Ali Şimşek
Aman sağduyuyu sallamayalım!
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:04
Siyasette sol liberalizmi görmek çok zor olmasa da, kültür-sanat alanında yaygınlığını ya da sinsiliğini algılamak hiç de kolay değil. Altın Koza ve Altın Portakal gibi beklenen film festivallerinin gündem oluşturduğu Ekim aylarında daha da görünür oluyor bu duyu. Türkiye sinemasında çok uzun zamandır “festival filmleri” olarak kodlanan anlayış üzerinden tartışmalar dönüyor. Kendini gişe filmlerine karşı, cefalı ve kahramanca bir yerden konumlayan ve sadece festivaller üzerinden varolan, ödüller alan, sonra da kaybolup giden filmler bu tartışmayı sürekli harlandırıyor. Tartışmalar elbette sadece profesyoneller arasında dönmüyor geçtiğimiz yıl bir grup sinema öğrencisi Karşı Sinema adında bir manifesto yayınlamış, Yeni Türkiye sinemasını neredeyse sömürgeleştiren minimalizm, yavaşlık, durgun görüntü gibi “Tarkovskici” görüntü ideolojisine karşı rahatsızlıklarını dillendirmişlerdi. Bu rahatsızlık bir tarafıyla bizzat festival ödülleri, lobiler ve Bakanlık desteği üzerinden dönen, neredeyse gişeden “isteyerek” imtina eden bir film üretme pratiğini de hedef tahtasına koyuyordu. Kısacası destek ve ödüllerin bizzat kendisini “gişe” olarak gören, minimalist üslubu dolayısıyla filmin düşük maliyetini kat be katlayan farktı biraz da göze batan. Yani “Yeni Türkiye” sineması içinden çıkılması zor bir mobius sarmalındaydı sanki, iki sene önce ödül alan film ve yönetmenleri neredeyse kimse hatırlamıyordu.
Aşağı yukarı 2010 yılından itibaren dergilerde, bloglarda ve sosyal medyada pişen eleştirileri ana hatlarıyla şöyle sıralamak mümkün.
Yavaş ve durgun kadraj, uzayan geniş planlar ve izlenme güçlüğü geniş bir izleyici kitlesini filmlere uzak tutuyor, hatta Recep İvedik’in bile espri malzemesi haline geliyordu.
Yeni Türkiye sinemasında ciddi bir hikaye anlatma kabızlığı vardı. Özetle filmler işlemiyordu. Bu en son en feci haliyle geçen yıl festivaldeki Selim Evci’nin Rüzgarlar filmi dolayısıyla yaşanmış izleyici filmi terk etmemek için ekstra çaba sarfetmişti.
Diğer bir yön ise, Yeni Türkiye sinemasının alt ve orta sınıfları görürken içine düştüğü geniş ve paslı kasvetti. Neredeyse filmi bir selefon gibi kaplayan kasvet ve boğuntu, başka türlü film yapma imkanlarını neredeyse tıkıyordu. Örneğin Tayfun Pirselimoğlu’nun Saç filmi bu selefonlaşmış kasvet için iyi bir örnekti, geçmiş yıllarda karşılaştığımız. Ayrıca mizah ve komedinin neredeyse yokluğu ise düşünülecek diğer bir yön.
Sinemamızın diyalog konusundaki minimalizmi ve uzun suskunluklar da eleştirilerin ironi konusu olacak kadar göze batan yönlerinden biriydi.
Çok tartışılacak diğer yön ise festivalizme göre düşünülen filmlerin zorlama kimlikçilik üzerinden tezlenmiş yapılarıydı. Burası özellikle uluslararası jüriler açısından gözetilirken, içerde faveran ulusalcı kesimlerin de tepkisine hazır yönler barındırıyor, kendini konuşturuyordu. Aslında buna yeni bir folklorizm bile denilebilir. Örneğin Özcan Alper’in Gelecek Uzun Sürer filmi bu yönleriyle fazlasıyla eleştirilmiş, neredeyse bienal yapıtı bir videoart derecesinde diye küçümsenmişti. Bunda elbette son yirmi yıla yayılan ve çok sert geçen, hatta Taraf gazetesi örneğinde olduğu gibi bazen iktidara yedeklenen bir resmi ideoloji eleştirisi ve devletin bastırdıklarını “ortaya çıkarma” eğiliminin de payı çok yüksek. Tezlerin doğru ve haklı olması onu iyi bir film yapmaya yetmiyor doğrusu.
Diğer tartışma noktası ise Yeni Türkiye Sineması’nın içine girdiği auteur ve minimalist dil üzerindeki SİYAD-Radikal ve entelektüel Boğaziçi ekolü olarak da adlandırılan Altyazı gibi yapı ve yayınların ağırlığıydı. Bu sinematek ağırlık, festivallerin jürilerine ve lobilere kadar yayıldığı için daha somut sonuçlar doğurabiliyordu.
Bu sıraladıklarıma elbette başkaları da eklenebilir ve bu eleştiriler “ne yani Holywood estetiğine mi dönelim” kolaycılığıyla savuşturulamaz. Sinema basınında bu unsurlar çok olmasa da zaman zaman tartışılıyor, çok muhatap bulamamasına rağmen dillendiriliyor zaman zaman. Örneğin Öteki Sinema portalından Murat Tolga Şen, hırçın olmayan bir dille zaman zaman içine girilen kabızlığı tartışmaya davet ediyor. Yine Birgün’den Zahit Atam gayet sert bir dille, takip ettiği resmi istatistiklerle festivallerde billurlaşan anlayışa eleştiri okları yöneltiyor bazen üslubuna ve argümanlarına katılmasam da oluşmuş ve mutlak kabul edilen “sinemasal sağduyuyu” aşındırmaya çalışıyordu. Atam hem sosyal medyada hem de Birgün gazetesinde yazdıkları, son olarak Mavi Dalga filmi dolayısıyla söyledikleriyle neredeyse bir lincin ortasına düşüverdi. Atam’ın eleştirilerine katılın ya da katılmayın ama yine de bir sağduyuyu kurcalaması açısından önemsemek zorundayız. En düşündürücü olan ise eleştirmen Semih Gümüş’ün Twitter’da Birgün’den kovulma çağrısı yapmasıydı. Ana Yayıncılık-Adam Sanat-Radikal-Can Yayınları ayağında yıllardır garantili bir eleştirmenlik görevi ifa eden, hiçbir yazısıyla risk aldığı ve yerleşik estetik beğeniyi, teamülleri ve sağduyuyu salladığı görülmeyen, hatta Birgün’deki uzun editörlük görevim boyunca hiçbir desteğini görmediğimizi “fazlasıyla” gördüğüm saygıdeğer eleştirmen, Birgün’e “Atam’ı atın” narası atabiliyordu. İşte sarsıcı ve uslu eleştiri arasındaki görünür ve panikleten fark! Lambadan cin çıktı artık ve yukarıda sıraladıklarımız ve daha birçok şey fazlasıyla tartışılacak zamanla...
Olmayan yönetmenliğe veda
Geçtiğimiz günlerde Ece Temelkuran Birgün’deki genel yayın yönetmenliğinden ayrıldığını bir veda yazısıyla duyuruverdi. Arkasından yine tartışmalar sökün ediverdi. Ece Temelkuran’ın Birgün’e gelişi ve genel yayın yönetmeni olarak sürece dahil olması baya ses çıkarmıştı. Gezi Direnişi sonrası gazetenin aldığı tirajı ona bağlayanlar da olmuştu. Ece memnuniyet kadar çok sert eleştirilen biri oldu hep. Onun yönetiminde Birgün Radikalleşiyor mu eleştirileri bile geldi sosyal medya arenasından. Gerek Milliyet gerek Haber Türk dönemlerindeki muhalif tavrı ve sonrasında kovulması, ayrıca romanları geniş bir hayran kitlesi oluşturmayı başarmıştı. Ama sol sosyalist kesimlerde Temelkuran’a karşı hep bir şüphe de olmuştu. Bu bir tarafıyla ana akım gazetelere karşı oluşmuş bıktırıcı güvensizlikle paralelken, diğer taraftan snobluğuna dönük bir samimi bulmama duygusu da hep vardı. Ece’nin yazarlığındaki asıl kırılma ise geçtiğimiz yıllarda yazdığı ve büyük tepki toplayan Domates yazısı oldu. Büyük bir samimiyet kriziyle yazıldığı belli olan ve gündelikçi, pahalı ayakkabılar gibi temalar üzerinden ilerleyen yazı fazlasıyla eleştirildi. Ben de Birgün’de tam sayfa bir yazıyla Ece’nin orta sınıf duyarlılığı ve samimiyeti üzerine dili gayet sert bir yazı yazmış, gazetenin yazarlarının bir kısmı tarafından fazlasıyla haşlanmıştım. Bana hep sorulan bir soruya bu vesileyle kısa bir cevap vereyim. Ece’nin yönetmenliği fiili ve künyesiz bir yönetmenlikti. Çünkü Birgün’ün kuruluş ilkelerinin en önemli maddesi ana akım gazeteciliğin alameti olan “genel yayın yönetmenliği” kurumunun yerine yatay ve katılımcı bir editörler ve çalışanlar eşgüdümü ortaya koymasıydı. Yazı işleri müdürlüğü ise yasal bir zorunluluk gerekiydi. Yani Ece olmayan bir konumdan ayrılmış oldu.