Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Anıl Çınar

Anıl Çınar

Eskiden hiç olmazsa bir işe yarıyorduk

Bizi birbirimize hatırlatacak, birlikte yapabilme gücümüzü hissettirecek alışkanlıklara ihtiyacımız var. Kapitalizmin öldürdüğü insanlığı yeniden ayağa kaldıracağız. Bütün bu kirden arınmak biraz zaman alacak; ama şüphemiz olmasın, “evet, nerede kalmıştık” da diyeceğiz.

Yayın Tarihi: 01.02.2026 , 23:46 Güncelleme Tarihi: 02.02.2026 , 00:10

Sovyet döneminde yaşamış ve sosyalizmin yıkılışını görmüş “sıradan insanların” anılarına baktığınızda sıklıkla duyabileceğiniz bir sözdür bu: “Eskiden hiç olmazsa bir işe yarıyorduk”.

Elbette, sosyalizm insanlara “işe yarar hissettirmenin” ötesinde bir düzen olduğunu da ispatlamıştır.

Örneğin bugün tabutların layık görüldüğü meslek gruplarını yüceltmiştir. “Madenciler Günü” Sovyetler Birliği’nde bir başka kutlanmıştır. Bu kutlamalarda gazeteler günler öncesinden işçilerin portrelerini yayınlamaya başlamış, ödüller ve madalyalar dağıtılmış, en iyi birlikler seçilmiş ve hatta kuşaklar boyu madenci olan aileler onurlandırılmıştır.

En güzeli şuydu ki bu kutlamalarda kolektif aidiyet düşünülür ve bu aidiyetten, “bir parçası olmaktan” mutlu olunurdu. Mesela, genç bir Sovyet işçisi ilk maaşını kolektif seremoniye ayırır ve hatta o kutlamalara “sarhoş olmayın” uyarıları eşlik ederdi.

“İşçi sınıfına kabul” ritüellerinin ise bugün ancak hayalini kurabilirsiniz. Herkesin aynı şeyin parçası olduğunu hissedebildiği kitlesel bayramlardı bu kutlamalar. Leningrad Kirov fabrikasında gerçekleşen (eski adıyla Putilov) aşağıdaki gibi bir sahneyi yaşadığınızı düşünsenize:

“Ritüel, emektar işçilerin fabrikanın açık ocağında yanan alevden dev bir meşale yakmalarıyla başlar. Bu meşale, törenin asıl yapılacağı fabrikanın Kültür Sarayı’na götürülmeden önce, akşam saatlerinde tüm şehir boyunca dolaştırılır. Bu dolaştırma, Leningrad’ın olağanüstü emek ve devrimci geleneklerinin bir simgesi olarak gerçekleştirilir.

Fabrikanın Kültür Sarayı, duvarlara asılmış sloganlarla bayram havasında süslenmiştir:

“Yeni İşçi Kuşağına Selam!”
“Atalarınızın Geleneklerine Lâyık Olun!”
“Emek, Yıldızlara Giden Yolu Açar!”

Yükseltilmiş bir platformda, Kızıl Bayrak arka planı önünde, fabrikanın emektar işçileri ile kentin Parti, Komsomol ve sendika örgütlerinden önde gelen temsilciler oturmaktadır. Salonda ayrıca anne babalar ve arkadaşlar da bulunmaktadır.

Borazan takımı tarafından çalınan açılış fanfarından sonra, avizeler birdenbire ışıl ışıl yanar, kapılar açılır ve yeni işçiler ağırbaşlı bir marş eşliğinde, alkışlar arasında salona girerler.

Genç işçiler yerlerine oturduktan sonra, çeşitli emek ve devrim kahramanları, sinema perdesi aracılığıyla kendi yaşam deneyimlerini anlatırlar.

Ardından davullar çalmaya başlar ve onur kıtası meşaleyi salona getirir. Aday işçiler adına seçilmiş bir temsilci meşalenin yanına gelir ve emek yeminini eder.”1

En çarpıcısı da o yemindir. İşçi sınıfına kabul edilen işçi Leningrad proletaryasının bir ferdi olmaya bağlılığını dile getirir. “Onuru­muzla, atalarımızdan devraldığımız bayrağı ileriye taşımaya ant içeriz.”

Sovyetler Birliği’nde ve sosyalizmin yaşandığı başka yerlerde bunun gibi onlarcası vardı. Sonraları, sanki ortada videoları ve fotoğrafları hiç yokmuş, tanıklıklar yeterince açık değilmiş gibi, bütün bunların “kurgu” veya “sıkıcı” olduğunu ispat etmeye çalıştılar. Olmadı, sosyalizmi insan düşmanı gibi göstermek isteyenlerin kalemlerine sığındılar.

Ne var ki, örneğin Svetlana Aleksiyeviç’in kitaplarında bolca görebileceğiniz gibi, sosyalizmin tarihi kandan ve kolektif işkenceden ibaretmiş gibi gösterildikçe, gerçeğin aslında farklı olduğunu alttan alta fark etmeniz de kaçınılmaz olacaktı. Aleksiyeviç’e çözülüşün ağırlığıyla konuşan bir ismin söyledikleri başka ne anlama gelebilirdi:

 “SSCB’nin yöneticileri orta düzey iş insanları gibi yaşardı; bugünün oligarklarıyla uzaktan yakından ilgileri yoktu. Hiç ama hiç! Kendilerine şampanya akan yatlar yaptırmıyorlardı.

Düşünebiliyor musun! Bugün televizyonda, fiyatı iki odalı bir daireye denk gelen bakır küvetlerin reklamı dönüyor. Kimin için bunlar, bana söyler misin? Altın kaplama kapı kolları…

Bu mu özgürlük? Küçük insan, hiç kimse, bir sıfır — onu en dipte bulunursunuz.

Oysa eskiden gazeteye mektup yazabilirdi, ilçe parti binasına gidip yöneticisini ya da binadaki bakımsızlığı şikâyet edebilirdi… Sadakatsiz kocasını bile… Sistemde aptalca olan pek çok şey vardı, inkâr etmiyorum; ama bugün sokaktaki insanı kim dinliyor? Onunla kim ilgileniyor?

Hatırla Sovyet sokak adlarını — Metalurji Caddesi, Fabrika Sokağı, Proletarya Sokağı… Küçük insan en önemli kişiydi.

Bunun sadece sözde kaldığını, bir örtbas olduğunu söylüyorsun — bugünse ona duyulan küçümsemeyi gizleme gereği bile duyan yok. Parasız mısın? Defol git! Kafesine geri dön! Sokakların isimlerini değiştiriyorlar: Tüccar Sokağı, Orta Sınıf Sokağı, Soylu Sokağı… “Prens salamı”, “General şarabı” gördüm ben. Para ve başarı kültü…”2

En büyük amaçları insana kişilik kazandıran, ona yaşama gayesi ve coşkusu veren, ona birlikte direnebilme azmi kazandıran ortak ülküyü yok etmekti. Ülkü olmayınca yaşam olmuyor, yaşam olmayınca ölüm de anlamsızlaşıyordu.

“Her şey bir hiç uğruna” düşüncesinin tohumlarını kalplere ve zihinlere ustalıkla ektiler, büyüttüler.

Kabul etmek gerekir ki bu anlamsızlaştırma operasyonunda başarısız olmadılar. Teorisyeni, siyasetçisi, sinemacısı, romancısı… Elbirliğiyle “inanabileceğiniz ve mücadelesini vereceğiniz bir dava yoktur” demek için uğraştılar. “Baba”yı öldürdüler, ideolojilere son verdiler, büyük anlatıları yok ettiler.

Bundan böyle herkes bu hayatta yalnız başınaydı.

Gelecekten hiçbir şey beklemeyen, geleceğe dair hiçbir umudu olmayan ve sadece ana göre hareket eden bir toplum yaratmada epey yol aldılar. Bu, geleceğin anlamsızlaştığı, kapitalizmin ötesinin görülemediği, kimsenin gerçek bir ilerlemeye inanmadığı ama yine de rutinin parçası olmaya devam ettiği bir düzen ortaya çıkardı.

Yalnızlaşan insanı öğütmek kolaydı.

Günümüzün meselesi de burada yatıyor.

Hegel, alışkanlıklar hem bir engel hem bir fırsattır der. Alışkanlıklar zihin dünyamızla maddi gerçekliğin birbirine kavuştuğu dönemeçlerdir. Hem çelişki hem de atalet barındırır. Ve tam da bu yüzden hem özgürleştirir hem de ayakbağı olur. Ancak şurası açıktır ki, alışkanlıkların üzerinden atlayarak ileriye sıçrama imkanınız sıfırdır.

Ritüellerin böyle bir boyutu da bulunur. Carbonari’den Jöntürklere, Komünarlardan Bolşeviklere ve sonrasında da yeni düzenin ve insanının yaratılış sürecine kadar tarihin tekerinin ileriye döndürüldüğü her adımda bu boyutun gizli ya da açık izlerini görürsünüz.

Bizi birbirimize hatırlatacak, birlikte yapabilme gücümüzü hissettirecek alışkanlıklara ihtiyacımız var. Kapitalizmin öldürdüğü insanlığı yeniden ayağa kaldıracağız. Bütün bu kirden arınmak biraz zaman alacak; ama şüphemiz olmasın, “evet, nerede kalmıştık” da diyeceğiz.

  • 1

    Christel Lane, The Rites of Rulers: Ritual in Industrial Society - the Soviet Case, Cambridge University Press 1981, s.110.

  • 2

    Svetlana Alexievich, Secondhand Time: The Last of the Soviets, Random House 2016.

Anıl Çınar 'ın Son Yazıları