Ali Rıza Aydın
Denetim mekanizmalarına sızan şebeke
Yayın Tarihi: 05.11.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yukarıdaki sözler Adalet Bakanının 3 Kasım Salı günü yaptığı açıklamadan. Tümce şöyle: “Üst düzey denetim mekanizmalarımıza sızan şebekenin varlığı bugün itibarıyla oldukça belirgin hale gelmiştir. Verilen ifadeler yeni şüphelileri ortaya çıkarıyor, soruşturma derinleştirilerek devam ediyor."
Bakan’ın açıklamayı yaparken 3 Kasım’ı özellikle seçip seçmediğini bilmiyoruz ama anımsatalım: 3 Kasım 2002, 14 Ağustos 2001’de kurulan AKP’nin iktidara adım günü. Aradan geçen 24 yılda kesintisiz iktidarda olan AKP, birçok ekonomik, siyasal, hukuksal, toplumsal kriz ve olaya, yönetememeye, çürümeye tanık olduğumuz dönemin siyasal iktidarı.
Fon soygunu üzerine yapılan bu açıklama hiç hafife alınamayacak durum saptamalarıyla dolu. Bu konuşmayı dinleyen ve olayları bilmeyen biri Türkiye’de siyasal iktidarın değiştiğini, yeni iktidarın bir Bakanının önceki iktidarın döneminde ortaya çıkan soygunları, yolsuzlukları, organize çeteleri açıklıyor sanır.
Soru çok: Adalet Bakanının “denetim mekanizmalarımız” sözleriyle sahiplenerek tanımladığı bu yapıdaki söz konusu üst düzey denetim elemanlarını, bu elemanlardan şebeke içinde olanları hangi hukuk ve ilkelere göre kimler görevlendirdi, kimler atadı? Statü hukukunda keyfi görevlendirme ve yetkilendirmeler olamayacağına, kamuda çalışmak isteyenlere “güvenlik soruşturması” gibi baraj uygulandığına göre bu şebekeciler nasıl göreve başladı? Bu süreçteki sorumluların, atamayı yapanların sorumluluğu yok mu? Sonradan şebeke oldularsa görevdeyken hiç mi kontrol edilmediler?
İster istemez akıllara AKP döneminin 15 Temmuz 2016 darbe girişimine kadar geçen sürede, Graham E. Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” (2008) kitabındaki deyişiyle “gayet politik AKP ve büyük ölçüde apolitik cemaatçi Fethullah Gülen hareketi” ortaklığı geliyor. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu geliyor. 2011 KHK’leriyle denetim yapısındaki değişiklikler, OHAL KHK’leri geliyor. Bunlar gibi birçok olay ve düzenlemede “ne değişti” sorusu geliyor.
Soru çok dedik ya… Köşe yazısı sınırlarını gözeterek kimi soruları okuyucuya bırakıp sondakilere geçelim.
Denetim; (i) yasama, yürütme (merkezi ve yerel yönetimler) ve yargı içindeki anayasal ve yasal düzenekler, (ii) uluslararası hukukla devreye giren düzenekler, (iii) Anayasa ya da yasalarla, sözleşmelerle görevlendirilen/yetkilendirilen (yeminli mali müşavirlikler, bağımsız denetim şirketleri, yapı denetim kuruluşları vb.) özel denetim/kontrol kuruluşları, (iv) anayasal güvence altındaki dernek, vakıf, sendika, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları denetimleri, (v) Anayasada güvence altına alınan hak ve özgürlükleri kullanarak yapılan toplumsal denetim gibi çok yönlü, dağınık ve karmaşık bir yapıya sahip.
Egemen düzen içinde ortaya çıkan her türlü hukuksuzluk, keyfilik, yağma, talan, soygun, hukuksal deyişle suç oluşturan her iş, işlem, eylem devasa denetim düzeneklerinin gözü önünde gerçekleşiyor.
Fon soygunu nedeniyle, hem siyasal iktidar ve muhalefet tarafından hem toplumun geniş kesimi tarafından sıkça konuşulan denetim ve denetimsizlik konusu, “denetim olsa krizlerin, soygunların yaşanmayacağı” üzerine kurulu. Adalet Bakanının şebekelerin denetim düzeneklerine sızdığını, piyasayı ele geçirdiğini açıklamasıyla bu umut kapısı da çürüdü. Türkçesi, su başlarını şebekeler tutunca tuz da kokmaya başladı.
Ne olacak peki? Buradan kusursuz, denetlenebilir bir burjuva hukuk devletine geçerek çözülecek mi sorunlar?
TÜSİAD da hukuk devleti istiyor, istikrar bozulmadan düzen sürsün diyen, kapitalizmden ve emperyalizmden kurtulmaktan söz etmeyen muhalefet de… Hukuk devleti içinde Cumhuriyeti ilkelerinden, özünden uzaklaştırmak isteyenler var. Hukuk devleti deyip mevcut Meclis’in tümüyle yeni anayasa yapabileceğini söyleyenler var. Hukuk devleti deyip tarikat ve cemaatleri yasaklayan yasayı yürürlükten kaldırmak isteyenler var.
Yalnızca hukuksal sorumlulardan, onların da bir kısmından hesap sorulmasıyla denetimsizlikten, hukuksuzluktan, keyfilikten, kurumsuzluktan, anayasasızlıktan, çürümeden kurtulmak olanaklı mı? Bu çürümüş ve içine çetelerin sızdığı düzeni yaratan siyasal sorumluların da hesap vermesi gerekmez mi? Diyelim ki bunlar gerçekleşti, ekonomi politiği sömürü olan kapitalist/emperyalist düzen ne olacak?
Kurumsuz ve kuralsız, çetelerle ortak sömürüden kurtulmanın devamının kurumlu ve kurallı sömürü olacağı gerçeği unutulmamalı. 1981’de çıkarılan, 2014’te dünyanın değişen durumuna uygun yenilenen Sermaye Piyasası Kanunu tüm aracı kurumları ve denetim düzenekleriyle kusursuz uygulansa sermaye piyasasının sömürücü özü ortadan kalkmış mı olacak?
Devlet ve hukuk gibi denetim de ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ürünü. Kapitalist ilişkilerde, bir yönüyle sahte ve denetimsizlik içeren diğer yönüyle baskıcı, iki yönlü çalışan denetim düzeneği söz konusu. İşçi sınıfını, işsizleri, emeklileri, öğrencileri, tüm emekçi halkı kontrol altında tutan, gücünü egemen sermaye sınıfı ve siyasal iktidardan alan bir düzenek var. Düzen içinde kimi sorumlulara ya da hukuk dışı davrananlara suç ithamının düzeni koruma, mülkiyet transferi ve gelirin yeniden dağılımı adına iç çelişki olarak yaşanması sömürüyü ortadan kaldıracak nitelik taşımıyor.
Piyasa dolandırıcılığının olmadığı, denetim düzeneklerine çetelerin sızmadığı, organize suç yapılanmalarının yok edildiği bir sömürü düzeni isteğinin sonucu, sömürünün devlet ve hukukla meşrulaştırılmasından, sömürülen sınıfın sömürenlerle uzlaşmaya zorlanmasından başka yere çıkmaz.
Gerçek anlamı söz ve karar sahipliği olan denetim sermaye sınıfının, siyasal iktidarının ve gerici ortaklarının egemenliğinden insanın insanı sömürmediği halkın egemenliğine geçtiğinde ne şebekeler kalacak ne de sömürücü düzen.