Ali Rıza Aydın
Orman gibi kardeşçesine yaşamayı yakmak
Yayın Tarihi: 30.07.2025 , 23:14 Güncelleme Tarihi: 31.07.2025 , 00:00
Yazı konumuz sömürücülerin “doğal, fıtrat” diye ad takarak sorumluluktan kurtulmaya çalıştıkları orman yangınları olmakla birlikte siyasal, sosyal, ekonomik, toplumsal her olaya, emperyalistler tarafından yangın yerine çevrilmiş her coğrafyaya, her insan ve doğa katliamına uyarlanabilir.
Kadın, çocuk, yaşlı, doğa, toprak, su, kültür varlığı demeden sömürü uğruna dünyayı yangın yerine çeviren kapitalist/emperyalist düzen sınır tanımaksızın her şeyi yapıyor ve halkın da onların siyasal iktidarlarından, hukuklarından, araçlarından çözüm beklemesi isteniyor.
Gücü elinde tutanların çözümü kendilerince ve kendi çıkarlarına uygun olur ancak. Özgürlük dedikleri kendi mülkiyet, kâr, rant, işgal, yağma, yok etme özgürlükleridir.
Özelleştirmelerle, kamu-özel ortaklıklarıyla, eğitimde piyasalaşma ve “hami”leştirmelerle doymayan; devleti piyasalaştıran, ticarileştiren, kurumları özel şirket gibi rekabet edebilir hale sokan, emek gücünü meta olarak görüp -sözleşme düzenini kurarak- piyasa konusu yapan düzenden ormanları koruması mı, kardeşlik mi beklenecek?
Anayasa gözlüğüyle ormanları ve yangınları değerlendirmem isteniyor. Evet ormanlar Anayasa’da devletin özellikli koruması altında, orman köylüleri de öyle. Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Bütün ormanların yönetimi, gözetimi, işletilmesi, korunması devlete ait ve bu temel görevde ormanlar içindeki veya bitişiğindeki köyler halkının devletle işbirliği esas. Yakmak, yok etmek, daraltmak dahil orman suçları genel ve özel af kapsamı dışında.
Ancak Anayasanın Cumhuriyet ve nitelikleri, ilkeleri, temel hak ve özgürlükleri, kurumları ne durumdaysa ormanlar ve orman köylüsü hükümleri de aynı durumda. Anayasaya, cumhuriyete hangi gözlüklerle bakıyorlarsa ormanlara da yok edilen orman alanlarına da aynı gözlüklerle bakıyorlar. Nasıl cumhuriyet ve nitelikleri “komisyon” adı altında yeni anayasa tuzağı içine alınıyorsa, “devlet yapamıyor, özel daha iyi yapar” yaklaşımıyla ormanlar da aynı tuzak içine alınabilir. Eğitim ve sağlıkta yaşıyoruz, ormanlarda yaşamamız şaşırtıcı olmaz.
Önce sömürücülerin halka taktığı düzene bakış gözlüklerinin değiştirilmesi gerekiyor. Sonra anayasa ama yaşayan anayasa.
İçinde yaşayan halktan, emekçilerden arındırılan ormanların yangın söndürme işi de piyasaya havale. Söndürme uçağı, helikopteri, araç ve gereci, ekipmanı sorununun yanıtı piyasa ve sömürü gerçeği içinde aranıyor. Bu gerçek karşısında onarımları bekleyen uçaklar, itfaiye kavgası konuları devede kulak bile kalmıyor. Orman işçilerinin, yangın söndürme emekçilerinin çabaları, çaresizlikler ve ölümler, söndürülemeyen yangınlar yarın “devlet yapamıyor özelleştirelim”e kadar gider… Sosyal güvenlikte, iç ve dış güvenlikte, savunma sanayinde, bankacılıkta, eğitimde, sağlıkta gittiği gibi.
Anayasayla devlete amaçlar belirlemek ve görevler yüklemek, buyruklar ya da yasaklar getirmek egemenliğin sömürücü sınıf elinde olması karşısında kağıt üzerinde kalıyor.
Ormanların da içinde olduğu doğa ve çevre ancak bütüncül, merkezi planlı, düzenli ve ortak akılcı kullanımla korunup geliştirilebilir. Bu ilkede kamuculuk, devlet esastır. Ancak büyük tehlike ve düşman göz ardı edildiği zaman, kâr ve rant, özel mülkiyet, sömürü esas alındığı zaman ilkenin ekonomi politiği de düzenin ekonomi politiğine dönüşür. Ekolojik durum, koruyucu ve geliştirici politikalar sömürüye ve sahte koruma çabalarına, egemen sınıfa teslim olur.
Son dönemdeki çevre, maden, zeytin alanları, mera, orman, yenilenebilir enerji kaynakları, imar, elektrik piyasası, iklim örneklerinde olduğu gibi, yasalar da aynı egemenliğe ve çıkara hizmet ediyor. Kurumlar ve kurallarla, kaynak, görev, yetki ve sorumluluklarla sürekli oynanarak liberalleşme yaygınlaştırılıyor, sömürü derinleştiriliyor.
Afetleri, orman yangınlarını doğanın fıtratında görme anlayışı bir yandan şükrederek kabulcü sessizliği ve duaya sığınmayı diğer yandan serbestliği, piyasayı politika haline getirir ki devletin laiklikten uzaklaşması, insanı ve doğayı koruyuculuktan çekilmesi de bu düzenin bir parçasıdır. Piyasa düzeni piyasayı korur, sömürücü düzen sömürüyü…
Nâzım Ustanın “bir orman gibi kardeşçesine” yaşamaya “Davet”i sömürücülerin düzenlerini sürdürebilmek için yaptıkları sahte davetlerden değil. Doğayı, insanı ve yaşamı, imgelemeden öte, toplumsal gerçekçilikle anlatan, “insanın insana kulluğunun yok edilmesi”ne bağlanan gerçek davet. Sevgili Nevzat Evrim Önal’ın 29 Temmuz soL yazısından esinlenerek, Nâzım’ın daveti, “düzenin sahte umutlarına” inanmaya değil toplumculuğa gerçek çağrı.
Nâzım’ın “davet”ini “sanat ve dünya görüşü”yle ve “davası, meselesi” olmayan sanatın sanat olmayacağı anlayışıyla okursak “bir ağaç gibi tek ve hür” yaşamayla, “bir orman gibi kardeşçesine” yaşamayı toplumla birlikte bütün olarak düşündüğünü, insanı soyut bir varlık olarak değil ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal ilişkilerin içinde bir arada yaşayan somut varlık olarak düşündüğünü görürüz. Temel tez, insanın insanı sömürmediği, eşitleştirilmiş ve özgürleştirilmiş, sınıfsız toplumdur ve o toplumun insanıdır.
Maden, enerji gibi gereksinmeler elbette var ama bunlar ormanın, suyun, çevrenin, bütünüyle doğanın, ekolojik durumun ekonomi politik içinde birlikte değerlendirilmesiyle ve planlanmasıyla karşılanabilir. Bu değerlendirme ve planlamanın, ekonomi politiği sömürü olmayan düzende yapılması koruyucu, geliştirici, zararları azaltıcı ve yok edici politika ve uygulamaların da kaynağıdır.
Sömürücülere karşı verilecek her türlü savaşım gerçek bir cumhuriyette ve yaşayan doğada bir orman gibi kardeşçe, bütüncül, örgütlü, ödünsüz, disiplinli ve ahlaklı yoldaşlıkla yaşama savaşımıdır.