Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Anıl Çınar

Anıl Çınar

Devrim hakkı

Şimdi gerçek bir devrim tehdidi karşılarına çıktığında, nelerin ne ölçüde değişebileceğini tarihe bakıp kolayca tahmin etmenin pek de mümkün olmadığı bir dünya yarattılar. Bu hem onlar hem de bizler için büyük bir “özgürlük”tür ve kavgaya davet demektir.

Yayın Tarihi: 09.11.2025 , 22:27 Güncelleme Tarihi: 10.11.2025 , 00:01

1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne de girmiş bir haktan bahsediyoruz.

Nerede zorba bir sultan, halkına ve başka halklara eziyet çektiren bir kral varsa orada yeniden filizlenen bir düşünceydi “devirme hakkı”. Antik Roma’da ve Orta Çağ düşüncesinde dahi görmeniz mümkündü.

Tabii, devrimden kastedilenin ne olduğu çok tartışıldı. Öyle ki “devrim” ile “devirmek” tam olarak aynı anlamda kullanılmıyordu. Örneğin, iki önemli düşünür, John Locke ile Rousseau, farklı şeyler anlıyordu düzen-devrim ikilisinden.

1789 Fransız Devrimi gerçekten de adı gibi büyük bir kırılma anlamına geldi. Devrim yarıştırmak gibi bir derdimiz yok ama devirme hakkını “restore etme” içeriğinden kurtaran ve yeni bir düzenin kuruluşuyla birleştiren en önemli adımdır Fransız Devrimi.

Devrim düşünsel bir icat değildir ama Rousseau bu konuda da devrimin fikir babası gibidir, “çağının ötesinde” olduğu kesindir. Rousseau, eğer bir hükümet halkın gücünü gasp ediyorsa toplumsal sözleşmenin bozulacağını söylemekle yetinmez: Yurttaşlar nasıl “hak ve hukuk”a itaat etmekle yükümlülerse, aynı zamanda isyan etmekle de yükümlüdürler.

Devirme hakkını devrim hakkına ve aynı zamanda devrim görevine dönüştüren bu müdahale ciddiye alınmalıdır. Fransız devrimcileri kesinlikle ciddiye almıştır: 1793 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi “Hükümet halkın haklarını ihlal ettiğinde, ayaklanma halk için ve halkın her bir kesimi için en kutsal hak ve en vazgeçilmez görevdir” demektedir.

18. ve 19. yüzyıllarda devrim meselesi hem halk hem de egemenler açısından “ortak bir dil” gibidir. Engels’in de dediği gibi, devrim hakkını herkes o kadar iyi tanımıştır ki, General von Boguslawski bile imparatoru adına savunduğu “darbe hakkı”nı işte bu gerçek haktan türetmek durumunda kalmıştır.1

Egemenlerin o günden bugüne bıraktıkları miras “renkli devrimler” ve çalınan devrimlerimiz oldu. Ancak şu dil meselesi gerçekten de önemliydi, asıl değişim orada gerçekleşiyordu.

Devrimler Marx’ın deyimiyle tarihin lokomotifi, Engels’in deyimiyle siyasal, hukuki ve diğer unsurlarıyla Avrupa’nın bugününü yaratan temel güçtü. Öte yandan, Engels’in 18 Kasım 1884’te Bebel’e yazdığı “Devrim hakkı gerçekten vardı — aksi halde bugünkü yöneticiler meşru olamazdı — fakat artık bundan böyle bu hak var olmayacaktır” satırlarından yaklaşmakta olana dair fikir edinmek mümkündü. Egemen sınıf öğreniyordu: Devrilme tehlikesinin önüne geçmek için yaratılan onca aparatın, kurumun, enstrümanın en önemli toplam sonucu devrimleri engellemek falan değil, “devrim dili”nin ortadan kaldırılmasını veya başkalaştırılmasını sağlamak oldu.

Ondan kaçış yoktu ama devrim “renklenirken” yerini rengi soluk bir direniş kültürüne bıraktı. Devrim, “bir sınıfın diğer sınıfı alaşağı ettiği ve yeni bir düzenin kurulduğu dönemeç” olmaktan başka her şey için kullanılır oldu.

1917 Ekim Devrimi’nin bütün dünyada egemen sınıfların canını bu kadar acıtmasının nedeni jeopolitik falan değildi. Asıl mesele 1917’nin bütün dünyaya devrimin gerçekliğini ve anlamını hatırlatmasıydı.

Her devrimin, bir önceki devrime tarihsel ve moral olarak meşruiyet kazandırdığını söyleriz. Tarihi devrimci atılımlar üzerinden okumamızın ve bu şekilde kıstasa vurmamızın nedenlerinden biri de budur. Bu açıdan bakıldığında, her devrim “2 kere devrim”dir. Hem kendisinin hem de önceki devrimlerin sağlamasını içerir.

Devrim hakkı diyoruz, ama bir yandan da biliyoruz ki devrimler hak, hukuk ve meşruiyet düzlemini kendilerinin üzerinde yükseleceği biçimde yeniden kurarlar. Daha basit bir ifadeyle devrim ancak kendi kendisinin dayanağı olabilecek bir “sıfır anı”dır. Devrimlerin benzersiz bir özgürlük alanı olması bundandır. “Yeni”nin yaratılmasında devrimlerin yerini tutabilecek başka hiçbir güç yoktur.

Bu, az önce de dediğimiz gibi, geçmişte herkes tarafından pek iyi kavranmıştı. O kadar iyi kavranmıştı ki, egemen sınıfın kalemleri devrimlerin yarattığı enerjiden dehşete düştü ve yarattığı tahribatı anlatmakla uğraştı. Bazı devrimciler bile restorasyon ve reforma boyun eğmek durumunda kaldılar.

Dolayısıyla Marx ve Engels’in devrimleri moral içeriğine hapsolmaktan, yani sadece hak, hukuk, görev sıfatlarıyla anılmaktan kurtaran teorik müdahalesi muazzam bir değişiklik anlamına gelmiş, devrimleri “tarihin cilveleri” olmaktan çıkarıp, sınıfların ve nesnel gelişmelerin içerisine yerleştirmiş, dolayısıyla devrimci mücadeleyi de ayağı yeren basan bir biçime kavuşturmuştu.

Onlar, “devrimciler yapar ve olur” fikrini, “devrimler olur” fikrine bağlayan ilmeği attılar.

Ekim Devrimi bir bakıma 2 defa “2 kere devrimdi”. Devirme hakkını görülmemiş bir toplumsal devrimle, sosyalizmin kuruluşuyla birleştiren bu devrim hem kendi kendisinin hem de bütün bir devrimler tarihinin sağlaması anlamına geldi. “Ekim”in varlığı devrim dilinin dünyada yeniden hakimiyet kurmasını sağlamıştı.

Dünya bu sefer, “devrimler olur, çok da iyi olur” düşüncesine adım atmıştı.

Bugünün büyük problemi işte burada yatıyor: Devrim dilinin unutturulmasında.

Elbette, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve sosyalizmin yıkılması egemen sınıfın elindeki büyük kozdu. Oluşan vakumu bütün güçleriyle devrim dilini unutturmak için doldurmaya adadılar. Silahla, bombayla, fabrikasyon siyasetçiler üreterek, fabrikasyon ideologlar pazarlayarak sosyalizmin üzerinde tepindiler.

Ve buna zamanla o kadar alıştılar ki, şimdi gerçek bir devrim tehdidi karşılarına çıktığında, nelerin ne ölçüde değişebileceğini tarihe bakıp kolayca tahmin etmenin pek de mümkün olmadığı bir dünya yarattılar. Bu hem onlar hem de bizler için büyük bir “özgürlük”tür ve kavgaya davet demektir.

Bu davete hakkıyla icabet edilebilmesi ise, “devrimler olur, çok da iyi olur” diyenlerin sayısının çoğaltılmasına bağlı.

  • 1

    Engels’in Marx’ın “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” eserine yazdığı 1895 tarihli giriş bölümüne bakılabilir. 

Anıl Çınar 'ın Son Yazıları