Horoz ve Boykot

21/08/2010 Cumartesi
Horoz ve Boykot

Yalandan kim ölmüş, “yıllık iznimin bir bölümünü kullandığımdan” gibi, hiç kısmet olmayan ama hep imrendiğim, haset ettiğim bir kalıbı kullanarak, son iki haftalık aksatmama, şekere bulanmış bir bahane uydurmakla başlayayım. Hem bu “tatil rehaveti”ne, hem “hafta sonu yazısı” aralık kapısına bağlayarak da, şöyle hafif birşeylerle geçiştirmenin yolunu yapayım…

Hani, “tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan” konusunda görüşüne başvurulan horozun, “beni ilgilendirmez, ben işime bakarım” yanıtını vermesine güleriz ya, ender rastlanan düzeyde mantıklı ve gerçekçi bir yanıta gülüştür bu. Şöyle ki, muammaya çevrilen zincirin başat faktörlerinden olmasına karşın, horoz için bile, yanıtını aramanın boş, bulmanın ise faydasız olduğu bir sorudur yöneltilen. Üstelik, bir yumurtanın, dölleyen ve döllenen gerektirdiğini bildiğini de, “ben işime bakarım” sözüyle faş edip, örtülü bir yanıt vermiştir. Babadan bahis açmayan soruya içerlese, bunu uyduran insanlara, “biz size, anne mi bebekten, bebek mi anneden diyor muyuz, memeli ukalalar” diye çemkirebilirdi de.

Evet, burada mantıklı ve gerçekçi bir yanıt var. Tavuk ve horozun, yumurta üretimindeki konumlarının netliğinden gelen ve ancak kendisine bir açmaz meşgalesi arayan insanoğlunun konuyu hariçten dert edinmesinden doğan beyhude soruyu ti’ye alan bir yanıt.

Yanıtı horozun umursamazlığı, kendisinin birinci dereceden işin içinde olduğu bir olaya kayıtsızlığı gibi algılamaya devam etseniz ve felsefi derinliğini ıskalayıp, “erotik” boyuta takılarak gülmeye devam etseniz de, soruya yanıt aramayı sürdürseniz ve bir şıkkı tercih etseniz de, neticede, süregiden dizge üzerinde hiçbir etkisi olmayacak, deyim, tekerleme, bilmece, ya da her ne derseniz o olarak kalacak, ne idüğü belirsiz bir konu bu.

Böyle, çünkü, yanıtın tavuk ve horozun yaşamlarını ve “uğraşlarını”, işlevlerini ilgilendiren bir yönü yok. Aksi halde, gerçekten komik olurdu. Hatta, böyle önemli bir sonuç doğuracak olsaydı bulunacak yanıt, bu umursamazlık, trajik olarak da nitelendirilebilirdi. Mesela, horozun, zaman zaman “siyasal simge”leştirilmesine karşın, kendisinin zerrece böyle bir derdi olmadığını bilmeseydik…

Araya ilgisiz bir pasaj gireyim, komik ve trajik ve siyasal bir arada geçince. Artık alıntılanmaktan bir hal olmuş sözü var ya Marks’ın, Hegel’in bütün büyük olayların ve kişilerin tarihte hemen hemen iki kez tekrarlandığı gözlemine, birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak ekini yaptığı, işte ona hep bir ek de benim yapasım gelmiştir. Marks da unutmuş, üçüncü, dördüncü, beşincide, traji-komik olarak, filan gibilerden.

Ya, “tatil rehaveti”nin şeysi işte, bu gereksiz pasajla koptum konudan, traji-komik deyince…

Referandum… Referandum konusunda, tıpkı “UKKTH” gibi, söylenecek pek bir şey kalmadı sanki. Karşılıklı argümanlar orta yerde duruyor. Gerisi, hayatın sınavına kalmış. Belki böyle değildir de, rehavetten bana öyle geliyor.

Karşılıklı argümanlar… Bu argümanlar ışığında alınan tavırlar. Evet mi, hayır mı? Bu soruya, “tavuk mu yumurtadan…” muamelesi yapılabilir mi? Saçma bir soru, değil mi? İnsanların yaşamını doğrudan etkileyecek, bir ülkenin kaderini belirleyecek, siyasal sonuçları dönüm noktası niteliğinde bir konudan bahsediyoruz. Horoz, bu soruya malum yanıtı verse, komik olmazdı, trajik olurdu, defalarcasında da, traji-komik.

Evet ve hayır yanıtlarının argümanları, müthiş bir zıtlık içermeseydi, belki ilgisizlik bu kadar göze batmazdı: Evet, çünkü demokrasi geliyor. Hayır, çünkü faşizan bir rejim oluşturuluyor. Belirli bir konuda böylesine net bir ayrışmaya her zaman rastlanmaz. Öyle ki, bir horoz bile, “beni ilgilendirmez” diyemez… Çünkü, böyle bir dönemeç, her şeyin eskisi gibi süregitmeyeceğine, rolünün yeniden tanımlanacağına da işarettir. Statükoyu ilgilendiren bir durumdur, “işine bakmayı” sürdürememe riskidir.

Hop, sayın yazar, o kadar uzun boylu değil, lafı nereye getireceğin belli. Rehavetti, yumurtaydı, horozdu derken, arada “boykot”çuluğu apolitiklik düzeyine indirgeyemezsin! Tamam, ama önce şunu söyleyeyim geçerken: Horoz, ilgisiz kaldığı sürecin, ağırlıklı unsuru olduğunun bilincinde onsuz, yumurtalı sorunun bile olamayacağının farkında ve bu gücünün bir ifadesini dışavuruyor, yanıtlar arasında saf tutmazken. Haklıdır. Bunu niye söyledim? Öylesine…

Boykotçuluk, apolitiklik değil elbet son tahlilde, ne münasebet. Aksine, politika üretmemek, dolayısıyla hâkim akışı desteklemek anlamında son derece politik. Ama bahsettiğimiz, “sosyalist” boykotçulardır. BDP’nin, Kürt milliyetçiliğinin boykot tavrı, ilk günden bu yana söyledikçe öfke uyandıran, neyse ki, son birkaç günlük süreçte kendilerince de açıktan ikrar edilir hale gelmiş bir örtülü evetçilik olarak, bu kesimlerin boykotçuluğundan farklıdır. Her ikisi de nesnel zeminde evetçilikte buluşuyor olsalar da, stratejik konumlarına yön veren değişik siyasal yönelimlere sahipler.

BDP’de temsil edilen çizginin, evetçiliğe meyleden boykotçuluğu, dar bir milliyetçi bakışın kaçınılmaz reel politikerliğini, “hatt-ı siyaset”ini, uzlaşmalarını, pazarlıklarını, gambitlerini içerebilir. Onunla, doğallığını ve karakteristiğini bilerek, o zeminde mücadele ederiz.

Ama, Kürt hareketi önderliğinin hık deyiciliği dışında kalan “sosyalist”lerin, keskin söylemli, “en devrimci” edalı boykot çağrısı, traji-komik duruma düşüren tarzda bir siyasetsizliğin göstergesidir. Hem siyasetsizlik, hem “en devrimci”lik bir arada olur mu? Hep öyle olmuştur.

Siyaset, ortaya çıkışına müdahale edemediğiniz nesnel süreçlerde, karşınıza çıkan bir saflaşmaya, analiziniz doğrultusunda müdahale edebilmektir de. Çünkü, o, mücadelenizi sürdüreceğiniz zemine ilişkin bir şeydir. Sizden bağımsız her ayrışmada bir saf tutmak zorunda değilsinizdir elbet, kendi sınıf siyasetiniz açısından. Ama sınıf siyasetinizin uygulanma alanına ilişkin sonuçlar içeren tek bir zerreye ilgisiz kalamazsınız. İstediğiniz kadar bunu keskin lafızlarla süsleyin, burjuvazinin tepişmesinden dem vurun, yiyin birbirinizi deyin, böylece düzenle ne kadar bağlarınızı koparmış olduğunuz kuruntusuyla şişinin, sonuçta söylediğiniz şudur: Beni ilgilendirmez. “Devrim yapacağınız” bir ülkedeki rejim ve sınıfsal mevzilerle ilgilenmeden satacağınız hiçbir cakanın bunun ötesinde hükmü yoktur.

Ortada, ülkeyi yeniden biçimlendiren bir iradenin yürürlüğe sokmaya çalıştığı bir planın parçası duracak, siz bunun ne getirip ne götürdüğünün analiziyle ilgilenmeden, buna göre bir tavır alma gereği duymadan, acayip devrimci olacaksınız. Oh, ne kolay!

Ha faşizm, ha demokrasi, n’oolacak, ikisi de burjuva sistem! İşte bu kadar kolaydır süper devrimcilik. Emekçi kesimler açısından ne getirip ne götürüyor bu anayasa, kime ne, sonuçta emekçi cumhuriyeti değilse ortaya çıkan, niye ilgilenelim? İktidarın dizginlerinden boşalmasıysa ne olmuş, sosyalistler iktidarda olmadığına göre, ne umurumuz şu ya da bu hükümet biçimi! Yargı devre dışı kalıyormuş, kalsın, burjuva yargı bizi az mı yargıladı alla’sen? Güzel. Yan gel yat, ol en solcu!

Ya da, tamam ilgileniyoruz da, hatta başımıza geleceğin farkındayız da, CHP var, MHP var hayır diyen, ya onlarla aynı şeyi söylemenin vebalinden nasıl kurtuluruz? Aynı safta kalmanın utancını nasıl aşarız? Türk milliyetçiliği, darbecilik filan bulaşır maazallah! Yok, biz almayalım, en devrimci tavır boykot gene de! Hem AKP’ye, hem diğer burjuva parti ve akımlara eşit mesafedeyiz, alayına karşıyız, daha ne?

Referandum değil, yazı-tura oyunu var karşılarında dersiniz. Birinden birini seçme durumunda kalmışlık duygusuyla, bağımsız devrimci siyaset! Neye evet denildiğine, neye hayır denildiğine bakmadan, aktörler üzerinden taraf belirlemenin adı bu yani! Müthiş siyasetçilerin omuz silkmek dışında kendilerine ait bir sözü yok, devrim yapacakları ülkenin önündeki büyük dönemeçte...

Rahat şeydir eli enseye atıp en düzen dışı devrimci olmak… Ha ABD eyaleti ha bağımsız, burjuva egemenliği! Ha YÖK ha demokratik üniversite, burjuva eğitim sistemi! Ha kamusallık ha özelleştirme, burjuva işletme! Ha 4-C ha toplusözleşme ve grev, burjuva sömürü! Ha faşizm ha demokratik cumhuriyet, burjuva rejimi! Sayın sayabildiğiniz kadar. Bir ülke var ki, orada olan biten sizi ilgilendirmiyor, ama o ülkede, o ülkeyi tüm sorunlarından kurtarıp içinize sinen devrimi yapacaksınız… İşte bu kadar basit, sistemin amansız muhalifi olmak!

Ne diyelim? UKTTH konusunda gördüğümüz gibi, hepsini yalayıp yuttuklarını bilmesek, belki şu ikide bir zikrettiğiniz Lenin’i bir okuyun çocukluk hastalıkları konusunda diyebilirdik…

İbrenin iyiden iyiye kaydığı “evet”in sonuçlarını, bu sonucun “her şeyine” karşı olup steril kaldıkları düzenin, “her şeyiyle” sosyalistlerin ve emekçilerin üzerine yüklenmesi olacağını, samimiyetinden kuşku duymadığımız devrimcilikle, buna destekten başka bir anlam taşımayan boykot yerine bir “hayır!” nidasıyla göğüslememenin bedelini 13 Eylül'de bütün mevzilerde idrak edeceklerini bilmek, işin trajik yönü... Ama, yapacak bir şey de yok... Bu ülke, “faşizm halkı daha çabuk bilinçlendirir" diyen devrimci önderler çıkarmıştır...

Tatil rehavetli hafta sonu yazısı da yalan oldu, nereden daldık bu konuya. Çıkalım. Horoza dönelim.

Horozun yanıtında bir şeye daha dikkat çekmek isterim: Ben olmasam, siz bu abuk soruyu da üretemezdiniz sorgusunu orta yere atıvermesi! (Bu hafif bir hafta sonu yazısı, yapay döllenmenin şimdiki yumurta üretim çiftliklerinde horozu devre dışı bırakmışlığından dem vurulmaması rica olunur. Nemize lazım, hormonuyla, geniyle oynanmış keskin devrimcilerin geçtiği üretim bantları gibi tatsız şeylere girmekten imtina ederiz…)

ÖNCEKİ YAZILARI

Ay ayakta değilken… 21/10/2019 Pazartesi
Bir ‘yaşlılık’ hastalığı 07/10/2019 Pazartesi
Neslican ve sınıfsal refleks 23/09/2019 Pazartesi
Bilgelik, savaşanın sadeliğidir 16/09/2019 Pazartesi
Müsekkine çağıran kalk borusu 09/09/2019 Pazartesi
Kedinin rengi 12/08/2019 Pazartesi
Yadsıma ve olumlama 22/07/2019 Pazartesi