Nevzat Evrim Önal
Bir umut, tüm umut…
Yayın Tarihi: 20.05.2026 , 21:28 Güncelleme Tarihi: 21.05.2026 , 00:00
Geçtiğimiz hafta sonu, Türkiye Komünist Gençliği’nin Taksim’deki binasında gençlerle Ekim Devrimi konusunda sohbet etmeye davetliydim. Biraz erken geldiğim için bir durak önce indim ve Taksim Meydanı’na anılar ve düşünceler eşliğinde Gezi Parkı’ndan geçerek çıktım.
Nostalji hemen her zaman avuntu arayışından doğar ve umudu da, mücadeleyi de ikame ederek baltalayan bir tarafı vardır; bu yüzden bizden uzak olsun. Öte yandan, hiçbir toplumsal olgu boşlukta peyda olmaz; tek tek insanlar gibi toplumlar da yaşanmışlıkların bakiyesidir, tarihseldir. Dolayısıyla, yarın için mücadele ederken, bunu olumlu ve olumsuz anlamda hangi birikimle yapıyor olduğumuzu kavramak zorundayız.
Bu yazıda bu konuda birkaç şey söylemeye çalışacağım.
***
Kemal Okuyan, bir kitabında “tarihsel anlam kazanan ‘kuşak’lar iki atılıma birden nadiren öncülük edebilir” diyor.1 Çok isabetli bir tespit olduğunu ve bu tespitin artık kendi kuşağım için söylenebileceğini düşünüyorum. “Kendi kuşağım” derken, Türkiye’yle sınırlı tutmadan 1970’lerin ikinci yarısı ile 1990’ların birinci yarısı arasında doğanları kast ediyorum: Sovyet sosyalizminin 1945’teki zaferi sonrasında kapitalist dünya çapında işçi sınıfına “refah devleti” ve “kalkınmacı devlet” kavramlarıyla tanımlanan ödünler vermek zorunda kalan sermaye düzeninin, bu kazanımları geri almaya yönelik “neoliberalizm” olarak isimlendirilen saldırısının içine doğan; bu kazanımların farkında olan, son kırıntılarından faydalanan ve bunları yaşarken kaybeden kuşaktan bahsediyorum.
Bu kuşağın Türkiye’de aşağı yukarı 12 Eylül dönemi çocukları olması tesadüf değil. Sermayenin saldırısı hemen her yerde benzer bir şiddetle başlatılmıştı.
Türkiye’de bu kuşak parasız ve kaliteli eğitim olanağıyla büyüdü ve bu olanağın yok olmasını gördü. Çalışkan ve “başarılı” (biraz da şanslı) olursa ebeveynlerinden daha yüksek bir refaha ulaşabileceği bir hayat yaşadı ve bu kapıların kendi çocukları için kapanmasını izledi. Ailesinden zenginliğin, bilhassa da aylak zenginliğin ve bencilliğin ayıp, çalışkanlığın ve özgeciliğin saygın olduğunu öğrendi ama bu saygın kavramlar gözü önünde enayilikle eşitlendi.
Dünya çapında Sovyet sosyalizmi ve Türkiye’de 1923 Cumhuriyeti, birbiri ardına ve birbirine sıkı sıkıya bağlı biçimde, bu kuşağın üzerine çöktü.
Bu kuşak bir yenilgi kuşağıdır.
Bu uzun yenilgi dönemi kendi ruh halini ve politizasyon biçimlerini yarattı. Benim kuşağım kazanmak değil kaybetmemek için mücadele etti ve tam da bu nedenle yenildi. Hayatımda ilk attığım slogan “Türkiye laiktir, laik kalacak”tı ve tarih 27 Şubat 1994’tü; lise 2. sınıftaydım ve Taksim’deki “Ata’ya saygı” mitingine okul müdürümüz tarafından götürülmüştük. Sonraki yıllarda içerik değişse de tema değişmedi. Harç eylemleri, özelleştirme karşıtı mücadele, Cumhuriyet Mitingleri… Bunların tümü “direniş”ti; elde kalan (ya da kaldığı düşünülen) bir şeylerin savunulmasına yönelikti.
Bugün Taksim Meydanı’na gidip Gezi Parkı’na doğru bakarsanız, giderek kitleselleşen bu mücadelenin parkın merdivenlerinde bıraktığı en yüksek dalga izini görebilirsiniz. Dalga orada kırıldı ve geri çekildi.2
Mücadelenin her türlüsü kıymetlidir, ama hayatı boyunca salt bir şeyleri savunmak için mücadele edenlerin politik ufkunda da cam tavanlar oluşur. Dahası, bu mücadeleler kaybedildikçe o cam tavanlar alçalır ve sonunda altında ayakta durulamaz hale gelinir. Bugün bu ülkede laiklikten yana pek çok insanın “tarikatlar dağıtılacak”, “imam hatipler kapatılacak ve eğitimle ibadet birbirinden ayrılacak” gibi laikliğin abecesi olan hedefleri, bağımsızlıktan yana pek çok insanın “Türkiye NATO’dan çıkacak” gibi en temel bağımsızlık hedefini, ya da emekten yana olan pek çok insanın “bütün madenler bedelsiz devletleştirilecek” hedefini “aşırı” bulur hale gelmiş olması bunun en açık göstergesidir.
Berabere kalmayı hedefleyen, kazanamaz.
Kazanamayan, kaybeder.
Bu uzun yenilgiden üreyen çürüme biçimlerini tartışmayacağım. Mücadele edilen karşı taraf “saray” ve benzeri dar, düzen içi çerçevelerle tanımlandıkça, gözler sermaye düzeninin mülkiyet ilişkileri ve emperyalizm gibi nesnel olgularına kapatıldıkça, bu olgular mücadele edenleri de dejenere etti.
Bugün Türkiye’de insanlığın kurtuluşu için verilecek mücadele, bu birikmiş tortuyu reddetmek durumunda.
***
Kafamda bu meselelerle Sıraselviler Caddesi’ndeki binaya girip, çocuğum olacak yaşta ama yetişkinliğin eşiğinde insanlarla sohbet etmeye başladığımda ise, soyut düzeyde bildiğim bir şeyi bütün somutluğuyla fark ettim: Bugün “genç” olarak tanımlanacak insanlar için, 1917 Rusyası’nda 24 Ekim’i 25 Ekim’e bağlayan gece yaşananlar ile 2013 İstanbulu’nda 31 Mayıs-1 Haziran günlerinde yaşananlar arasında uzaklık farkı çok az.
Gözlerini siyasete AKP iktidarı altında açan kuşak insanlığın büyük yenilgisinin yıkıntılarına doğdu; ama benim kuşağım gibi o yenilgiyi bizzat yaşamadı ve ağırlığını, safrasını taşımıyor. Biz bir geleceğimiz var zannediyorduk ve şimdi de o geleceği kaybettiğimizi zannediyoruz; yeni kuşağın gençleri ise bir gelecekleri olduğu gibi bir illüzyona sahip değil. Bu bağlamda, Marx’la Engels’in “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok” soyutlamasına da, bunun haletiruhiyesine de bizden çok daha yakınlar.
Benim kuşağım ve daha önceki kuşaklardan kimi insanlar bu yeni kuşağı, kendi kaybettikleri şeylere sahip çıkmıyor diye hor görüyor, nihilist buluyor. Kimse kusura bakmasın, ben de bu serzenişleri sefil buluyorum. İnsanlara hiç sahip olmadıkları şeylerin değerini bilmiyorlar diye kızmak bayağı kafasızlık göstergesi. Üstelik, daha kötüsü, bu ilişkilenme biçimi, başarılı olduğu her durumda, yenilginin duygusal ağırlığını yeni kuşağa da devrediyor.
Benim kuşağım için en umut kırıcı şeylerden biri, 12 Eylül yenilgisini yaşamış önceki kuşağın, bize mücadelenin sonuçsuz olacağını öğütleyen “biz denedik, olmadı” sızlanmalarıydı. Mücadelemi ve umudumu diri tutmak için hep bu insanlardan uzak durdum ve gerektiğinde kırıcı olmaktan çekinmedim. Aynısını bugün siyaset sahnesine adımını atmakta olan kuşağa da tavsiye etmek isterim. İnsanlığın uzun yolculuğunda bir sürü yenilgi varsa, bir sürü de görkemli zafer var. Yenilgilerden umutsuzluğa kapılmak yerine zaferlerden umut devşirip dersler çıkartmak gerek.
Kendi adıma ise şu kadarını söylemek isterim: Benim, şairin dediği gibi “bir umudum” değil, devrimcinin dediği gibi “tüm umudum gençliktedir.”
Geleceği, herkesten önce, kendi geleceği için kavga edenler kuracak. Benim kuşağımın artık öncelikli işi yapabildiğince ön açmak, yapamıyorsa da gölge etmemektir.
Bu yazıyla birlikte müsaadenizi istiyor ve soL Haber Portalı’ndaki yazılarıma bir süreliğine ara veriyorum. Uzun yazmakla periyodik biçimde kısa yazmak arasında birbirini ketleyen bir çelişki var ve bir süre “uzun yazmayı” planlıyorum. Görüşmek üzere…
- 1
Kemal Okuyan, Türkiye’de Sosyalizmin İktidar Arayışı: Burjuva Restorasyonu ve Solun Yakaladığı Fırsat, 2. Baskı, İstanbul: NK Yayınları, 2003, s.15.
- 2
Bu benzetme, bağlamı benzer bir alıntı: Hunter S. Thompson, Fear and Loathing in Las Vegas: A Savage Journey to the Heart of the American Dream, New York: Random House, 1998, s.31.