Anıl Çınar
Acemoğlu’nun işçi liberalizmi
Yayın Tarihi: 30.11.2025 , 23:50 Güncelleme Tarihi: 01.12.2025 , 00:00
Daron Acemoğlu 29 Kasım tarihli Financial Times makalesinde1 ilginç diyemeyeceğimiz ancak cüretli bulmamız gereken bir yaklaşıma imza attı.
Zohran Mamdani’nin New York Belediye Başkanlığı’nı kazanışını bir işaret olarak gören Acemoğlu “liberalizm işçi sınıfını geri kazanabilir” diyerek bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini açıklamaya çalışıyor.
Mamdani’nin yükselişini işaret olarak görüp harekete geçen tek isim elbette Acemoğlu değil. Üstelik Mamdani, ABD’ye daraltılması mümkün olmayan bir siyaset krizinin ürünü gerçekten de. Liberal demokrasinin krizi, önce Trump’ın ve sonra New York gibi kilit bir merkezde Mamdani’nin yükselişiyle, iki kamplı siyasete uzun süre alışmış ABD’yi alışılmışın dışına itmiş olabilir. Bu gerçekten de hafife alınmaması gereken bir değişim.
Ancak, değerler sisteminin sarsılışı ve sol soslu liberalizmin buradaki rolü bütün dünyayı alışılmışın dışına itiyor. On yıllar boyunca siyaset yapmanın tek biçimi olarak bizlere anlatılan liberal demokrasi, ve bugünkü iki partili/iki kamplı sistem, kapitalist düzenin ağırlığını taşıyamadığı oranda elbette parçalanmaya zorlanacak.
Bu açıdan, Acemoğlu’nun “liberalizmin ve liberal demokrasinin krizi” teşhisinin “haber değeri” yok. Ancak, ortaya attığı her tezinde olduğu gibi bunda da öyle bir el çabukluğu gerçekleştiriyor ve ABD’deki Demokrat Parti’ye olduğu kadar, düzen solunun tamamına öyle büyük özgüvenle öğüt veriyor ki, ideolog Acemoğlu’nun kendisi başlı başına bir haber değeri haline geliyor.
“Liberal demokrasi, başlangıcından itibaren ortak refah ve özyönetimi taahhüt etmiştir” diyen Acemoğlu’nun tarihteki ilk durağı İngiliz Çartist hareketi oluyor. 1830’lu ve 1840’lı yıllarda genel oy hakkı için mücadele eden İngiliz işçi sınıfı siyasal mücadeleyi ekmek kavgasıyla birleştirirken gerçekten de Acemoğlu’nun feyz alabileceği kadar önemli bir değişime imza atmıştı.
Ne var ki, İngiliz işçi sınıfının o günlerde gerçekleştirdikleri liberalizmin “en iyi nasıl işleyebileceğini” ispat etmek şöyle dursun onu krize sokan “dışarıdan” bir müdahale anlamına geliyordu. Hareket modern proletaryanın ilk kitlesel partisi gibiydi. Yükselişinin asıl nedeni düzene sığmayan bir müdahale olması, inişe geçmesinin gerçek sebebiyse devrim tehdidinin ortadan kalkmasıydı.
İşçi hareketinin İngiliz liberalizmi için bir tehdit olmaktan çıkmasında ve sonraları liberalizmi canlandıran bir araca dönüşmesinde Acemoğlu’nun atlamayı bilinçli olarak tercih ettiği devasa bir gelişme vardı. Birincisi reformculuk devrimciliğe baskın çıkmıştı. İkincisiyse işçi sınıfı 1848 devrimlerinde sahneye çıkmış ve bütün kıtayı devrim tehdidiyle sarsmıştı. Ama devrim yenilmiş ve devrimin yenilgisi İngiliz burjuvazisinin sınıf aklı ve imparatorluğun kaynaklarıyla bir araya gelmiş, İngiliz işçi sınıfını bölmenin ve düzen içine çekmenin koşullarını yaratmıştı.
İşin aslı, devrim tehdidi bu konularda kalem oynatmayı seven her kalem erbabının unutmayı sevdiği temel meseleydi.
Acemoğlu, “açık konuşmak gerekirse koşullar da buna müsaitti” derken Franklin D. Roosevelt’in “Yeni Anlaşma”sını örnek verir ve o liberalizmin nasıl işçi hareketi, Güneyli Demokratlar ve sol eğilimli entelektüel elitleri birleştiren bir koalisyon yarattığı anlatır. Fakat Yeni Anlaşma’nın nasıl 1929 Büyük Buhranı’nın, ABD ekonomisinin kaynak gücünün ve en önemlisi 1917 Rus Devrimi’nin dünyada yarattığı kırılmanın bir sonucu olduğunu söylemez. Benzer koşulların Avrupa’da nasıl liberalizmin krizine neden olduğunu ve faşizmin nasıl bu krize bir yanıt olarak ortaya çıktığını da herhalde pek önemli görmez. Oysa bütün bu dönemeçlerde asıl belirleyici faktör o ya da bu şekilde devreye giren devrim tehdididir.
Özetle Acemoğlu “işçi sınıfını yeniden keşfetmeden bu iş olmaz” demektedir. Fakat bugünün dünyasına baktığında ne 1840’lardaki ne de “altın çağ” denilen İkinci Savaş sonrasındaki işçi sınıfını görebilmektedir. Esasında Acemoğlu haklıdır. Siyasetin koordinatlarının darmadağın olmasında, işçi sınıfı siyasetinin ortadan kalkması temel belirleyendir: Artık ne sosyal demokrasi ne de liberalizmin başka bir türü işçi sınıfına yaslanmaya ihtiyaç duymaktadır.
Ama bunun temel sebebi Acemoğlu’nun söylediği gibi dijital teknolojilerin gelişmesi midir gerçekten:
“Bilgisayar çağının, genellikle sol eğilimli partileri destekleyen işçi sınıfını geride bıraktığı gerçeği; dijital teknolojilerin yarattığı ortamda siyasal ve toplumsal açıdan yükselişe geçen üniversite mezunları tarafından fark edilmedi. Daha az eğitimli kesimden ayrı yaşamaya, ayrı sosyalleşmeye, ayrı evlilikler yapmaya ve onlardan çok farklı görüşlere sahip olmaya başlamış olmaları da bu körlüğü güçlendirdi.
Sol liberallerin işlediği büyük bir günah daha vardı. Klasik işçi sınıfı ya da sosyal demokrat meselelere sırt çevirdikçe, kültürel politikalara odaklanmaya başladılar — kısmen, çünkü değişen toplumsal normların, küreselleşmenin ve gelenekleri oldukça farklı ülkelerden artan göç akımlarının damgasını vurduğu bir çağda kültürel ayrımlar daha belirgin ve bazı açılardan daha çözülemez hale gelmişti.”
Acemoğlu’nun tekrar edip durduğu ve asıl dert kaynağı olan “liberalizm ortak refah ve özyönetimdir” mottosu belli ki ancak işçi sınıfının kolektif var oluşuna bağlanabiliyor. Peki Acemoğlu, ortaya attığı bu teorik el çabukluğunun altını doldurabilecek kadar uyanık davranabiliyor mu?
İşçi sınıfı kolektif yaşarken, bir sınıf kültürüyle hareket edebilirken bunun siyasete yansımasının olmaması imkansızdır. Dolayısıyla sınıfın 1970’lerin sonundan bu yana geçirdiği değişim, veya Acemoğlu’nun deyimiyle kültürel politikaların asıl alıcısı olan üniversite eğitimliler sınıf kültürünü ve kolektif var oluşunu baltaladığı oranda, elbette siyaseti değiştirmiştir.
Hal böyle olunca bu değişimi tetikleyen temel faktörün sınıfın yapısıyla oynayan üretim sürecinden gelmesi, önce makineleşme sonraları ise bilgisayarlaşma ve dijitalleşmeden filizlenmesi son derece makul gibi gözükmekte…
Halbuki gerçekte olan tersidir. Kapitalist üretim sürecinde devreye sokulan herhangi bir teknik gelişmenin kendi başına sınıfı siyaseten boşa düşürmesi imkansızdır. Ortada gerektiğinde düzeni tehdit edebilen bir sınıf hareketi varken herhangi bir değişimin siyaseten sonuçsuz bırakılması düşünülemez. Ortada bir hesaplaşma varsa, tabir uygun olacaksa, makine kırılır ama çark dönmez. Dahası bu türden teknik ve teknolojik değişimlerin yarattığı tehditler, örgütlü ve iddialı bir sınıf tarafından pekala düzeni tehdit etmenin bir aracı da olabilir.
Teknolojik gelişmenin işçi sınıfı ve aslında insanlık yararına kullanılabilmesi içinse başka bir düzen gerek…
Ancak, işçi sınıfı siyasi iddiasını kaybederse, düzen için bir tehdit olmaktan çıkarsa, ve aslında siyasetin bir dönem en temel kuralı olan devrim tehdidi unutulursa, işte o zaman geriye dönüş başlar. Sınıfın kültürel çözülüşü, kompartımanlaşması ve kolektif varoluşunu kaybetmeye başlaması siyasi iddiasını kaybettikten sonra gerçekleşir. Tarih boyunca da böyle olmuştur. “Yeni toplumsal hareketler”in ortaya çıkışı, siyasetin kültür ve kimlik üzerinden akmaya başlaması için işçi sınıfının partileri ve sendikalarıyla Avrupa’nın en önemli merkezlerinde pes etmesi ve reform arayışına girmesi gerekmiştir. Sonuçta 1850’lerin İngilteresi ile 1950’lerin Avrupası bu ortak kuralın bir ürünü olarak liberalizme yeniden terk edilmiştir.
İşin aslı, liberalizm ve liberal demokrasi, radikalizm sopasını tutmak istemeyenlerle isteyenleri ayrıştırmanın ve düzeni böyle idare etmenin yolunu bulmuştur.
Mamdani’nin zenginlerden kısarak ya da vergi alma yoluyla New York’u değiştiremeyeceğini bilen, bu anlamda “fazla bir şey beklemeyin” diyerek “gerçekçi” davranan Acemoğlu’nun, “bu işi yapacaksak yapay zekaya ihtiyacımız olacak” demesiyse bir o kadar gerçeküstü olsa gerek.
“İşçi dostu yapay zeka” ile üretkenliği artırırız ve ortak refah için gerekli koşulları yaratırız demeden önce bunu kimin neden isteyeceği hakkında sanırım daha ciddi olmak gerekiyor. İşçi sınıfı gerçek bir siyasal kavgaya girişmeyecekse yapay zekayla tanışmasının en kestirme yolu ne yazık ki savaş alanlarında ya da iş bulma kuyruklarında olacak gibi görünüyor.
Dünyayı benzer bir kara tablodan çıkaranın da bir devrim olduğunu hatırlatmak, “yeni bir işçi sınıfı liberalizminden aşağısı kurtarmaz” diyen Acemoğlu cüretinin karşısına “hayır, asıl sosyalizmden aşağısı kurtarmaz” ile çıkmak gerekiyor.
- 1
“Liberalism can win back the working class. Here’s how”
https://www.ft.com/content/96aadc56-d99e-463a-b95c-d5cab088cacc