Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Umut(suzluk) üzerine…

Dante’nin cehenneminde umut yoktu, çünkü oradakiler sadece cezalandırılmayı değil, bir gün kurtulma umuduna sahip olamamayı hak etmişlerdi.

Yayın Tarihi: 28.07.2025 , 23:32 Güncelleme Tarihi: 29.07.2025 , 00:02

Sevgili Engin Solakoğlu dünkü yazısında “Cehennem” diyordu, müsaadenizle oradan devam edeyim.

Dante, Virgil’le birlikte cehennemin kapısına geldiğinde, onu şu cümle karşılar: Lasciate ogne speranza, voi ch' intrate. Ey içeri girenler, tüm umudu dışarıda bırakın.

Dante’ye göre cehennem, umudun olmadığı yerdir. 

Affınıza sığınarak bir alıntı daha yapıyorum. Bu kez büyük şairimizden:

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

Gerçekten de, umutsuz yaşanmıyor. Ama bu, cehennemde, iki tarafı keskin bir bıçak. Gelin, inceleyelim…

***

Nâzım bu dizeleri yazdığında, umudun bir başkenti vardı. Yoksul, emekçi, sömürülen insanlar, ABD’de bir otomobil fabrikasında da, Endonezya’da bir kauçuk plantasyonunda da olsalar, eşitlik ve özgürlük hayali kurduklarında Moskova’ya, çatısında orak çekiç dalgalanan Kremlin’e bakıyorlardı.

1991 Noelinde o bayrak indiğinde, yenilen sadece Sovyetler Birliği değildi; umut yenilmişti.

O zamandan bugüne hayalleri küçüldü insanlığın. Artık sıradan emekçi insanlar başlarını sokacakları bir eve sahip olmanın, yaşlandıklarında çok sürünmeden ölmenin, hatta yatağa aç yatmamanın, ertesi gün temiz su içebilmenin hayalini kuruyor. Bundan biraz daha fazlasını hayal edebilenler de dünyadan kaçıp bahçesine saklanabilecekleri müstakil ev, kaza yapsalar da ölmeyecekleri güvenli araba falan hayal ediyor.

İnsanlık, kendisine Karayiplerde bir ada satın alıp, üzerinde çocuklara tecavüz etme tesisi kuran Epstein diye bir alçağın müşterisi olacak kadar insanlıktan çıkan haysiyetsizlerin sapık hayallerine esir oldu. Hepimizin gözü önünde, bu haysiyetsizlerin alkışları eşliğinde, kırk kilometre uzunluğunda, dokuz kilometre genişliğinde bir sahil şeridinin fethi için çocuklar açlıktan öldürülerek “temizlik” yapılıyor. Seyrediyoruz.

Cehennemdeyiz.

Ama umutsuz yaşanmıyor.

***

Bu düzen bir cehennem, ama içinde hiç umut olmasa, sekiz milyar insanı kendisine ikna edemez ve bir gün dahi ayakta kalamaz. Cehennemi ayakta tutan en temel direklerden biri içinde yaşayanlara fısıldanan sahte umutlar.

Buna örneği ülkemizden verelim. Yangınlar Bursa’nın banliyölerine dayandı ve ne oldu? Akşamında Cumhurbaşkanı Başdanışmanı “Rabb'im! İmdat eyle bize!” diye tvit attı.1 İl Müftülüğü ise yurttaşları sabah namazında camilerde yağmur duasına davet etti. Orman Genel Müdürlüğü parayı yangın söndürme uçağına değil faize yatırınca,2 umut da Allaha havale ediliyor.

Peki, “diğer” tarafta neler oldu? Yılmaz Özdil “layığımızı bulduk” diye tvit attı,3 “söndürme uçağı alın kardeşim” diye Youtube videosu çekti4 ve orman işçilerinin koruyucu ekipman olmaksızın yangınla mücadelede çalıştırılmalarını “liyakatsizlik cinayeti” olarak niteledi.5

Az geriye gidelim.

Birkaç gün önce, Eskişehir’deki orman yangınında on işçi yanarak öldü. Bu kahraman insanların bedenleri ailelerine ancak DNA testinden sonra teslim edilebildi zira kimlerin öldüğü biliniyordu ama hangi bedenin kime ait olduğunu gözle anlamak mümkün değildi.

Ölenlerden Eyüp Dereli, birkaç gün öncesinde orman işçilerinin yazıştığı bir internet platformunda toplu iş sözleşmesi sürecinin ne durumda olduğunu sormuş, “Bu ay zamlı maaş alabilecek miyiz?” demişti.6

Şimdi “layığımızı bulduk” diyen Yılmaz Özdil ise, iki ay önce, İzmir’de belediye ile sendika arasında uzlaşma sağlanamayıp işçiler greve gittiğinde, belediye başkanına “itfaiyeciler işe gelmiyorsa varsın yansın şehrimiz, lütfen geri adım atma” çağrısı yapmıştı.7

Bu iki gericilik birbirini tamamlıyor. Biri yangın söndürme uçakları yerine yağmur duasına, diğeri ise bu ülkeyi yoksul köylü çocuklarına önderlik ederek, devrimle kuran Mustafa Kemal’e değil, bu bağlamdan kopartılıp mesihleştirilmiş, içi boşaltılmış bir Atatürk’e umut bağlamamızı söylüyor.

Bunlar, cumhuriyetimizi yıkıp ülkemizi cehenneme çevirme işini birlikte yaptılar. AKP kurmayları ya da Yılmaz Özdil, eğer “layığını bulmuş” olsaydı, tvit atabiliyor olmazlardı.

Emekçi halkın layığı ise yangınlarda ölmek değil.

Dediğimiz gibi, cehennemdeyiz. Bunların sahte umutlarına kulaklarımızı tıkamalıyız.

***

Çok büyük bir çelişkiyle yaşıyoruz. Bir yandan, hayat tecrübemize dayanarak her geçen gün her şeyin daha kötüye gideceğine inanıyor ve omuzlarımızda bunun ağır, depresif yüküyle günlerimizi geçiriyoruz. Diğer yandan, öyle yalnız ve örgütsüz, dolayısıyla çaresiziz ki bize uzatılan her sahte umuda tutunmaya çalışıyoruz.

İçinde olduğumuz düzen Titanik gibi su alıyor, ama elimize tutuşturdukları zincirlerle kendimizi geminin tahta bir kısmına bağlarsak boğulmayız zannediyoruz. Oysa bu dev enkaz batarken, civarındaki herkesi dipsiz karanlığa çekecek.

Uzaklaşmalı, hayallerimizi ve aklımızı bu düzenden kurtarmalıyız.

Sene 1910’du. Rusya’da 1905 devrimi yenilmişti ve ülke Abdülhamit istibdadına çok benzeyen karanlık günlerden geçiyordu. Rus edebiyatının çınarı Tolstoy ölmüş, Lenin bir hafta sonra arkasından yazdığı övgü dolu yazıyı şu cümleyle bitirmişti: Umutsuzluk, kötülüğün sebeplerini anlayamayan, bir çıkış göremeyen ve mücadele edemeyen sınıfların tipik özelliğidir. Modern sanayi proletaryası bu sınıflardan biri değildir.

Sormak istiyorum. Niye umutsuzuz ya da niye düzenin sahte umutlarına hemen inanıyoruz?

Dünyaya ve ülkemize böylesi bir karanlık çökerken, devrim olmayacak mı zannediyoruz? Bu kesif karanlığın devrimi imkânsız hale getirdiğini mi zannediyoruz? Devrimler daha aydınlık, ferah koşullarda mı yapıldı zannediyoruz?

Devrim keyfe keder yapılan bir şey değildir. Karanlıkta boğulan, köşeye sıkışan, kaçacak yeri kalmayan insanlığın, kaçmaya çalışmayı bırakıp yüzünü düşmana dönme anıdır.

Devrimciler, böyle anlarda halka önderlik eder. Bu yüzden hem sahte umutlara bel bağlamaz hem de karanlıkta umutlarını yitirmezler.

Dante’nin cehenneminde umut yoktu, çünkü oradakiler sadece cezalandırılmayı değil, bir gün kurtulma umuduna sahip olamamayı hak etmişlerdi. Biz ise yalancı Özdil’in yazdığının aksine layığımızı falan bulmadık. Bu düzeni biz kurmadık, sefasını da biz sürmüyoruz. Bu düzeni üzerimize kurdular; onu her gün emeğimizle döndürüyor ve yangınlarında, savaşlarında, soykırımlarında, bunalımında ölüyoruz.

Yangınlarının aydınlattığı bu bela gecede önümüzde iki yol var. Ya yağmur dualarına ya da Özdil gibilerin yoz yalanlarına bel bağlayıp, okyanusun dipsiz derinliğini boylaması gereken bu geminin batmamasını umacağız. Ya da umudumuzu devrime, her şeyin yıkılıp baştan kurulmasına yatırıp, bunun sorumluluğunu üstleneceğiz.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları