Anıl Çınar
Türkiye’nin başka ülkeleri silahlandırmasına nasıl yaklaşmalıyız?
Yayın Tarihi: 13.10.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 13.10.2025 , 01:04
Örneğin Baykar’ın otuzun üzerinde ülkeye silah satmasını “başarı” olarak mı görmeliyiz?
Veya yine Baykar’ın Kosova’ya yolladığı “Skydagger” kamikaze dronelarının Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’i kızdırmasına “çatlasın” diye mi yanıt vermeliyiz?
Bu sorular akla Türkçe’ye “Savaş Tanrısı” olarak çevrilen filmi getiriyor.
Filmde, savaş lordu Yuri Orlov, Sovyet Ukraynası’ndan ABD’ye yerleşen ve huzur arayan bir ailenin fırsatçı ve ihtiraslı çocuğudur, adının ve kökeninin ona sunduğu olanakları sosyalizmin yıkıntılarından geriye kalanlarla birleştirerek paraya çevirir.
Bilindiği gibi 90’larda Balkanlar Avrupa ve dünya için bir “sosyalizm müzesi”ne dönüştürülmüştür. Ancak olan bitenler James Blunt’ın dokunaklı “No Bravery” şarkısındakinin çok ötesindedir. 2000’lerin başında çekilen film de yalnızca sosyalizmin üzerinde tepinmekle kalmaz, kendine Batı emperyalizmi içerisinde yer arayan yeni unsurlara hangi gözle bakıldığını ve bakılacağını da anlatır.
Becerikli Orlov silah satarak zenginleşirken büyük oyuncuların kuryesine dönüşür, dönüştükçe kendisini, ailesini ve haysiyetini kaybeder ve bu büyük beceri daha büyüklerinin elinde ancak dünyaya şekil vermenin küçük bir halkası olarak anlam kazanır.
Bunları yazmamızın nedeni, Vučić’in Türkiye’ye yüksek perdeden çıkışının ardından dile getirdiği “Türkiye’yi tehdit etmek için çok küçüğüz” düzeltmesinin Türkiye basınında çok beğenilmesi, “Türkiye’nin büyüklüğü”nden ve “istediğini yapması”ndan adeta keyif duyulması.
Asıl mesele işte bu ruh halinin küçük bir halkadan ibaret olmaması ve geniş kitlelere yayılması.
Ancak, büyüğün de büyüğü var değil mi?
Mesela Vučić “Biz de Türkiye’nin sınırlarındaki gruplara silah satsak iyi olur muydu?” dese ne yanıt verilecek? “Siz satamazsınız ABD satar, İsrail satar mı” denilecek? İsrailli firmaların ne kadar becerikli olduğu ve bu işi hak ettiği üzerine yazılar mı yazılacak? Baykar’ın ortaklık kurduğu Leonardo, İsrail'le silah ticareti yaptığı için İtalya’da işçi sınıfı tarafından grevle protesto edilirken, Türkiye’de “ama biz Leonardo’nun becerisinden faydalanıyoruz” mu denilecek?
Burada Orlovlarla, Vučićlerle, Osmanilerle ilgilenmiyoruz. İlgilendiğimiz, bu dünya düzeninin bazı şeyleri bu isimlere söyletmesi.
Nitekim, Vučić’in açıklamasının tamamına odaklanılmaması da herhalde bir “büyüklük” semptomu olsa gerek. Çünkü sözlerinin tamamı aslında şöyle: “Artık tamamen açık ki Türkiye, Batı Balkanlar’da istikrar istemiyor ve bir kez daha Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden kurmanın hayalini kuruyor. Sırbistan küçük bir ülke olabilir, ama biz onların gerçek niyetlerini anlıyoruz.”
Kosova’dan Vjosa Osmani’nin yanıtıysa ancak Vučić’i tamamlayabiliyor: Osmani, “Vučić’in sözlerinin Sırbistan’ın Rusya, Çin ve İran ile olan askeri bağlantıları düşünüldüğünde ikiyüzlüce olduğunu” söylüyor.
Hangi mesajlar verilip alınıyor?
Buraya önce başka bir beceri unsurunu ve “rastlantı”yı da eklemeliyiz. Baykar söz konusu teslimatı ekim ayının başında, olması gerekenden 3 ay önce, yani aslında tam zamanında yapıyor. Buna ABD’nin, Rusya'nın çoğunluk hissesine sahip olduğu Sırbistan'ın petrol devine yaptırımları yeniden canlandırması eşlik ediyor.
Bir parantez: Tüm bunların bu yılın başlarında Sırbistan'daki sokak eylemlerinden sonra gerçekleşmesi ise önemsiz değil. Önce hatırlatalım, Sırbistan’ın sattığı silahların Ukrayna’ya aktarıldığının ortaya çıkması Rusya’da en yetkili makamlarca ve “sırtımızdan bıçakladı” şeklinde yanıtlanırken şu ifadeler tercih edilmişti:
“Rusya, Sırpların tarihinin en kritik anlarında birden fazla kez yardımlarına koşmuştur. Örneğin, Sırbistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun boyunduruğundan kurtuluşunu, Birinci Dünya Savaşı sırasında bir ulusal felaketin önlenmesini, İkinci Dünya Savaşı’nda faşist işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı verilen mücadeleyi, NATO’nun Belgrad’ı bombalamasını ve Kosova trajedisini hatırlayalım.”1
Faşizmle mücadelenin Osmanlı dönemiyle nasıl bir ilgisinin olduğunu şimdilik geçelim… Ama her devletin sınırlarının ötesinde kendi soydaşlarını, dindaşlarını, dildaşlarını aradığı bir dönemin gerçekten de “büyüğün büyüğü vardır”dan başka bir sonuç üretmeyeceği dersini Kosova’ya bakınca hayaller kuranlara tekrar hatırlatalım.
Ama başka bir ayrıntı daha var: Bütün bunlara Lavrov’un “renkli devrim” uyarıları eşlik etmiş, gergin ipte oynamaya çalışan ve “Kiyev’de de Moskova’da da dostlarımız var. Bunlar bizim Slav kardeşlerimiz. Benim yapmam gereken, kendi halkıma bakmak, hepsi bu” diye konuşan Vučić’e “seni Batı’nın elinden biz kurtardık bunu unutma” hatırlatması geçilmişti.2
Demek ki Vučić’in tek mesajı “benim ülkem küçük, haddimi biliyorum” değildi. Vučić’in kendi varlığı da bir mesajdı: “Yeni Osmanlı, Büyük Türkiye diye çıktığınız yolda başınıza geleceklere dikkat edin, büyüğün büyüğü vardır” manası taşıyordu.
“Ne anlamı var bütün bunların” denebilir.
Anlamı şu: Bu dünya giderek kimin kime silah sattığının öneminin kalmadığı bir büyük silah pazarına dönüşmüş gibi gözükebilir. Ancak buradan Türkiye’ye bir başarı hikayesi çıktığını düşünmek büyük ve ölümcül bir hatadır. Bu hata ile milyonlarca yoksulu kendi burjuvaları için ölüme koşturan ideoloji arasındaki mesafe sanıldığından kısadır.
Amerikancılığın her türüyle hakim iklim olduğu bir dönemecin üstün ticari zeka ve fırsatçılıkla paraya dönüştürülebileceğini düşünenlerin sonu filmde anlatılıyor dedik. Filmde anlatılan başka bir şey de, silahla iş görenin elinde silahın patlamasının kaçınılmaz olduğudur.