Anıl Çınar
Türkiye’nin sorunu
Yayın Tarihi: 21.02.2022 , 00:14 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
6 partinin toplandığı masaya bakılırsa Türkiye’nin sorunu demokratikleşme.
“Nedir demokratileşme?” sorusunaysa ısrarla aynı yanıt veriliyor: “güçlendirilmiş parlamenter sistem”.
Aslında demokratikleşmeden ne anlaşıldığı hiç önemli değil. Önemli olan demokratikleşmenin gerekliliği ve bunun Erdoğan’ın gitmesiyle gerçekleşecek olması:
Nasıl demokratikleştireceksiniz Türkiye’yi?
“Bize güvenin.”
Hayat pahalılığı, faturalar?
“Erdoğan giderse çözülecek.”
Geleceksizlik, güvencesizlik?
“Erdoğan giderse çözülecek!”
Peki emekçiler olacak mı parlamentoda?
“Bize güvenin.”
Erdoğan nasıl gidecek peki onu söyleyin?
“Seçimi bekleyin, bize güvenin!”
Buradaki top çevirme yeterince endişe verici olmalı ki birileri 6’lının da bir “çılgın proje”ye ihtiyacı olacağını, yan yana gelmenin ötesinde toplumun beklentilerine cevap verecek bir siyaset ortaya koymaları gerektiğini söylemek durumunda kalıyor.
Halbuki sorun tam da halkın beklentileri. Halk bugün “el koyun”, “devletleştirin” diyor. Halk kesin çözüm istiyor. Halkın oyalanmaya tahammülü kalmamış durumda.
Yani, halkın “çılgın proje”ye değil radikal bir çözüme ihtiyacı var. Ve Türkiye’nin esas sorunu da bu: Türkiye giderek olgunlaşan radikal çözümden kaçtıkça radikal çözüm kendini daha güçlü dayatacak bir dinamikle geri gelecek.
Nedir radikal çözüm?
Bugün radikal çözüm devletleştirmedir, NATO’dan derhal çıkılmasıdır, tarikatların kapatılmasıdır. Radikal çözüm “ütopik” çözüm değildir, alternatiflerin çökmeye başladığı noktada kaçınılmaz biçimde kendini hissettiren ya da yükselme potansiyeli olan alternatiftir. Radikal çözüm kitlelerin bıkkınlığının kopuş isteğiyle git gide iç içe geçtiği bir atmosferde ortaya çıkar.
Bugün radikal çözüm solun yalnızca belli, devrimci bir bölümü tarafından ileri sürülüyor. Şimdilik…
Peki ya sağ? Sağın tarikat kapatabileceğini, NATO’dan çıkabileceğini, sermayeyi ürkütebileceğini elbette düşünmemek gerekiyor. Ama radikal çözüm ihtiyacının havada asılı kalmayacağını, gerektiğinde birilerinin kendi radikal çözümünü mutlaka dayatacağını da unutmamak…
Bugün Türkiye’de sermaye sınıfının yumuşak geçiş istemesi, bunun içeriğini “demokratikleşme” ile doldurması, “bize güvenin” demesi ve hatta solun bir kısmını da buraya eklemlemesi başka çözümlerin önünün kapalı olduğu anlamına gelmiyor.
Tarihte pek çok dönemeçte radikal çözümden kaçış radikal bir çözümle son bulmuş, sol radikal çözümden kaçtığında yenilgiyi baştan kabul etmiş, kilitlenmenin yaşandığı ana cephanesiz girmiş ve kopuş alternatifini düzenin aktörlerine terk etmek durumunda kalmıştır. Düzenin kopuş alternatifiyse bellidir: karşı-devrim, darbe, faşizm…
Hitler’in büyük bir pragmatist olduğu, popülist siyasetin en çarpıcı örneklerinden birini sunduğu bilinir. Nazilerin söyleminde her şey birbirine girmiştir ve neredeyse tamamı sağdan ve soldan araklama operasyonunun ürünüdür. Antikapitalizm, ırkçılık, Versay düşmanlığı, antikomünizm, antiliberalizm, militarizm…
Partinin isminden tutun, sloganlarına ve örgütlerine kadar çoğu şey Alman solundan çalıp çırpmadır. Halbuki bunun basit bir pragmatizm ya da taklitçilik olduğunu düşünmemek gerekir. Radikal çözüm bıkma noktasına gelmiş Alman halkında o ya da bu biçimde varlığını korurken, araklama siyaseti Nazi popülizminin diyalog kurma tekniğine dönüşmüştür.
Dönüşebilmiştir, çünkü Alman sosyal demokrasisi radikal çözümün adresi olması gereken solun üzerinde bir baskı unsuru olmuştur. Havada asılı kalmayan radikal çözüm, 1929 buhranıyla hızla elenen alternatiflerin arasında yeniden yükselirken Naziler eliyle sermaye sınıfının alternatifine bağlanmıştır.
Türkiye’de 1970’lerin ikinci yarısında yaşananlar da pek farklı değildir. Türkiye burjuvazisinin geçiş planı CHP-AP görev dağılımında cisimleşmiş, ama burjuvazinin radikal çözümü, darbe asla masadan kaldırılmamıştır. Sol elbette radikalizmi terk etmiş değildir, iç savaş ortamında bu pek mümkün de değildir ama radikalizm sokağa sıkışmış, hapsedilmiş, hedefini bulamamış, burjuvazinin alternatifini vuramamış, Türkiye’yi belirsizlikten kurtaracağı düşünülen görev dağılımında tamamlayıcı unsur olmaktan kurtulamamıştır.
İsteniyor ki herkes bir sakin olsun ama illa radikal bir şey lazımsa onu da burjuvazi temin etsin, halk da buna “e tamam” desin…
Demokratikleşmenin fetişleştirilmesi işte bugün aynı görevi üstleniyor. Türkiye’nin bütün sorunlarının demokratikleşememekten kaynakladığını düşüncesi, solun da bir yolunu bulup kendini buraya eklemlemesi büyük bir tehlikelidir ve ancak akıl tutulmasıyla sonuçlanabilir.
Üstelik bu sadece tarihsel ve teorik olarak değil, somut veriler itibariyle de yanlıştır.
Demokratikleşme etiketinin altına yazılanlar bugün halk nezdinde anlamsızlaşırken… İşçi sınıfı inat edeceğini gösterirken… Halk “el koyulsun” derken… Sorun olarak görülen başlıklarda, dış politikada, faturalarda Erdoğan o ya da bu biçimde adım attıkça 6’lının her an boşa düşme potansiyeli ortadayken…
Bunlar ortadayken, “Bize güvenin, seçimi bekleyin, ürkütmeyin…”
Hayır, asıl siz halkı ürkütmeyin!