Nevzat Evrim Önal
Mağduriyet tuzağı
Yayın Tarihi: 25.03.2026 , 23:43 Güncelleme Tarihi: 26.03.2026 , 00:00
Emperyalizmin insanlığın aklı üzerindeki ideolojik hegemonyası sürekli tekrar edilen birtakım kritik yalanlara dayanıyor. Bunlardan en sinsilerinden biri de ezilenlerin mücadelesinin ancak “barışçıl” yollarla yürütüldüğünde ahlaki üstünlüğünü, dolayısıyla meşruiyetini koruyacağı.
Bu yalanın dayandığı zincirleme mantık şu:
- İnsanlık her biri kendi duygu ve düşüncelerine sahip bireylerden, kamuoyu da bu duygu ve düşüncelerin toplamından oluşur.
- Bir politik dava başarıya ulaşmak için bu kamuoyu içerisinde anlamlı boyutta ve sürekli bir destek bulmalı, sempati görmelidir.
- Ezilmekte olan herhangi bir insan ya da insan öbeği kendisini ezenden zayıf (fiziken güçsüz, sayıca az, yoksul, silahsız ya da silahları ilkel, kendisi cahil vb.) olduğu için eziliyordur.
- Bu zayıflık durup dururken ortadan kalkmayacağına göre avantaja dönüştürülmelidir.
- Dolayısıyla, mazlum bir özne, davasının propagandasını mazlum olma durumunu koruyarak, hiçbir zalimlik emaresi göstermeyerek yapmalı; böylelikle kamu vicdanında üstünlük sağlamalı ve kendisini ezenin insanlık tarafından kınanması, dışlanması ve yaptırım uygulanması yoluyla başarıya ulaşmalıdır.
Bu mücadele stratejisi, ezilen tarafın şiddete karşı şiddet uygulaması, kendisini ezeni yenilgiye uğratarak püskürtmesi ya da en azından ezme eylemini mevcut biçimiyle sürdürülemez hale getirmesine alternatif olarak gösteriliyor.
İçerdiği her önerme yanlış olan bu mantık silsilesi sinsi bir tuzak. Zira mücadelenin başarıya ulaşması için gereken kritik unsur, mücadele eden öznenin de, fiili mücadele ortamının da dışına çıkartılıyor ve yürütülen mücadele sonucunda bizzat kurtulacak olmayan, salt bu mücadeleyle duygusal bir bağ kurması beklenen, kimlerden oluştuğu dahi ısrarla belirsiz bırakılan bir kitleden alınacak dış destek olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla bir davanın ne kadar haklı olduğu, doğru politik tezlere dayandığı ya da iyi örgütlendiği değil; o davayla şahsen alakasız ve davayı doğuran koşullarda yaşamayan insanlara ne kadar sempatik geldiği önem kazanıyor.
Adı açıkça konmasa da bu izlekteki dışsal kamuoyu, gelişkin kapitalist metropollerin, bilhassa da emperyalist merkezlerin “duyarlı” orta sınıflarıdır. Bu toplumsal kesim hiç süreklileşmiş biçimde zorla ezilme tecrübesi yaşamamıştır, bunun yarattığı bireysel duygular ve toplumsal haletiruhiyeden bihaberdir ve konforlu hayatlara sahiptir. Haksızlığa uğradığında hakkını “yasal yollardan” arar ve kendisine şiddet uygulandığında dahi en iyi ihtimalle son çare olarak karşı şiddete başvurur. Dolayısıyla, örneğin İsrailli “yerleşimciler” tarafından silah zoruyla evine çökülüp, süresiz sıkıyönetim altında tutulan Cenin mülteci kampına yerleşmek zorunda kalan bir ailenin bu kampta esaret altında doğan bir çocuğunun yaşam, ölüm, özgürlük, adalet gibi kavramlar hakkında sahip olduğu fikirleri ve hayalleri anlayamaz; muhtemelen aynı zamanda bunları dehşet verici de bulur.
Farkındaysanız sadece ezilenlerin politik davalarının başarısının dışsal bir kamuoyu sempatisine bağlanması değil, bunun için seçilen kamuoyunun kimliği de sinsi yalanın amaçlarına uygun. Kapitalist merkezlerin duyarlı orta sınıfları sadece ontolojik olarak pasifist değildir. Aynı zamanda dünya çapında emperyalist propaganda ve manipülasyona en açık toplumsal kesim burasıdır. Örneğin Filistin’de Birinci İntifada fazlaca mı sempati topladı, çekersiniz bir Schindler’in Listesi, verirsiniz yedi tane Oscar, durum dengelenir. Zaten kurulduğu günden bu yana İsrail’in Filistinliler başta olmak üzere bölge halklarına uyguladığı zulüm Siyonistler tarafından bu yolla; “Yahudiliğin ebedi ve sarsılmaz mağduriyeti” propagandasıyla meşrulaştırıldı.
Bu sinsi yalanın amacı dünyadaki tüm ezilenlerin davalarını emperyalizme yedeklemek. Öyle ki, bu yalan güçlendikçe hiçbir halkın kendi özgücüne yaslanarak kendisini ezenlerden kurtulamayacağı, emperyalizmden destek almanın tek çare olduğu genel kabul görmeye başladı. Emperyalist tekellerin Güneydoğu Asya’da taşeron şirketlerde açlık ücretlerine çalıştırdığı insanların kurtuluşu dahi bu emekçilerin kendi ülkelerinde verecekleri emek mücadelesinden değil, emperyalist tekellerin merkezlerinin bulunduğu Batı başkentlerinde yaşayan duyarlı müşteriler tarafından açılan davalardan beklenir hale geldi.1
Çok etkin bir manipülasyon mekanizmasıyla karşı karşıyayız. Zira dünyada insanın havsalasının almayacağı, vicdanını dumura uğratacak kadar çok zulüm var. Adalet orta sınıfların vicdanına havale edildiği andan itibaren, emperyalizm bunlar içerisinden amaçlarına uygun olanları seçip kullanabilir ve bizzat sebep olduklarını ya da işine gelmeyenleri önemsizleştirebilir hale geliyor. Böylelikle, örneğin, İran’da dinci gericiliğin kadınlara dayattığı esaret araçsallaştırılıp büyütülürken, aynı esaret Suudi Arabistan’da uygulandığında önemsizleştiriliyor.2
Bu durum yerleşik hale geldiğinde, ezilenler adına mücadele yürüten öznelerde de mücadeleyi buna göre hizalama ve mücadele edilen hasmın emperyalist egemenler tarafından sıkıştırılmasını sağlayacak bir kamuoyu oluşturmayı hedefleme eğilimi güçleniyor. Dünya çapında ezilenlerden yana görünen politik hareketler içinde emperyalizm işbirlikçiliğinin azımsanamayacak bir yaygınlık kazanmış olmasının nedeni bu.
Ne var ki, bu “mücadele” ekseninin tek sorunu emperyalizmle işbirliği yapmanın ahlaklı olmaması değil. Bir zulüm veya adaletsizlik karşısında, mağdurların örgütlenmesine dayanan dürüst bir mücadele yerine böyle yollara başvurulması stratejik açıdan da sorunlu ve bir dizi nedenle aslında başarısızlığa daha açık.
Birincisi, emperyalist dünya sisteminde, zulüm uyguladıkları bir tahakküm alanına sahip olan özneler genelde emperyalist merkezlerle de “iyi” ilişkilere sahip olur. Dolayısıyla bu merkezlere başvuran hemen her kurtuluş mücadelesi, kendisini söylem düzeyinde destekler görünen birtakım muhataplar bulsa da iş ciddiye bindiğinde bu destek nadiren somutluk kazanır ve emperyalistlerin ipiyle kuyuya inenler çoğunlukla ipin kısa olduğunu görür. Yakın geçmişte Suriye’de SDG’nin dağılması ve YPG’nin birkaç gün içerisinde kontrol ettiği coğrafya ve kaynakların tamamına yakınını kaybetmesi buna örnektir.
İkincisi, ezilenlerin kurtuluşuna yönelik bir mücadele ezene diş geçirmeden kurtaracağı insanları örgütleyemez ve özgücünü büyütemez. Fiilen ezilmekte olan insanlar kurtuluş mücadelesine daha fazla ezilmek değil ezilmekten korunmak için ve aynı zamanda çoğunlukla kendilerine karşı işlenen suçların cezasız kalmaması için katılırlar. Dolayısıyla destek verecekleri öznenin ahlaki üstünlüğünü değil pratik gücünü önemserler. Bu yüzden mücadele eden özne emperyalist merkezlerdeki kamuoyunu kazanacağım derken kolaylıkla kendi insanlarının güvenini kaybedebilir. Bu bağlamda, örneğin, Hamas lideri Yahya Sinvar’ın son anlarının, kendisini öldüren insansız hava aracının kamerasından çekilen görüntülerinin İsrail ordusu tarafından yayınlanması yüzde yüz bir hesap hatası değildir. İsrail’in bu gövde gösterisi Ortaçağ’da krala isyan edenlerin ölü bedenlerinin ya da kesilmiş başlarının kent meydanlarında teşhir edilmesinden farksızdır. Bunu yapan İsrail, yayınladığı görüntülerin Batıda bir miktar sempati toplayacağını ve hayranlık uyandıracağını, ama kendisiyle çok sert bir mücadeleye girişmiş Filistin halkında yaratacağı moral bozukluğunun daha büyük olacağını hesaplamakta; bu hesabı yaparken Batıdaki ideolojik kayıpların telafisinin sahadaki askeri kayıplara göre çok daha kolay olduğunu bilmektedir.
Son olarak, bu çerçeve, mağdurların ancak mağduriyetleri sürdüğü müddetçe haklı olacağı gibi bir totolojiye dayandığı için abes. Oysa insanlığın büyük çoğunluğu emperyalistlerin doymak bilmez sömürücülüğünden de, zorbalığından da, kibrinden de bıkmış usanmış durumda. Ezilenlerin kurtuluşunu hedefleyen herhangi bir hareket, bu dünyanın zorba egemenlerine gerçekten zarar verebildiğinde belki bu zarar kapitalizmin metropollerinin nezih semtlerinde dehşetle karşılanacak ama insanlığın büyük çoğunluğu tarafından coşkuyla alkışlanacaktır. 7 Ekim’den bugüne Hamas’ın dünya çapında pek destek bulamamış olmasının temel sebebi mücadele yöntemi değil başarıya ulaşamamış olmasıdır. Yoksa, Vietnam halkının ABD emperyalizmine karşı verdiği, dünya çapında eşine az rastlanacak bir destek görmüş olan mücadelesinde kullandığı yöntemler daha “cici” değildi.
Zaten gerçek bir kurtuluşun başka yolu da yok. İnsanlığın binlerce yıllık mücadele tarihi, tartışmasız biçimde, ezilenlerin kendilerini sömüren ve ezen zalimlerden kurtulmak için onları ahlaken değil fiziken yenmek zorunda olduğunu gösteriyor. Yani, aydınlanmanın büyük filozoflarından Jean Meslier’den serbestçe alıntılarsak; “Son emperyalist devlet başkanı son çok uluslu tekel patronunun bağırsaklarıyla boğulup öldürülmeden insanlık özgür olmayacak.” Ahlak alanındaki başarılar ancak bu fiziki zaferi yakınlaştırıyorsa anlam taşıyor ve bu amaca uygun olmayan, kriterleri egemenler tarafından belirlenen ahlak çerçevelerine uymaya çalışmak her zaman gerilemeyle sonuçlanıyor.
Not: Gillo Pontecorvo’nun Cezayir Savaşı filmini birlikte izleyip tartışmak için beni davet eden ve bu yazının yazılmasına vesile olan gençlere tekrar teşekkür ederim.
- 1
Örneğin: https://www.latimes.com/archives/la-xpm-2003-sep-13-fi-nike13-story.html.
- 2
Öyle ki, ilgili Wikipedia makalelerinden İran’la ilgili olan 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren durumun ne kadar kötüleştiğini anlatan bir cümleyle açılırken, Suudi Arabistan’la ilgili olanın ilk cümlesi 2017’den bu yana yapılan reformlardan bahsetmektedir. https://en.wikipedia.org/wiki/Women%27s_rights_in_Iran, https://en.wikipedia.org/wiki/Women%27s_rights_in_Saudi_Arabia.