Türkiye'de Amerikancılık| Cumhuriyet Düşmanlığı, Antikomünizm, Ergenekon, Direniş, 1 Mayıs, ODTÜ, İsrail
Başka bir hayat
Erdem Yalçın
Kafanda dönüp duruyor. Başka ne yapabilirdin ki? Başını önüne eğdin. Dişlerini sıktın. Dudaklarının titrediğini belli etmemek için hep böyle yaparsın. Dikiş makinesinin iğnesine diktin gözlerini. Kumaş parçasını iki elinle kontrol etmeye çalıştın. Ellerin titriyordu. İkisini birden yumruk yaptın, yumruklarını birbirine bastırdın. Biliyorsun, böyle yapınca biraz olsun sakinliyor ellerin. Bazen senin değilmiş gibi davranmaya başlayan ellerin... Sonra ensen. Yıllar önce kendini belli etmeye başlayan ağrı yine aynı yerde, ensenin tam ortasındaydı. Bıçak gibi. Boyun düzleşmesi. Dikkat etmezsen fıtığa dönebilirmiş. Doktor ne iş yaptığını sormuştu. Duraksamıştın. Utanır gibi. “Tekstildeyim.” Düpedüz utanmıştın. Yine kafanda dönüp durmuştu: “Dayansaydın kızım, kocan iki tokat attı diye yuva yıkılır mı?” Herkes biliyordu sadece iki tokat olmadığını. “Çalışır, kendime de çocuğuma da bakarım!” dedin. Herkes biliyordu. “Kız çocuğu ilkokulu bitirse yeter” diyenler, sen daha on altı yaşındayken hayırlı kısmet aramaya başlayanlar, her defasında seni o adamın evine geri yollayanlar... Bütün dünya biliyordu. Ustabaşı da biliyordu; çocuğunla tek başına yaşamaya çalıştığını. “Kaç parça çıkacak bugün?” Her seferinde, yılışık, bıyık altı sırıtışından belli. O gün de öyle oldu. Ne eksik ne fazla. Bilmem kaç yüzüncü kez, ağzının suyu akarak, makinedeki kumaş parçasında, sonra senin ellerinde, yüzünde gezdirerek bakışlarını... Herkes biliyordu. “Başını önüne eğ. O zaman devam etmez.” O gün ne oldu, bilmiyorsun. Belki içini kıpır kıpır ettiren o güzel bahar havası, belki kızının, sen evde yokken başının çaresine bakacak kadar büyüyen kızının, küçücük elleriyle sana ilk defa yumurta pişirmesi, belki servisi beklerken yüzüne vurup içini ısıtan güneş, belki gözlerine bakarak mırıldayan kedi. Neden, bilmiyorsun. İkisini birden yumruk yapıp birbirine bastırdığın ellerin sakinlemedi. Tezgâhı yumruklamaya başladın. İki elinle birden. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak ve sadece “Yeter!” diyerek. Arka arkaya, sonsuza kadar, yeter, yeter, yeter diyecekmiş gibi, nefesin ve sesin kesilene kadar. Birileri, “Sinir krizi geçiriyor, bir bardak su içirelim” diyene kadar.

Kafanda dönüp duruyor. Şimdi olsa öyle yapmazsın. Göğsünü kabartır, başını dikleştirir, “Tekstil işçisiyim!” dersin doktora. Başını önüne eğmez, ustabaşının gözlerine dik dik bakarsın. O indirir bakışlarını. Yalnız olmadığını anlar. Domuz gibi anlar. Bizimkiler diye geçirirsin içinden, bizimkiler ne yapacağını bilir. Patron bir gece yangından mal kaçırır gibi makineleri fabrikadan söküp taşıdığında, kapının önünde bilmem kaç gün nöbet tutarken öğrendin. Şimdi, yeni fabrikada, birbirine güvenen yedi kişisiniz. Başı sıkışan kim olsa, sizi buluyor.

***
Kimseye güvenmiyordun artık. Hiç kimseye. Abi dediğin, elini öptüğün adam... İşten çıkarılanların arasında senin de olduğuna inanamadın önce. Sordun. “Eh, yeter be! Senin gibi çulsuza çapulcuya laf anlatmakla uğraşamam!” cevabını alana kadar sordun. Abi dediğin adama; patronuna. Sonra bir ay boyunca iş aramak için bile evden çıkmadın. Okul çağında iki çocuğunun, tekstildeki eşinin gözlerine bakamıyordun. Herkes evden gidince, yorganın altına atıyordun kendini. Bazen hıçkırarak. Ağlamıyordun da böğürüyordun sanki. Boş evde bile birileri duyarsa diye, yüzünü yastığa gömerek. Kahveye gitmeye, arkadaşlarına iş sormaya yüzün yoktu. Kimseye güvenmiyordun artık. Hiç kimseye. Generalle tanışana kadar. General, yedi ay sonra bulduğun işte, on kişilik torna atölyesinin en kıdemli ustası. Bilgisayarla programlanan yeni tezgâhlar piyasaya çıkınca, onları kullanmayı da bir ayda öğrenivermiş; öyle anlattılar sonra. Henüz bunu bilmiyordun. Daha ikinci günündü. Çay molasındaydınız. Dünden kalma gazetelerin üstünde salatalık, domates, zeytin, peynir, ekmek. Bir an önce bitirilmesi gereken kahvaltıyı aceleyle ağzına doluşturup, çayla yumuşatarak boğazından geçirmeye çalışıyordun. General “Acele etme” dedi sana. Utandın. Yutkundun. Kızardın da. Aynaya gerek yok, böyle durumlarda yüzün kızarıyor, biliyorsun. Ağzında çevirip durdun. Ağzında lokma, kafanda sözler döndü. “Başkasının lokmasında gözümüz yok usta, hemen bitirip işe başlayalım diye...” Söylemene gerek kalmadı. General güldü, “Acele etme. Ne zaman bitirirsek o zaman başlarız. İşçiyiz, köle değil.” Yüzün yumuşadı. Aynaya gerek yok, biliyorsun, böyle durumlarda çocuk gibi aydınlanıyor bakışların. Yedi ay sonra ilk defa güldün. Başka bir gün, General’e neden general dendiğini sordun. Alnındaki, gözünün kenarındaki derin çizgileri işaret etti. “Rütbelerim!” Onun yanında, sadece işinin inceliklerini değil, dostu düşmandan ayırmayı da öğrendin.

***
Öğretmenler odasında eskiden televizyon olurdu. Artık hangi kanalın izleneceği kavgası yok. Herkes telefon seyrediyor. Kişiye özel ekranlarda akıp gidenlere dalmış, fıldır fıldır görünen ama uyuşmuş gözler. Biri bir şey soracak olsa, cevap, oyuncağıyla arasına girilen kızgın çocuk bakışları. İstisnalar da var. Borsa konuşuluyor. Hangi hissenin düşeceği, hangisinin çıkacağı... Araba alıp satarak iş kuran meslektaşların, yeni çağın uyanıkları olarak herkese akıl veriyor. “İş bilenler, becerikliler, gemisini yürüten kaptanlar.” Bir öğretmen tatlı dağıttı geçen hafta. Bilen biliyor, bahisten parayı vurmuş dediler. Bahis oynayıp intihar edenlerin haberlerini hatırladın, eline aldığın baklavayı geri bıraktın. Eskiden utanarak, sıkılarak, fısıldanarak söylenenler artık herkesin dilinde. “Of, yine ders!” Söylene söylene, akıllarında yer etmiş, artık söylenmesine ihtiyaç duyulmayan, öylece kabul edilenler... “Bunlardan bir şey olacağı yok, boşuna uğraşıyoruz!” Kapı önünde satılan uyuşturucular müdürün bile umrunda değil. “Çete bunlar. Başımıza iş almayalım, çoluğumuz çocuğumuz var.” Öğretmenler odasında başını kaldırmaya cesaretin yok. Gördüklerinden utanıyorsun. Veli toplantısındaki adam dönüp duruyor kafanda. Tırnaklarındaki yağ lekelerini, parmaklarındaki kesikleri saklamaya çalışarak ayağa kalkmıştı. “Bu çocuklar bizim gibi mi olacak Hocam!” Dik dik değil, çaresiz, bir yol arar gibi bakarak. Belli, seni büyüğü görmüş. “Okula değil, oto sanayiye gönderelim yol yakınken.” Başını kaldırmaya cesaretin yok. “Bu çocukların geleceği eğitimde!” diyorsun, sesinde yorgunluğun ve inançsızlığın kırıntıları.

Sonra genç bir kadın atandı sizin okula. Yüzünde, bakışlarında bir şeyler vardı. Senin gençliğine benziyordu sanki. Sadece senin de değil; dünyanın, hayatın, şehirlerin, ağaçların gençliğine. Hangi romandan aklında kaldığını hatırlamadığın cümle, hisselerin, bahislerin, uyuşturucuların arasında aklında parladı. “Uçmayı yeni öğrenmiş bir martı gibiydin.” Sen, çocuklara, meslektaşlarına kol kanat geren Türkçeci Aysel. Genç kadın sana yeni sendikayı anlattı. Hep aynı şeyleri duymuştun, gittikçe inancını kaybederek. Sen de hep aynı şeyleri söylediğin bir cevap yakıştırdın kendine. “Biz çok uğraştık gençler.” Uçmayı yeni öğrenen martı ne zaman yanına gelse, müdürün yalakası size baktı. Belki ona inat, bu sefer “Artık yorulduk be kızım!” demedin.
Öğretmenler odasında, sınıfta, genç martıların bakışlarıyla buluştu bakışların. Avcılara yakalanmadan uçmayı birlikte öğreniyorsunuz. Şimdiye kadar kimselere göstermediğin, göstermekten utandığın şiirlerin en güzelini, yenilenen gençliğinin heyecanıyla yazdın.

***
İnşaat şirketi iflas etmiş. Baban üç aylık parasını alabilecek mi, belli değil. Yeni iş arıyor. Annen bel fıtığından sonra iki yıldır temizliğe gitmeyi bıraktı. Sen fabrikayla bir ay önce tanıştın. On dört yaşında. Koca adamsın artık. Elin ekmek tuttu. Annen şaşkın; bakışların nasıl büyüdü, omuzların nasıl inceldi bir ayda. Sabah kahvaltı diye dağıtılan küçük reçel ve yağ paketlerini, iş kıyafetlerini taşıdığın naylon torbanın dibine saklıyorsun. “Fazla olanları evinize götürelim diye veriyorlar.” diyorsun. Baban anlamazdan geliyor. Annen yalan söylediğini öğrense çok üzülür. Ama akşam, çorbadan sonra, o iki küçük paketteki yağ ve reçeli dört dilim ekmeğe bölüştürüyor. En çok kardeşinin ekmeğine sürüyor. Hep birlikte kardeşinin yüzünü seyrediyorsunuz; kardeşinin yüzündeki bir dilim reçelli ekmek gülümsemesini. Sanki başka bir şeyler var yüzünde.
Başka bir hayat. Yepyeni, aydınlık, koca bir ülke.

Ortaklaşa dergisinin 7'nci sayısı, Amerikancılaşma dosya konusuyla çıktı. Özel olarak, Türkiye'de Amerikancılaşma. Bu mefhumun birçok boyutunun yanında, dergide gıda güvenliğinden Küba'ya, Köy Enstitüleri'nden 1 Mayıs'a kadar birçok konuyu ele aldık.