Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Ali Rıza Aydın

Ali Rıza Aydın

Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımı

Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz toplumda halkın egemen ve iktidar olması var. Kapitalizmin ekonomi politiğine karşı sosyalizmin ekonomi politiği… Savaşımın kilitleneceği hedef burası.

Yayın Tarihi: 20.05.2026 , 21:36 Güncelleme Tarihi: 21.05.2026 , 00:00

17 Mayıs Pazar günü Ankara/Esat Semt Evinde aynı başlıkla yaptığım sunuşta, 23 Nisan 2026 günlü yazımda değindiğim “halksız cumhuriyet olmaz” konusunu “halksız bağımsızlık savaşımı” olmaz içeriğiyle 19 Mayıs 1919’a, ilk adıma taşımaya çalıştık dostlarımızın değerli katkılarıyla. Emeklere, yüreklere sağlık.   

Emperyalizme ve saltanata karşı Kurtuluş Savaşı, kuruluş adımları ve Cumhuriyet ne düzenin biçimlendirmesine ne de dar bakışlara sığdırılabilir. Halkla birlikte ve sınıfsal olarak okunmak, analiz edilmek zorunda. Bugün, bir asrı aşan bir zaman dilimi önce yaşananları biçimsel sahip çıkışlarla, savunmada kalınarak, kutlayarak korumak da olanaklı değil. Kaldı ki bu duruş hem baskı altında tutuluyor hem de çürümenin, sömürünün, emperyalist saldırıların önünü kesemiyor.    

Güneş her gün doğuyor ama karanlığın içinde kaybolan günler zamanındayız. Umut olarak gösterilen “demokrasi”, “insan hak ve özgürlükleri”, “seçim”, “yeni anayasa” ya da diğerleri… Hepsi aynı karanlığın içinde. Askıda ekmek zamanındayız.

Birinci Dünya Savaşının sonunda, işgal günlerinde de dağıtılması olanaksız karanlık içinde olunduğu sanılıyordu. Oysa 1917 Ekim Devriminin güneşi ile Anadolu ve Trakya’nın dört bir yanına dağılan yerel/bölgesel kongre iktidarları, cemiyetler ve meclislerin “halk ateşleri” vardı. Mustafa Kemal ve önderliğindeki kadroların 1919'daki ilk adımı ve Ankara yolculuğu bu güneş ve ateşlerin varlığı bilinerek atıldı. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi ile Ankara Hükümetinin ve Kurtuluş Savaşının kaynağını, Cumhuriyetin harcını bu güneş ve ateşler besledi. 

Mustafa Kemal’in Cumhuriyet ilanından önce yaptığı “halkın egemenliği ve iktidarı” tanımlamasının içi boş değildi, halkın içindeki direniş kolları ve iktidar seçenekleriyle doluydu. Ve bu onurlu hareketlerin ortak özelliği yerel ya da bölgesel olmalarına karşın ulusal hedefe bütünsel kilitlenmeleriydi. Özetle saltanata bağımlı kalmayan, siyasal temsiliyetin siyasi partiler arasında paylaşılmadığı, yerellikten ulusallığa yükselen bir egemenlik ve meclisli yönetimden söz ediyoruz. 

Halk olmadan direniş ve Kurtuluş Savaşı, kurtuluş ordusu ve kumandanları olmuyor,  meclisli yönetim olmuyor.

Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanında tam da bu anlatılır:

“Onlar ki toprakta karınca,
                            suda balık,
                                                havada kuş kadar
                                                                  çokturlar;

korkak,
     cesur,
          cahil,
                  hakîm
                                     ve çocukturlar

ve kahreden
                              yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.”

Emperyalizme, işgal iktidarına ve ordularına, İstanbul Hükümetine karşı Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasının ve kuruluşta halkın geleceğinin esas alınmasının, Cumhuriyet Devriminin, örgütlenme alışkanlıklarının sömürülen sınıfları da sarmasının özünde halkçılık, yurttaşlık hakkını kullanmak yatıyor. Her ne kadar ekonomi politikte kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı kapitalistleşme söz konusu olsa da 1961 Anayasasıyla güçler ayrılığına geçilene kadar sosyalizmden etkilenen bir meclisli yönetim yapısından söz ediyoruz. 

Cumhuriyetin temel ilkelerinden ve halktan uzaklaşılarak yine kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı bir “güçlü yürütme” modeli benimsenirken, bugün işlevsizleştirilmiş ve önemsizleştirilmiş bir Meclisle “başkanlı rejim” uygulanırken kurtuluş ve kuruluşu unutturmamak önemli ama etkili değil.  Sorun “kişisel iktidar”dan “ulusun meclisi”ne oradan da başka bir “kişisel iktidar”a geçmekten öte… Ekonomik ve siyasal bağımlılığı esas alan, kendi anayasal ve hukuksal düzenini dahi tanımayan bir sömürü dünyasındayız. Halk onlar için tüketici ve kul olarak seçimden seçime genel oylarını çaldıkları sömürülenler kitlesi. 

Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımından bugüne sınıfsal analiz yapıldığında adına demokrasi dedikleri devasa bir yanılsama ve sömürü dünyasına gelindiği görülüyor. Emperyalizm haydutluk, işgal, yurtsuzlaştırma, soykırım peşinde. Sömürüye doymuyorlar.

Cumhuriyet devrimi, emeğin cumhuriyetini getirmedi ama halkı yurttaşlık meşruluğuna kavuşturarak, cumhuriyetin ilkeleriyle, gelişme ve ilerleme tez ve etkileriyle sosyalizm için olanaklar ortaya çıkardı. Çıkardı ama düzen içi arayışların sınıf uzlaşmacılığıyla nasıl köreltildiğini, devrimci hedeflerin nasıl saptırıldığını, cumhuriyet için verilen emeğin nasıl sömürüldüğünü, karşı devrimin nasıl palazlanarak sürekli duruma getirildiğini yaşayarak gördük. 

Cumhuriyetin izinde bağımsızlık ve aydınlanma savaşımı bugün yerini kapitalizme/emperyalizme, gericiliğe, bağımlılığa bıraktı. Emekçilerin sömürü düzenini yıkma istenç ve hedefi meşruluğunu hiç kaybetmiyor.

Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz toplumda halkın egemen ve iktidar olması var. Kapitalizmin ekonomi politiğine karşı sosyalizmin ekonomi politiği… Savaşımın kilitleneceği hedef burası. 


NOT: Yazıyı yayıma göndermeden önce Prof. Dr. Mustafa Türkeş’in “Kemalist Devrim: Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Geçişte Reformlar ve Devrim 1839-1939” konulu yeni kitabı elime geçti. Okuyacak, söyleşecek, okutacağız. Sevgili Hocamızın emeğine sağlık. Kutluyoruz.

Ali Rıza Aydın 'ın Son Yazıları