Ali Şimşek
Ortalamadan ortayı bulmak
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05
Haziran Direnişi’nden bu yana orta sınıf üzerine tartışmalar yoğunlaştı. “Gezi direnişli bir orta ya da yeni orta sınıf isyanı mıdır” soruları bile sorulmaya başlandı. Liberaller cephesinden Fuat Keyman ve Çağlar Keyder gibi isimler Gezi’nin bir yeni orta sınıf başkaldırısı olduğunu söyleyip durdular. Başka bir bağlamda da olsa Pasif Devrim kitabıyla tanınan Cihan Tugal da yeni orta sınıfların Gezi sürecindeki görünürlülüğünden bahseden demeçler verdi. Diğer taraftan Birgün’de sevgili Ahmet Tonak orta sınıflar kavramı konusundaki çekincelerini ve marksizm dışılığı üzerine bir dizi yazı kaleme aldı. Yine sendika.org’dan Selim Ergünalp kapsamlı ve eleştirel yazılar yazdı. Üstüne bu ülkedeki en nitelikli soyalbilimler dergilerinden olan Praksis de bir orta sınıf dosyasıyla tartışma gündemine dahil oluverdi. Orta sınıf tartışmaları yoğunlaşırken doğal olarak bana da bir sürü soru geldi. Biraz espriyle söylersem adım nerdeyse orta sınıf tartışmalarıyla anılmaya başlamıştı uzun süredir. Üstüne 2006 yılında adı Yeni Orta Sınıf adlı bir kitabım yayınlanımışken, benim niye bu tartışmalara dahil olmadığım sorulmaya başlandı. Tabir yerindeyse daha orta sınıf tartışmaları yokken ben susmuyor, şimdi her yer orta sınıf tarışmasına boğulurken ben susuyordum işte ya da öyle algılanıyordu. Gezi Direnişi sürerken kitabımdan haberdar olmuş biri Honk Kong ve Danimarka olmak üzere yabancı TV kanalları dışında da yeni orta sınıflar tartışmasına dahil olmadım. Doğal olarak benim yeni orta sınıf tezlerim yanlışlandı mı diye sorulara bile muhatap kaldım denilebilir.
Marksistler açısından orta sınıf tartışmalarının belli ve haklı bir gerginliği var. Kavramın iyimser tınısı ve belirsizliği, üretim ilişkilerine atıf yetersizliği endişeleri doğuran unsurlardan. Örneğin Taha Akyol gibi yazarlar yıllardır “orta sınıflar büyüyor, güzelleşiyoruz” iyimserliği pompalayıp duruyorlar. Hatta AKP orta sınıfları büyüttü yorumları da eksik olmuyor medyadan. Kısacası orta sınıflar çoğu zaman tampon ve dinamik ara sınıfların büyümesi, iyimserliğin, demokratikleşme taleplerinin gelişmişliğin bir çerçevesinde dönüyor. Bu anlamıyla marksizmin proleterleşme sürecini gizleyen bir refah ve tüketim övgücülüğünün mazereti olarak da iş görüyor.
Birgün’den Tonak bu liberal önermelere karşı çekinceleri dillendirdiği için gayet haklı. Fakat şöyle bir problem var gibime geliyor. Tamam orta sınıf kavramı belirsizlikle malul ama hemen her şeyi de işçi sınıfı içine aldığımızda analiz araçlarımız ne durumda olacak? Tonak biraz böyle görüyor gibi. Bu kez karşımızda fazlasıyla genişletilmiş belirsiz bir işçi sınıfı tabanı çıkmış oluyor. Burjuvazi dışındaki her şeyi işçileştirmek anlamına da geliyor. Elbette kapitalizm düşünüldüğünde proleterleşme hızı belki de bizi oraya götürüyor. Peki herkes işçi oldu, bu analizimizi nasıl zenginleştirecek? Reklam ajansındaki bir metin yazarı ile sanayideki bir mavi yakalı elbette kavram genişletildiğinde emekçi. Ama ne aynı hayatları ya da mekanı veya kültürü paylaşıyorlar. Bunların bir araya gelebileceği bir örgütlenme zemini de yok. Yani her ikisini de sen işçisin demek sorunu çözmüyor kuramı doğruluyor o kadar. Proktetus yatağı gibi uzatıp kısaltıyorsunuz.
Ayrıca orta sınıf kavramı yerine küçük burjuvazi kullanalım önerisi de her şeyi çözmüyor. Orta sınıf kullanımı kolay galat-ı meşhur bir kavram. Üstelik bu kullanım kolaylığı sizi marksizmden çıkarmıyor. Kavramı nasıl ve hangi bağlamda kullandığınız çok önemli hale geliyor. Özetle ben yeni orta sınıf kavramını 1990 sonrası ivmelenen hizmetler sektörü üzerinden yoğunlaşan bir neoliberal süreç üzerinden okumaya çalıştım. Beyaz yakalı ve eğitimli bir sınıf üzerinden bir yoğunlaşma yaşadım ve bunların uzun süre sonra proleterleşme süreci içine gireceğini de ekledim. Bu süreç bugün, esnekliği, güvencesizliği ve kültür endüstrisi profesyonellerini de adresleyen “prekarya” kavramı üzerinden canlı bir güncellik de barındırıyor. 1990’lı yılların parlak vitrini döneme neşesini de veriyordu. Yeni orta sınıfların 2001 bankacılık krizinin de etkisiyle “ağzında suşi tadıyla” kalakaldıklarını da eklemiştim kitapta ve birçok yazıda. Şu bir gerçek 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren bütün dünyada üniversitelerin sayısının da artmasıyla beyaz yakalı eğitimli bir kesim oluştu. Kendilerini hem mekan hem de kültürel stratejilerle ayırmaya çalışan ve neo liberal hizmetler sektörünün şık vitrininde parlayan bir kesimden bahsediyorum. Benim yeni orta sınıf (YOS) kavramını kullanmam öncelikle bu ayrışmayı analiz etmeye çalışmamla ilişkili oldu hep. Kendilerini anne-babalarının dahil olduğu geleneksel orta sınıflardan da ayrıştıran onların Sümerbank pijamalarıyla dalga geçen bir sosyolojiden bahsediyorum. Elbette benim üzerinde düşündüğüm YOS işçi sınıf içinde de değerlendirilebilir. Ama benim için sınıfların kendilerine nasıl kültür yonttukları ya da mekan kurdukları da önemli. Bunu düşünmek insanları marksizmden de çıkartmıyor. Yani Cihangir’deki bir hipster cafe ile Güngören’deki bir tekstil atölyesi çayhanesinde aynı süreçler deneyimlenmiyor. Elbette normatif anlamda sermaye-ücret ve sömürü ilişkileri çerçevesinde aynı sınıfa dahil edilebilirler. Ama bu bize analiz zenginliği olarak neler getirirecek acaba? Bu çerçevede Gezi direnişine baktığımızda, direnişin dilinde ve vitrininde yeni orta sınıfları çok rahat görebiliyoruz. Hatta gelecek yazımda detaylıca açmaya çalışacağım gibi direnişin dili, sloganları neredeyse bütünüyle yeni orta sınıf kültürel stratejisine sahip bile denilebilir. Bitirirken ve gelecek haftaya pas ederken şunu söyleyelim: Bu YOS elbette içinde yaşadığımız süreçte prekaryalaştığının fazlasıyla farkında, bugün plazalarda beyaz yakalı mücadelesi uç veriyor, gündüz işte gece direnişte olunuyorsa üzerinde ciddi ciddi düşünmek ve tartışmak gerekiyor. Yani orta sınıf kavramını da sağa yem ettirmemeliyiz diye düşünüyorum. Buradan tartışmaya devam etmek üzere...