasıl bir ışık istersiniz?” dediğimiz konukların bakışını sensiz anlatacağım artık. Koyvereceğim makaraları yanımdaymışsın gibi. Ha, sanmam ki duyasın. Hayalin rehavetindeyim. Biliyorum artsız arkasız “klik!”ler kafamda sadece. Ama, bir yakın zamanda, bütün o deklanşöründeki sesleri duvarlara dizmiş bir sergide gezerken, göreceksin bende, bak metafizik neymiş. O zamana kadar hoşça kal can yoldaşım…