Ali Şimşek
Resmi tarihi kendine mazeret yapmak
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:04
Geçtiğimiz hafta 29 Ekim dolayısıyla cumhuriyet tartışmalarının alevlendiği bir gündem içindeydik.
Daha çok yandaş basın ya da kimisi “utangaç” sol liberal kalem Kemalizm, 1930’lar Türkiyesi ve Cumhuriyet Halk Fırkası, CHP üzerinden resmi ideolojiyi yapıbozumuna uğratıp durdular. Kimisi Marmaray güzellemesine çeşni ederek, CHP geleneğinin cebberrut devletiyle nasıl yüzleştiğimizin geniş bir dökümünü yaptılar, tarihi fotoğraflarla süslenmiş puntolarıyla. Dersim’den İskilipli’ye oradan Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olaylarına uzayan geniş bir “yüzleşme” çağrısı solu ipotekleyerek özgüven tazeledi. Bizim kuramadığımız eleştirel bir tarih okumasının karşıtımızı yemlediği can sıkıcı bir aralıktayız. İktidarın gündeme getirdiği “yüzleşme”, aynı sınıf mezbahasına dönen tarihin AKP ile devam ettiğini gözlerden gizlemek anlamını taşıyor.
2001’lerin başından itibaren çok özel şeyler yaşıyoruz aslında. 1970’den itibaren Marksist eleştirel tarih yazımı içinde oluşmuş koca bir külliyatın, her cümlesinin, her argümanının sağın malzemesi haline geldiği tuhaf zamanlar yaşıyoruz. Belki de dünya tarihinde nadir de olsa haklı argümanların yanlış aktörleri imtiyazlandırdığı, bizi savunmaya çektiği, doğru davaların yanlış insanlara miras kaldığı tuhaf zamanlar yaşıyoruz. Ya da şöyle söyleyelim: AKP’nin sol liberalizmle ittifakı üzerinden gelişen ve 1990’lı yıllarda pik yapan resmi ideoloji eleştirisi, İkinci Cumhuriyet çağrısı üzerinden ivmelenen hegomonya, bugün AKP’nin “betonlu” ve vinçli sınıf saldırısına şık bir tül işlevi görüyor. AKP ve kalemdaşlar, Cumhuriyet’in, Kadroların ve Jakobenlerin eylemlerinde boncuk misali totaliterlik ararken, otomatiğe bağlanmış “garantili” sosyalizm eleştirisini Hasan Cemal babacanlığı, mağdurluğu ya da Rasim Ozan Kütahyalı cazgırlığı ile ifa etmenin mutluluğunu da yaşıyorlardı.
Belki de dünyada ilk kez bir neoliberal hükümet, üstelik de en acımasız muhafazakarlarından biri, yaklaşık 10 yıldır eleştirel bir tarih okumasını kendisine mazeret yapıyordu. 1968’in kötümserliği ve 1970’lerin sağ dalgasıyla boğuşan, İngiliz Komünist Partisi militanlarından Hobsbawm, ya da Perry Anderson, E. P. Thompson ya da Benedickt Anderson gibi tarihi aşağıdan ve ezilenlerden yana okuyamaya çalışan dev bir tarihçiler geleneği, bugün Etyen Mahçupyan’ın, Ali Bayramoğlu’nun, Yıldıray Oğur’un ya da Yazarlar Birliği’nin iktidara teşne yorumlarında gevişleniyorsa, üzerinde düşünmemiz gerekiyor gerçekten. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı hataların, yaşadığı ittifakların ya da burjuvazi demokrasisinin en büyük mağdurlarını sürecin faili gibi gösterme alçaklığıydı yaşadığımız.1990’ların bütün dünyada prim yapan, fonlanan, “Yüzleşiyoruz” çığlığı kültür endüstrisi üzerinden garantili bir haklılık sağlıyordu sınıfı gizliyerek... Bizim haklı argümanlarımız, “aşağıdan tarih” okumalarımız, burjuva cumhuriyetinin 1848 ve 1871’den sonraki ihanetleri sanki bizimmiş gibi bize ipoteklenmişti! O zaman şunu düşünmek gerekiyor tarihi doğru yorumlamak yetmiyor sadece, onu aynı zamanda doğru bağlamda ve doğru aktörlerle okumak da gerekiyor... Yoksa sizin doğru ve haklı önermeleriniz yanlış bağlamda “doğru” haksızlığıza evrilebiliyor. Tarihi doğru okumak yetniyor sadece doğru bağlamda olmak da gerekiyor... Karşıtının “haklı yanlışı” senin “haklı doğru”n olamıyor... İşte başka bir tarihsel gerilim!
AKP’nin koçbaşılığında sertleşen “betoncu” neoliberalizm, kimilerine göre Gramsci’ye atıfla “Pasif Devrim” olarak nitelendiriliyordu. Pasif devrim kavramıyla kastedilen, AKP’nin sessizden kurucu unsurlar karşısındaki dönüştürücü kudreti ve yeni ittifaklarıydı. Gramsci’nin kavramı elbette AKP özelinde fazlasıyla tartışmalı bir tarafıyla Tayyip’in Cumhuriyetçi “elitlere” karşı devrim yapıyoruz propagandasına da malzeme verir mahiyette olduğu da düşünülebilir. Pasif devrim kavramıyla Gramsci, toplumsal mücadelenin ve toplumsal çelişkilerin, devrim, değişim ve özgürlük gibi söylemlerin kullanımı ve farklı toplumsal kesimlerin taleplerinin karşılanma talebiyle eklemlenerek rızalarının alınması ve devrimin bir anlamda pasifleştirilerek hegemonyanın tesisinde kullanılması sürecini ifade etmek için kullanmıştı. Bırakalım geçmişte bakan Ömer Çelik bile AKP Gramsci’dir diye bir laf bile yumurtlamıştı. Tuhaf zamanlar gerçekten bizim haklı argümanlarımızın koca bir sınıf saldırısını gizlediği, karşıtımıza karşı belirlendiğimiz tuhaf zamanlardayız... Ama geçecek bu daha başlangıç!
ABDOCAN GELDİ
Gezi Direnişi, Hatay’dan iki can verdi. Abdullah Cömert üzerine yazılmış şiiirlerin toplandığı bir kitap projesinden haberim vardı. Şükrü Erbaş gibi usta şairlerin dizelerinin yanında, ona adanmış, mektuplarla birikmiş koca bir direniş şiirini bekliyordum elbette... Sonunda beklediğim kitabı bugün elime aldım. Cezmi Ersöz ve Zafer Cömert’in derlediği seçki, umut ve hüzün arasında salındırıyor okuyanı. Haziran Direnişi’nde hayatını kaybeden Abdullah Cömert’in şahsında ardından yazılan şiirler ve hiçbir yerde yayımlanmamış özel fotoğraflarla, bir mücadelenin ayak izleri...
Topraktan biter gibi geldiler...
Öyle çoktular ki
Ne kadar yok edilmek istenilseler de
İnançla geldiler.
Binlercesi tek bir “halk” oldu ve
Bir haziran ayında,
Karanlığını araladılar ülkenin.
Abdullah’tan Ethem’e,
Mehmet’ten Ali İsmail’e...
Bütün bir halkın ve
Kurtuluşa uzanan bir trenin
Duraklarıydı her biri.
Tren her durduğunda,
Daha kalabalık ve
Daha kararlı devam etti
Kurtuluşa uzanan yolda...