Ali Şimşek
Bağzı rahatsız şeyler
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05
Gezi Direnişi’ndeki yeni orta sınıf (YOS) ve dilinden bahsetmeye çalışıyorduk iki yazıdır. Son yazıda, YOS’un arzuyla kurduğu yoğun ilişki ve kent ile dolayınlanmasına değinmiştim. Neoliberalizm için 1990’dan itibaren kritik olan ama 2000’lerden itibaren prekeryalaştığının da farkında olan bu sosyoloji, aday üniversiteli embriyonlarıyla hâlâ dinamik ve çelişkili olmayı sürdürüyor. Marksist küçük burjuvazi kavramıyla düşünürsek, YOS’u dar anlamda bir sınıftan çok sınıf fraksiyonu saymak daha doğru bir yaklaşım sayılabilir. İçinden eğitim süreciyle devşirildiği alt ve orta sınıflara dönük samimi mesafesi ve üst sınıflara dönük inançsızlığı, kültürel imtiyazlandırma stratejileri, mekansal ayrıştırma eğilimleri onu daha da görünür kılmaktadır. Bunu doksanlarda küresel kent adayı mekanlarda, soylulaştırma süreciyle de ivmelenen, kentin kültür-eğlence alanlarının geleneksel orta sınıflardan YOS’a devredilmesinde rahatça algılamak mümkün.
Bu görünürlülüğün en somut yönünü, kültürel sermaye oluşturma yönünde son yirmi yıla yayılan uğraşlar oluşturuyor. YOS öncelikle kendini içinden geldiği toplumsal sınıflardan ayıracak ironik bir dil inşa etmeye çalışmıştır. Alt sınıfları görünür kılan bu alaycı tavır, bazen “maganda” gibi çok sert dışlayıcı tınılar edinebiliyordu. Dünyadaki genel sol kötümserlik ve politik alternatifsizlikle de malul olan ironik duruş bir tarafıyla neoliberal yükselişin iyimserliği ile pervasız bir inançsızlığa, yani sinik tavıra evrilebiliyordu. Öncelikle 1991 sonrası Leman dergisinde görünürleşen, dönüşen kentin arzularıyla, iyimserliğiyle ve karşılaşmalarıyla zenginleşen bu alaycılık, çok kısa sürede üniversiteli dili olmaktan kentli profesyonellerin kültürüne ihraç edilecekti. Leman dergisinde Ahmet Yılmaz’ın başlattığı ve Kıllanan Adam’da somutlanan, küçük esnaflığın alışkanlıklarını dinmeyen bir mırıltıya tahvile eden rahatsızlık, tatlı tatlı YOS haklılıklarını meşrulaştırıyor ve medyada Beyaz Türklük manifestosuna harç taşıyordu. Zonta, Yurdum İnsanı ve daha sonra Cem Yılmaz üzerinden sinemaya da sirayet edecek Türklüğün parodileştirmesi gibi ironik stratejiler, temelde beyaz yakalı YOS’un farklılaştırma ve bazen haklı rahatsızlık yordamları olarak işlemişti. Yoğun bir adlandırma yoğunluğu ve sıfat ağırlıklı itirafçı dil, 2000 sonrası Ekşi Sözlük gibi koskoca bir sıfatlandırma makinesine evrilme başarısı da gösteriyor kültürel yordamlarını diğer sınıflara da yaygınlaştırıyordu. Diğer sınıfların adlandırmaktan imtina ettikleri ya da sakladıkları her şey, bu kültürel iklimde kontürlenerek görünür kılınıyordu. Altı ya da üstü sürekli adlandırarak, güvenli ve cool bir mesafe ve korunaklı bir alan yaratılıyor risksiz bir sinizmin tatlı sarhoşluğu yaşanıyordu. Ama bu rahatsızlık bir tarafıyla haklı ve doğru endişeler taşıyor, toplumsal alışkanlıklar hallaç pamuğu gibi mizahi bir mixerde çalkalanıyordu. 2000’lerdeki krizle bayrağı düşen YOS, inançsızlığı sistemin kendisine yöneltme yönünde ufak kıpırdanmalar gösteriyor ancak ironi ve mizahtaki asıl kırılma bugün “Y Kuşağı” olarak adlandırılan 1985 ve sonrası doğumlu mizahçılar farklı bir dil üretmesiyle gerçekleşti. İşte Gezi’de ve duvarlarda karşılaştığımız “söz patlaması”nın, iktidarı püskürten ironinin asıl beslendiği kaynak burasıydı. Belki de dünya tarihinde Gezi ile birlikte, ironi başka araçlara başvurmadan hiç bu kadar iktidarı yenilgiye uğratmamış ve afallatmamıştı. “Kahrolsun Bağzı Şeyler”den, “Mustafa Keser’in Askerleriyiz”e ya da “Faşizme Karşı Bacak Omuza”ya uzanan zengin birikim, Penguen ve Uykusuz gibi mizah dergilerinden İnci Sözlük gibi sitelere uzanan geniş bir havuzdan sızıp bizzat politikanın kendisi oluyordu. Daha önce alt sınıfları görünür kılan ironi, bu kez bizzat yukarının kendisine yöneliyordu. Uzun yıllar YOS’a ve adayı üniversitelilere sinik (inançsız) bir güvenlik bandı gibi işlemiş olan mizahi stratejiler, ilk defa çok geniş bir kesime yayılıyor hatta çoğu zaman asık suratlı sosyalist konvansiyonel siyaset tarafından bile hızlıca içeriliyordu. Leman’da doğmuş ama Penguen ve Uykusuz gibi genç kuşak dergiler tarafından geliştirilmiş bu ironi ve sinizmin ana unsurunu, dikey olan her şeyin yatay ilişkilere indirgenmesi oluşturuyordu. Yani metaforik olan her şey yaratıcı bir şekilde düz anlama indirgeniyor, parodileştiriliyordu. Kahrolsun sloganına eklenen “bağzı”nın büyüsü buydu işte. Ya da Mustafa Keser’in kültleştirilen sevimli portresinin anlattığı. Argo dahil bu zengin sıfatlaştırıcı yöntem, daha önce rutinleşmiş, atıllaşmış ya da inanç kaybına uğramış her şeyin tozunu alıyor küçümsenen bütün popüler kültür unsurlarını yeniden tanımlayıp iktidarın üzerine boca ediyordu. Gezi’nin sembollerinden birine dönüşen “ya ameliyatlı yerime gelseydi” gibi çocuksu ve domestik çağrışımlar ya da POMA gibi tersyüz edici yöntemler, dikey olanı yataylaştıran, inançsızlığı başka düzlemde alaysı bir inanca dönüştüren yaratıcı yaklaşımlardı. Bu anlamda Türkiye mücadele tarihinde mizah ve ironi, hiç olmadığı kadarıyla yaşanılan en büyük halk isyanının tam da kalbine yerleşmişti. 1990’lı yıllarda gayet olumsuz işleyen hatta iktidarı kültürel anlamda imtiyazlandıran sinizm, dönüşerek bizzat orayı tehdit eden bir hal almıştı. İşte Gezi sürecindeki yaratıcılığın, YOS’un ve prekeryalaşan beyaz yakalıların isyandaki görünürlülüğünün artmasını biraz da buradan okumamız gerekiyor. Gezi her şey kadar salçalı ekmekle gezen, terliği kamyon yapan Fırat’ın samimi dünyası demekti bir tarafıyla. Gündüz işte gece direnişte sürecini biraz da bu iklim motive etmişti. Haziran Direnişi birçok şey gibi bize sinizmin ve ironinin gerektiğinde ne kadar politik olduğunu öğretmesi ve barikatlara taş taşıyan beyaz yakalılara dönük umudu büyütmesi anlamında da önemliydi. Ne diyelim bu daha başlangıç işte...