Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Anıl Çınar

Anıl Çınar

Cumhuriyet bir kırılganlık sorunudur

Bu kadar koltuk hesabı, bu kadar çıkar kavgası ve kâr hırsıyla, parayla, ahlaksızlıkla kırılmaya çok yaklaşmış bir Türkiye’nin düzeni… Ülkenin şu hâline bakan herhangi bir “dış” gücün ellerini ovuşturup “hangisinden başlasak” diyebileceği bir fotoğrafı elbirliğiyle yarattılar.

Yayın Tarihi: 26.10.2025 , 23:57 Güncelleme Tarihi: 27.10.2025 , 00:12

Devrimler sınıfsal dinamiklerin ürünüdür.

“Devletin kişisel bir mülk değil, kamusal bir mesele olduğu” düşüncesinde de, ister filozofun sözlerinden ister siyasetçinin eyleminden okunsun, işte bu basıncın, sınıflar arasındaki çelişkilerin ve mücadelelerinin etkisini görürüz.

“Halkın egemenliği” düşüncesinden bahsediyoruz. Peki ama söz konusu basınç tam olarak nasıl çalışır ve iddia ettiğimiz ölçüde etkili midir?

Mesela bireyler kendi çıkarları, tutkuları veya amaçları doğrultusunda hareket ederken söz konusu sınıfsal gerçekliği, ya da adını koyacak olursak bu “çözümsüz sorunu” ne kadar “hisseder”? Ve asıl önemlisi bu hissiyat ne ölçüde bir sonuca evrilir, başka bir deyişle “icada” dönüşür?

Daha açık soracak olursak “cumhuriyet” neden icat edilmiştir ve gerçekten çok gerekli midir?

İhtiyaç icadın anasıdır denir. Halbuki tarihte kimse pek de “şimdi şöyle bir şeye ihtiyacımız var” deyip buluş geliştirmenin peşine düşmüş değildir. Bu noktada kolaycılığa düşülmemeli. İhtiyaç ile icadın arasında kocaman bir başarısızlıklar ve zorluklar yığını duruyor. Marx’ın da dediği gibi, “Fazla cömert bir doğa, ‘insanı, yürümeyi öğrenmesi için kayışlarla bağlanmış çocuk gibi, denetimi altında tutar’. İnsan için, kendi gelişimini doğal bir zorunluluk haline getirmez.”1

Demek ki “ihtiyaç” durduk yere tasarlanmış, hayal edilmiş değildir. İcada giden yol türlü acılar, kayıplar, hatalar, yarı bilinçli denemeler ve derslerle doludur. İcat denilen şey neredeyse bunların bir “yan ürünü” gibi ortaya çıkar.2

Ancak başka bir şey daha söz konusudur. Bütün bu yaşanmışlıklar buluş anını bir tür patlamaya, sıçramaya ve dilerseniz arınmaya dönüştürür. Bu yüzden devrimler çözümsüz sınıfsal gerilimlerin arasında sıkışan ve kendine yol bulmaya çalışan güçlerin elindeki en güçlü silahtır. Bütün bu yaşanmışlıklar devrime, devrimci bir düşünceye bağlanan insanların o iradi güce sıkıca tutunmaları anlamına gelmiştir. Çünkü aksi takdirde nelerin yaşanacağı iyi bilinmektedir ve bu kırılganlığa bir son verilmesi icap etmektedir.

Kuşkusuz cumhuriyet projesi, devrimin basbayağı bir amacı ve devrimci düşüncenin kalbinde bulunan bir öğedir. Cumhuriyet savunusu ve kavgasının tarih boyunca devrimciler ve komünistler tarafından gerçekleştirilmesi sürpriz değildir.

Ama Cumhuriyet, aynı zamanda, geçmişin tecrübelerinden süzülüp gelen bir proje olarak, “kırılganlığa son verme” işidir.

Üstelik bu topraklarda kırılganlığın ya da başka bir deyişle “fay hatlarının” takibini sürmek görece kolaydır. Çünkü Osmanlı’nın uzun süren çöküş öyküsü, kırılganlıklarının Avrupalı büyük güçler tarafından kullanılması ile Osmanlı’yı yönetenlerin müdahaleleri arasındaki ilişkinin ürünüdür.

1908 devrimini yaratan dinamikler tam da bu ilişkinin üzerinde yükselmiştir. Balkanların Osmanlı’dan kopuşunda uluslararası güçlerin müdahalesi belirleyicidir. Ama fay hattını yaratan tam da mülkiyet rejimi ve bu rejimin yarattığı köylü isyanları değil midir? Ağır ve keyfi vergiler, köylülerin mülksüzleştirilmesi ve İstibdad rejimi birbirini bütünlemiştir. Sonuç olarak Makedonya ve Ermeni Sorunlarının kangrenleşmesi “Büyük Güçler”in burnunu sokacağı bir Osmanlı yaratmıştır.3

2. Abdülhamid memleketin başında bir truva atı gibi durmaktadır. İttihatçıların anayasacılığında, siyasal eşitlik ve özgürlük arayışlarında, yurttaşlığı temel alan Osmanlıcılığında bu kırılganlıkların üstesinden gelme arayışını görmek mümkündür. İttihatçılar, Büyük Güçlerin Osmanlı’ya nasıl müdahale edebildiğini Balkanların acı tecrübelerinde, Duyunu Umumiye’de ve dayatma anlamına gelen her tür müdahalede görmüşler ve her fırsatta bu kırılganlıklardan kurtulmanın yolunu aramışlardır.

1908 devrimi Osmanlı’ya kırılganlıklarından kurtulma penceresini aralamış gibi gözükmekteyken, mülkiyet rejimine tam olarak dokunulamadığı ya da başka bir ifade ile iktisadi dönüşüm gerçekleştirilemediği oranda söz konusu kırılganlıklar yeniden kendini göstermiştir.

Cumhuriyetin kuruluşu laiklik, bağımsızlıkçılık ve yeni dış politika felsefesi ile birlikte bu kırılganlıklara son verme anlamına geliyordu. İki büyük travma Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurucu kadrolarının dünya görüşünü biçimlendirmişti: Duyunu Umumiye’de simgeleşen iktisadi bağımlılık ve dış politikada ortaya çıkan sürüklenme hâli. Sonuçta ülkenin bağımsız hareket edebilme kabiliyetinin önüne geçecek her tür manevraya rezervle bakan bir kadro kuşağı ortaya çıkmıştı.

Orta Doğu’nun gerçek ülkelerden değil kabile ve aşiretlerden oluşan geleceksiz bir coğrafya olduğunu Tom Barrack’tan yıllar önce dillendiren Jeffrey Goldberg gibi akıl hocaları vardı. Ve fakat emperyalist kibrin ayağını bastığı gerçeğin üzerinden atlamamak gerekiyordu: Ülke olabilmek için önce yurttaş olunmalıydı. Aşiretleri, cemaatleri, holdingleri ve çıkar gruplarını ortadan kaldırmadığınız sürece kırılgan kalmaya mahkumdunuz.

Bu ise, ülkenin eşitlik ve özgürlük temelinde baştan aşağı yeni bir ekonomik sisteme sahip olmasını gerektiriyordu.

Ancak, hatırlamalıyız: Türkiye’nin bağımsızlıkçı dış politikayı terk etmesi ve Batının kanatları altında kanatlanılabileceği düşüncesinin yaygınlaşabilmesi için Cumhuriyetin kurucu felsefesini taşıyan kadroların ya eski pozisyonlarını terk etmesi ya da görev dışı kalması gerekiyordu. Tevfik Rüştü Aras, İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Âli Yücel ve adını çok yakından bildiğimiz çok sayıda solcu aydının ve kadronun tasfiye edilmesi açık bir stratejinin ürünüydü.

Çok partili hayata geçilmesi, Batı ittifakına katılınması, Sovyet dostluğunun bitirilmesi… Ama en önemlisi ve bunların hepsine yön veren asıl mesele gözünü ABD’den gelecek yardımlarına diken “milli burjuvazimiz”di. Sonrasında adı “komprador” ve “işbirlikçi” olarak anılacak olan bu burjuvazi dayatmayla gelen ve ekonomik bağımsızlığı tamamen ortadan kaldıran bu Amerikan yardımlarından zenginleşti. Onlar bugünkü TÜSİAD sermayesinin ilk üyeleriydi.

Sonrası çorap söküğü gibi geldi.

Sonuçta devletçilik, laiklik, bağımsızlıkçılık ortadan kalktı, yurttaşlık ideali sınıf mücadelelerinin içerisinde kayboldu. Bütün bunları başlatan CHP’li kadrolardı. 1947-48 yıllarında gazeteler “Amerikan yardımı, Türk milletine yalnız para değil, aynı zamanda ilim, teknik ve hürriyet ideallerini de getirecektir” derken ideolojik kavgayı çoktan başlatmışlardı bile. Sonradan çok iyi anlaşılacaktı o ideallerin ne anlama geldiği.

Daha sonraları Doğan Avcıoğlu ve diğerlerini devrim, tam bağımsızlık ve kalkınma üzerine kafa yormaya yönelten kırılma anı işte bu “kırılganlık momenti”ydi.

Bütün bunlar, sonrasında Cumhuriyetin tamamen ortadan kaldırılmasına varacak olan “bebek adımları”ydı. Varılan nokta cemaatlerin, kliklerin, çıkar gruplarının birbirine girdiği; ülkenin bir avuç zenginin çıkarı için talan edildiği; eşitsizliğin ve adaletsizliğin kol gezdiği; Amerikan yardımına ve “şefkatine” muhtaç bir Türkiye.

Bu kadar koltuk hesabı, bu kadar çıkar kavgası ve kâr hırsıyla, parayla, ahlaksızlıkla kırılmaya çok yaklaşmış bir Türkiye’nin düzeni… Ülkenin şu hâline bakan herhangi bir “dış” gücün ellerini ovuşturup “hangisinden başlasak” diyebileceği bir fotoğrafı elbirliğiyle yarattılar.

Başa dönersek…

Herhalde artık yeterince tecrübeye ve derse sahibiz. Çokça acıya da… Belki yeni bir icada ihtiyacımız yok ama Cumhuriyeti yeniden kuracak bir devrimci atılıma ihtiyacımız olduğu kesin.

  • 1

    Karl Marx, Kapital 1. Cilt, Yordam Yay., 2011, s.490.

  • 2

    Nassim Nicholas Taleb, Antifragile: Things That Gain From Disorder, Chapter 2.

  • 3

    Çağdaş Sümer, Düzenini Arayan Osmanlı: Eski Rejimden Meşrutiyet'e Osmanlı'da Siyasal Çatışma ve Rejimler.

Anıl Çınar 'ın Son Yazıları