Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Asaf Güven Aksel

Asaf Güven Aksel

Bir Avazdır Bizimki

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:10

Olur bazen böyle. Söylenecek o kadar çok şey vardır ki, susup kalırsınız. Dahası, isterseniz hepsini söyleyin, bir karşılık bulmayacağını, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini düşünürsünüz. Hayata bırakmak istersiniz. Demek bazı şeyler yaşanıp görülecek rahatlığına sığınasınız gelir.

Yapamazsınız, kendinizi kandıramazsınız. Yaşanıp görülmüşlerin, yaşanacak ve görüleceklere referans olamadığını yaşayıp görmüşlüğünüzdendir bu. Bilirsiniz, ne ağır bir faturadır bedeli. İçiniz acır, kavrulur, bu bedelin ödenmesini göze alamazsınız, avaz avaz bağırmaktan geri duramazsınız. Bir daha. Bir daha.

Olur bazen böyle. Söylenecek o kadar az şey vardır ki, susup kalamazsınız. Hayata müdahale etmek istersiniz. Canınız yana yana. Sesinizde, bir karşılık bulma, bir şeyi değiştirme titrekliği, içinizde dipsiz bir kuyu kekreliği…

Birkaç gündür, soL’daki yazıları, Kürt sorununa değinenleri okudum yeniden. O yazılara, görüşlere, çeşitli platformlarda yapılan yorumları, gelen itirazları, karşı savları… Yukarıdaki sıkıntı, iç daralması, bunlardan bana kalandır.

Kimileri için, orta yerde duran bir sorun karşısındaki tavır, mensubu olduğu bir yapılanmaya ne kadar güç kazandıracağının taktiğini belirlemekten ibarettir. Kimileri için, o sorun, üzerinde yaşadığı coğrafyaya, bölgeye, dünyaya ilişkin bir nitelik taşımaktadır ve bunun dışında kalan hiçbir şeyin önemi yoktur.

Coğrafya, ülke, bölge, dünya… Bunlar beşerî kavramlardır. Oralarda, insanlar yaşar. Bir ülkenin kaderi denilince, yalnızca haritadaki çizginin, dağın, denizin, ovanın, bir kumaş üzerindeki amblemin kastedildiğini düşünenlerle komünistlerin yolu ayrılalı çok olmuştur. Bunlar, komünistler açısından, üzerinde yaşayan insanlarla, emekçilerle, halkla bir anlam taşır. Bütün bu kavramları, olguları değerlendirişte, milliyetçilikle arasındaki karşıtlık, bu noktada ortaya çıkar. Bağımsızlık, haritadaki bir belirlemedir milliyetçi için. Yurt, yükseğe çekilmiş bir bayraktır. Ulus, belirli kriterleri haiz insanlar topluluğudur, ırktır. Biz bunlara, emperyalizmden, sınıflardan ayrıştırarak bakamayız… Biz bunları, insandan yalıtamayız…

Bu yüzden bir avazdır bizimki. Bu coğrafyanın insanları arasında milliyetçi bir boğazlaşma doğrultusunu gördüğümüz, etimize diken battığı için. Ulusların kaderlerini tayin etmediğini, ülkelerin emperyalizmin vasalları olmak üzere parçalandığını gördüğümüz, içimiz kanadığı için. Bir büyük oyunun, sermaye eliyle tezgâhlanıp yürürlüğe sokulduğunu gördüğümüz, şakağımızda namlu hissettiğimiz için. Bu planı bozmazsak, emekçi ekseninde toplumu birleştirmezsek, emperyalizmi ve hâkim sistemi alt edemezsek, bölüşülecek tek şeyin bir felaket olacağını gördüğümüz, zamanın daraldığının farkında olduğumuz için. Bunun örneklerini yıllardır yaşadığımız, sonuçlarını bildiğimiz için. Böyle bir avazdır bizimki…

Olur bazen böyle. Bir yangına elde benzinle üşüşülürken, avcunuzla su taşıyor gibi hissedersiniz kendinizi…

Neyse, hadi, sıyrılalım şu halden. Son günlerin okumalarından kalan asıl şeyi söylemekle mümkün bu: Evet, durum böyle, ama ne iyi ki, bu ülkede bir de TKP var!

Geçen haftaki yazının sınırını belirtmiş olmama rağmen, gelen yazılı sözlü değerlendirmelere bakılırsa, sanırım bunu pek açıkça yapamamışım. Genel olarak Kürt sorunu ya da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı üzerine bir yazı olmadığı için, argümanları farklıydı. Kendisine, sosyalist, komünist, hatta bunların gerçeği diyen bir kafanın, yöneticisi olduğu partiyi de olabildiğince bulaştırmadan, kimlikçiliğe düştüğünde aldığı hali sergilemeye yönelikti. Burada da, söz konusu kalemin ciddiye alınıp alınmayacağı noktasında bir tartışma yoktu zaten, gayri ciddiliği teslim edilmişti. O, partisinin sorunudur. Ama aynı zamanda, kendi özgül ağırlığı bir yana, belli bir kesimdeki genel bir fikriyatı temsil eden bir tarafı da vardı yazarın. TKP’ye bulaşıp bulaşmaması değildi aslolan, dediğim gibi, işin o yönü, partisiyle ilgili bir terbiye sorunudur.

Ne peki o genel temsil? Ona bakalım. Geçen yazıda vurgulamıştım, Kürt milliyetçiliğiyle tartışma, genel olarak milliyetçilikle mücadele, bir başka düzlemin, başka argümanların işi. Malum yazarın da dahil olduğu, sosyalistlerin kimlikçiliğe eklemlenmesi ise farklı bir düzlemdir.

Bunu söylediğim anda, 80’lerin ortalarından itibaren ipini koparan “sol” liberallerle, “demokrat”larla, “özgürlük”çülerle, “sivil toplum”cularla, örneğin bunların rafine temsilcileri Birikim çevresiyle o dönemden beri sürdürdüğümüz ideolojik hesaplaşmaya binbir yaftayla yaklaşarak anlam veremeyen, ama halen sosyalist değerlerini yitirmemiş kim varsa, şimdi ne düşünüyor diye merak ettim. Bunların bir “sol içi” akım olmadığını söyledikçe hayret nidaları çıkaranlar, acaba şimdi kavramışlar mıdır? “Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir”, bir daha kanıtlanmış mıdır gözlerinde? Bilemem.

Bildiğim şudur: 30 yıldır, “resmî tarih tezleri”yle hesaplaşma, “otoriter devlete karşı birey”, “Jakobenizmin kötülükleri” gibi türlü kılıflara bürünmüş, “en sistem karşıtı” edalarla ortalıkta salınmış bu iğdiş ediciler, rollerini başarıyla oynamışlar. Bunun bir görünümü de, konumuz açısından bakarsak, kimlikçiliğin, sosyalistlikte içkin olduğunu kabul ettirmiş olmaları. Tıpkı, Manifesto’yu, diyelim, “her şeyin buharlaşması” pasajını, ya da, “tek bir dil” önermesini, “küreselleşme”nin güzellemesine malzeme edecek kadar bayağılaşmaları ve emperyalizmi sözlüklerden silerek efendilerini aklamaları gibi, özelde “ceberrut cumhuriyet ve Kemalizm” eleştirileri, genelde, “çokkimliklilik, çokkültürlülük” şekerlemeleri eşliğinde, emperyalizmin atomizasyon projesini, tarih bilincini silip atışını alkışlaya alkışlaya, 12 Eylül’ün yarattığı boşluklardan bilinçlere sızdılar.

Dönem itibariyle otoriter kurumlaşmayla mücadeleyi ön plana alan sola, bütün bu şenlikli tezler pek sıcak gelmişti. 12 Eylül’ün, kaba kuvvet yönünün değil, asıl toplumu yeni bir ideolojik şekillendirmeye tabi tutuşunun ve liberalizmin nüfuz edişine hazırladığı zeminin önemli olduğunu söylerken, kastettiğimiz biraz da budur. Her yıldönümünde, “işkence ve zulüm” pankartı açanlara saygımız olmakla birlikte, biraz da bu tezahürlerine karşı uyanıklık talep ederken dile getirdiğimiz, budur. Ülke geneline baktığımızda Özal olgusunun işlevinden önemsiz değildir, bu tayfanın sisteme direnecek biricik güç üzerinde yarattığı tahribat. Halen Taraf gazetesini “ordu ve devletle kavgalı” görerek destekleyen, Yugoslavya’da “pek renklenmişlik” bulan, Irak’ın işgaline “gaddar Saddam’dan kurtuluş” gözüyle bakan solcular, işte bu dönemin meyveleridir.

Gerçekten de, emperyalizmi çekip alın yeryüzünden, yeni-olgucu akımın, “bir kavramı değiştirin, olgu da değişsin” önermesi gibi, bütün olan bitene farklı bakmaya başlarsınız. Ne yani, siz bütün o, “Marks’ta emperyalizm yoktur, Lenin’in dönemsel icadıdır” tepinmelerinin, cehaletten kaynaklandığını mı sanıyordunuz? Amaç buydu: ABD’si, İngiltere’si, mazlumları kurtarıyordu işte girdiği ülkelerde! NATO, Sırp zulmünü, Romanya diktatörünü, Halepçe katilini cezalandırıyordu! Üstelik, boyunduruk altındakilere de, bağımsız devletler bahşediyordu. Buna itiraz edenler, ulusların kaderlerini tayin hakkını tanımıyor demekti, bak şunlara, bir de sosyalist geçinirlerdi!

İşte böyle bir sarmalın lime lime ettiği beyinlerde, mesela, yahu bu ABD, ne oldu da böyle kaderi tayin ettirici kesildi, bu AB böyle çokkültürlülük havarisi olup çıktı, Türkiye’de bağımsızlık adına savunulan ne varsa hepsini milliyetçilik diye tü kaka edenler, ülkelerin içinden çıkan ulus ve devletleri niye böyle değerlendirmiyor gibi sorular doğmuyordu elbet. Marks, Lenin, Murat Belge, Ömer Laçiner, Ahmet Altan filan hemhal edilip çalkalanmış, püsküren köpükle sosyalist perspektif kaplanıvermişti.

Ezen ve ezilen sıfatlarının artık sadece milliyetler açısından sorulması bile, bir şeydir, ne de olsa, sosyalizmin teorisinde bu vardır deyip rahatlamak da mümkün olabilirdi, eğer bu kavramlar, esas olanın, sınıfların bir parçası olarak, bütüne tabi bir parça olarak o teoride yer alıyor olmasalardı. İşte bu bakıştır bugün berhava edilmiş olan. Emekçilerin ortak kaderi açısından bakılamadığı içindir ki, her türden milliyetçilik, etnik kimlikçilik, “bizzat sosyalizmin bir içeriğidir” yanılsaması bu kadar hâkimdir.

Olur bazen böyle. Bu tahribatı gidermek için, işe nereden başlamalı diye el böğürde kalakalırsınız…

Görürsünüz çünkü, bu kabullenmeyi getiren bir düşünce sistematiğinin dağılmışlığı problemi de var ortada. Belki de, gelişen teknolojik araçların giderek daha az kelime kullanarak konuşan insanlar üretmesi, bir sorun karşısında, az sayıda şıktan birini seçme kolaylığına alıştırmasının da payıyla, karmaşık bir olguyu çözümlemeye niyet de pek görülemiyor. Örneğin, ellerinde aynı kitaptan birer pasajla, kapışıp duruyorlar forumlarda. “Lenin’den istediğin yeri seçip alırsan…” gibi cümlelerle kızıyorlar muarızlarına. Sanırsınız ki, Lenin, aynı olguyu bir şöyle bir böyle değerlendirmiş de, herkes işine geleni seçiyor. Bazı şeylerin “mutlaklığı”nın olmadığı, döneme ve özgül şartlara göre değerlendirildiği, hangi alıntının hangi özel duruma tekabül ettiği gibi biraz daha incelikli bir araştırma, zor geliyor anlaşılan. Bir geçmiş dönemin verileri eldeyken bunu yapmayanlardan, görece yeni ortaya çıkmış bir durumun analizini bekliyorsunuz… Ya da siz analiz ettiniz diye, bir ezber kalıbının kırılacağını…

İşte bu noktada, tekrar yazının başına dönüyorsunuz… Sonra devamına.

“Mutlak”lara, hiçbir koşulda değişmeyeceğe, hangi sorunu ele alırsanız alın, sabit bir kerterize mi ihtiyaç var? Onu söyleyebiliriz: Sınıf perspektifi. Her olguya emekçiler açısından bakmak. Emperyalizmin, bir sınıf olduğunu hiç unutmamak. Bağımsızlığın, antiemperyalist bir olgu olduğunu akıldan çıkarmamak. Bütün ülkelerin, ulusların işçilerini, sermayeye karşı birleştirme çağrısına sadık kalmak, tek çıkışın bu olduğunu bıkmadan tekrarlamak.

Ülke, ulus, bayrak… Bunlardan azade değerlendiriliyorsa, orada milliyetçiliğin yaldızları parlar…

İşte bir tezahür de bunları söyleyince ortalığı kaplıyor: Anladık, sınıf, sınıf. Habire bunu söylemekle ne olacak ki, devrim olana kadar hiçbir soruna ilişmeyecek misiniz? Her şey böyle çözülür mü? Bunları söyleyen bir “sosyalist” olunca, önce bir durup bakmaktan kendinizi alamıyorsunuz tabii. Yoo, her şey böyle çözülmez. Evet, milliyetçiliğin de, sınıf hareketini ilerletici, tutarlılığı tartışılsa da emperyalizme darbe vurucu işlevlerine denk gelinmiştir. Yoo, her şeyin çözümü devrime ertelenmez. Evet, öyle olsa, her somut koşulda siyaset üretmez, "tek yol devrim" der, kenara çekilirdik. Ama bunun böyle olduğunu, "acil talepler”den dem vuran soru sahipleri de bilir aslında. Buradaki soru, “acil talepler”deki içerik ve olası sonuçların, devrim perspektifine tabi tutulmuş analizine itirazın örtüsüdür. "Pür sınıfçılık eleştirisi” görünümlü, "kimlikçilik” savunusudur. Uyarılardan yakasını kurtarmaya çalışan, öncülüğü rafa kaldırmış kuyrukçunun tepkisidir... Yoksa, "sınıf lafından gına geldi” diyen sosyalistin, "acil” olanla ilgisi mi olurmuş...

Eee? Ne oldu bizim şu “işçilerin ülkesi olur mu” meselesi? Sözümüz söz…

Asaf Güven Aksel 'ın Son Yazıları