Ali Şimşek
Sıkıcı nesiller istemiyoruz anlayın!
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:04
Ne kadar yakınlarımıza benziyorlar oysa, amcalarımıza ya da dayılara... Aslında iyi adamlardır yakından bakınca. Beş vakit abdestin parlattığı hijyen temiz yüzleri, alkol ve sigaradan uzak olmanın getirdiği ten beyazlığı ve gülümsemeyle dudakları daha da ortaya çıkaran sünnet bıyıklarıyla. Hemen her zaman yanınızdalar, gelecek ve itidal muştulayan nasihatlarıyla. En çok, iyi bir meslek sahibi olmanızı isterler çünkü onların da idealidir forslu siyah bir makam arabasıyla, tiril takımlarla kavruk bir Anadolu kasabasına annenin elini öpmeye gelmek. Hele fen lisesine girmek bir olaydır onlar için Sızıntı dergisinden ya da Nur risalelerinden sızan bilim ve imanı birleştirme gayreti diyelim. Ya da çocuklukta okunan Yeni Asya Yayınları Can Kardeş dergilerinden bünyenize yayılan, Kaptan Kusto’yu imana getiren, iki denizi birbirine karıştırmayan ilahi mucizeler. Arkadaşlar dışarıda haylazlık yaparken cemaat etütlerinin halı kokulu odalarında testler çözmenizi isterler, yumuşak uyarılarıyla. Onlar iyi abilerdir her zaman ya da iyi amcalar. Diş fırçalarının yanına misvak bırakan, ne kadar mürekkep yalarsa yalasın esnaf amcasının yanına diz kırıp çay hüpleten memleketine ve nesline yabancılaşmamış evlatlardır onlar. Üniversitelerin kantinlerinde boş veya yıkıcı işlerle ilgilenen kızlı-erkekli haytalar da bir uzaktır onlara biraz imrenme olsa da uzaktan... Çağın teknolojisi ve bilimiyle imanlarını birleştirmişlerdi hiçbir çelişki yaşamadan. Kaos ve belirsizlik de neymiş, elbette evrenin mükemmel bir mimarı vardı, bilim bunu söylüyordu hep. Zaten birçok icat kutsal kitapta muştulanmıştı, onları arıyorlardı işte. Bundan hep, pozitivizmle imanı hızlıca buluşturmaları ve bütün dünyada okullar açmaları...
Sınıfın en çalışkanıydılar her zaman, takım elbise ve anne örgüsü kazaklarıyla. Notları hep onlardan almak zorundaydınız. Hep ortada olmak önemlidir onlar için, komünist ya da Humeynici farketmez, ikisi de aşırıdır. Okullar en iyi dereceyle bitirilip cemaat ve abilerin de katkısıyla bir kamu kurumunda müfettişlik ya da hayırsever bir şirkette mühendislik hep hazırdır nasıl olsa. Sonra anne-babanın beğendiği bir izdivaç gelir arkasından flört bu topraklara uygun düşmez çünkü büyükler en iyisini bilir hadislerle garantilidir. Çoluk çocuğuyla memlekete hizmet, en önemlisi hayırlı evlatlar yetiştirmek, bir vazifedir. Bayramlarda maaile gidip el öpmek, akrabalara iş bulmak ve zekat vermek... Gerisi mi? Birazcık imam nikahı ya da “kaçak kesim” diyelim arzuya yol veren.... Bazen de bir skandalla üçüncü sayfalara da nükseden diyelim, tam olsun.
Hep bir garantili özgüven vardır bakışlarında ve sünnet bıyıklarına kıvrılan müstehzilikte ne kadar hoşgörülü olsa da ahiretin ve kafirlerin bilinci. Baştan haklıdırlar ve ateistler her şeyi açıklayamazlar doğrusu. Biraz da buna Melih Başgan özgüveni dersek tam olur dünyevi zevk ve günahlardan azade... Teknoloji de onlarda, iman da... Daha ne olsun! Arkasından cennet!
Sıkıldınız değil mi? Sıkılmamak ne mümkün. İşte bütün paniklemeleri bundan biraz. Gezi, arzuyu cendere içine alan sıkıcılığa isyandı inadına belki de en çok ona. Ondan biraz kızlı-erkekli eğlendiler, dans ettiler ve içki içtiler, seviştiler korkusu. Çadırların yanında bulunmuş prezarvatifler öylesine ürküttü onları, otostopla dünyayı dolaşmayı düşünen, İspanyolca öğrenen basket şortlu maskeli ve uzun saçlı, neşeli çocuklar ondan korkuttu... Örterek daha da azdırılan bir arzuyla yüzleşmenin tedirginliğiydi bu, başkalarının açıktan yaşamak istediği. Ondan ürktüler biraz, neşeli, gökkuşağı bayraklarıyla “neredesin aşkım” diye sorup “buradayım aşkım” diyen Adem ve Havva’nın dışında farklı cinsel tercihleriyle... Gezi, sıkıcılığa karşı arzunun isyanıydı en çok... Gaz bulutu içinde alaycılığını ve neşesini kaybetmeyen bütün insanların başka bir mümkünü zorlamasıydı cendereyi kabul etmemek.
Ondandı ürkmeleri ve tarihlerinde görmedikleri yaygınlıkta bir isyanla yüzleşmek istememeleri. Çünkü sıkıcı nesiller yetiştirmek istemiyordu bu gençler... Hadi bunu da açıkla Başgan!
Yoksulların Godiva’sı nerede?
Geçen hafta basında dağ taş Murat Ülker ve sahip olduğı lüks çikolata markası Godiva’ydı. Dünyanın en pahalı çikolata markasını bünyesine katan Ülker grubunun Uzak Doğu lokasyonuydu söz konusu olan. Anlaşılan bir sürü gazeteci beleş bir gezi imkanı daha kazanıvermişti. En güzeli Radikal’di. İki güne yaydığı yazı dizisiyle “kendisi muhafazakar ama işi değil” diyordu Murat Ülker için. Bozuldum, aslında ben de bir davet bekliyordum. Çünkü Godiva ile ilgili en çok ben yazı yazdım denilebilir verdiğim derslerin en sıkı örneğidir Leydi Godiva. Kısaca özetleyeyim: Leydi Godiva, Avrupa halk kültürüne sinmiş bir anlatıdır. Ne kadar doğru olduğu önemli değil. Godiva, lord kocasının yoksullara koyduğu ağır vergileri protesto etmek için çırıl çıplak ata binerek kenti dolaşmış bir hayır sever anlayacağınız. Sorun gayet ahlakçı bir vaziyette çözülüyor. Kent halkı kendileri için soyunan bu güzel leydiye bakmıyorlar, yüzlerini çeviriyorlar. Lord koca da vergileri geri çekiyor. Yani kimse görmemiş oluyor. Yoksullukla ilgili bir imgenin, bugün lüks bir markada yaşıyor olması elbette ironik. Ama şaşırmamak gerekiyor. Leydi Godiva, bugün bir kez daha çırılçıplak at üzerinde dolaşıyor küresel şehirlerde. Çırılçıplak görüyoruz bu kez gözlerimiz apaçık. Sermayenin muhafazakarı olmaz!