Türkiye'de Amerikancılık, Cumhuriyet Düşmanlığı, Antikomünizm, Ergenekon, Direniş, 1 Mayıs, ODTÜ, İsrail
Masalların ateşle imtihanı
İstanbul’un işgali sonrası İstiklal Caddesi
Asaf Güven Aksel
Chaplin, “kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürüklenen insanlığı” uyarmak için 1942’de “Büyük Diktatör” filmini yaparken, faşizme karşı bütün olanakları kullanmak gerektiğini düşünmüştü. Sinemada gereksiz bulduğu için, ses verilmiş sözü kullanmama prensibini de bu nedenle bir yana atmıştı. Öyle ki, umudun komünistlerde ve halktan insanlarda olduğu mesajını, dakikalarca süren tiratlarla iletmişti.
Muhtemelen, son zamanlarda Trump’ın ve Netanyahu’nun uğursuz sıfatlarını gördükçe bu filmin ikonik sahnesi geliyordur akıllara. Dünyayı temsil eden balonla, sevimsiz bir çocuk haliyle oynayan diktatör. Sahne, balonun patladığı, elde pörsük bir parça kaldığı finalle kapanır.
Trump özelinde yapılan bir incelemeden basitçe aktarırsak (Dr. Hüseyin Karakuş, Bilim ve Gelecek, Mart 2026), nörolojinin, geriatrik psikiyatrinin, linguistiğin saptadığı anomaliler, “frontotemporal dejenerasyon”la uyumlu bulunmuş ve bulgular arasında “yalan”dan farklı bir kategori olan “masallama” (konfabulasyon) da yer alıyormuş. Yığınla gözlemlenebilir semptom sıralamasında öncelikle bunun üzerinde durmamız, konumuz gereği. Masallama!
Bu satırlar yazılırken, Lübnan’a kara harekâtı başlamıştı, İran’a karşı NATO örgütleniyordu, Küba’ya cendere daraltılıyordu masallamalar eşliğinde.
İsrail-ABD haydutluğunun, başta Ortadoğu, tüm dünyanın dizaynına görülmedik boyutta fütursuzca girişmesi, yıllardır uluslararası saldırganlığı tırmandırmaktaki gözü dönmüşlüğü, tarihsel bir momentte eş düşmüş iki liderin psikopatolojisiyle açıklanabilseydi, yine o momentin histerisiyle çerçevelenebilrdi.
Evet, yaşam sahnesindeki her birey gibi, liderlerin karakter yapılarının da tarihsel seyirde şöyle böyle rolü vardır tabii. Ama, Chaplin’in diktatöre dönüştürülen karakteri, Hitler’e benzetilen mülayim, Yahudi bir berberdi sadece. Sonuç, makamın belirleyiciliğine varıyordu yani: Hamlet gibi söylersek, ekonomi Horatio, ekonomi!
Sanatta “kötü karakter”lerin hikâyeye derinlik katıp, çatışmayı tarafgir bağla takip ettirdiği söylenir. O karakterlere sadakatle menfaat hizmetindeki sığ “kraldan çok kralcı”lar, istisnasız nefret ve tiksinti uyandırır ama...
Emperyalizme reveransın tarihi eski
Günümüz dünyasında bütün bu olup bitenin ayırt edici özelliklerinden biri de, eskiden “Pax Americana” denilen, artık özel olarak kavramlaştırmaya gerek duyulmayan bir aşamaya bu “yaverliğin” yaldızlanmasıyla gelinmiş olmasıdır belki de. Emperyalizme ve güce boyun eğişe, kimsenin itiraz etmeyeceği kavramlar bahane edilirken, işte bu kabulleştirici “masallama”lar devreye giriyor biraz, Trump’ınkilerden azade. Biraz da soluksuz bırakan atmosferin doğurduğu, ferahlatıcı bir masalla uykuya dalma ihtiyacı gözlemleniyor.
Tarihte Amerikancılığın ya da emperyalizme reveransın bu denli sindirilmişliğine tanık olunmamışlığı, köleliğe davetin, bu denli kılıfsız, omurgasız vaz’edilmemişliği, yeni bir olgu karşısındalık sanılmasına yol açabilir. Ama hem özü ve sonucu itibariyle hem masalsı gerekçeleriyle epeyce eskidir. “Vahşilere medeniyet götüren misyonerler” kadar.
Örneğin, emperyalizmin “yedi düvel” halinde çullanışına karşı, yoksul bir halkın itirazına, meydan okuyuşuna ilk örneklerden, ülkemizin Kurtuluş Savaşı’na, o dönemin mandacılarına bakalım. Esas olarak İngiliz Muhipleri Cemiyeti ile Wilson Prensipleri Cemiyeti çatışmasına tanık oluyoruz, farklı mihraklara bel bağlayanları saymazsak.
İngiltere’ye biat etmeyi savunanlar, saray çevresi, Damat Ferit’ler, Sait Molla’lar, devasa bir imparatorluğun kanatları altına sığınmanın, Müslüman sömürgeler kozu üzerinden hilafeti ve saltanatı kurtarmanın biricik yolu olduğu kanısındaydılar. Açıkça, teslimiyeti, işbirlikçiliği, Ankara’nın “maceracı”lığına karşı her yolla mücadeleyi temsil ediyorlardı. Bu yazının da kapsamı dışındadırlar, hazin sonlarıyla.
Bu sek teslimiyetçilik karşısında, Amerikancı cenahın ayırt edici yönü ise, fluluktu. Halide Edip, Yunus Nadi, Ahmet Emin gibi aydınlar, sömürgeci İngiliz emperyalizmine karşı Amerikan “mandater”liğinin, bağımsızlığa, ekonomik inşaya, modernleşmeye katkısı olacağı kanısındaydılar. Ehveni şerciliğin tarihi de eskidir yani. “İyi niyet taşları” kadar. Bu “yurdunun bağımsızlığı ve gelişmesi uğruna geçici bir formül arayışı” nedeniyle, emperyalizme karşı savaşanlar, siyaseten daha çok Amerikancı cepheyle göğüs göğüse gelmek, gerek aydınlar gerek halk katında karışan kafaları aydınlatmakla uğraşmak durumunda kaldılar. Nâzım, “Kuvvayı Milliye Destanı”nın mandacılığa ilişkin dizelerinde, gerçeklerin ifadesini, bu yüzden özellikle sivriltmiştir, şiddetle sarsmıştır.
23 Mayıs 1919’da Kurtuluş Savaşı’nın önemli dönemeçlerinden görülen Sultanahmet Mitingi’nde, İzmir’in işgaline simsiyah giysiyle tepki gösteren Halide Edip’in müthiş bir söylevle, 200 bin kişiye “yedi minarenin şahitliği altında”, onurumuzu ve topraklarımızı çiğnetmeme yemini ettirdiği kürsüde, “Wilson Prensipleri”nin 12’nci maddesi asılıydı ve mitingi filme alan Cemil Filmer, banyo edilen pelikülleri “Malul Gaziler Cemiyeti’nin nezaretinde” Karaköy rıhtımındaki Amerikan torpidosuna teslim ettiğini söyleyecekti.
ABD Başkanı Woodrow Wilson’un 8 Ocak 1918 tarihli, Birinci Savaş sonrası dünyanın nasıl şekilleneceğine ilişkin görüşlerinin 12’ncisi doğrudan Osmanlı’yı ilgilendiriyordu. Çoğunlukta oldukları yerlerde Türk egemenliği, bu egemenlik altındaki uluslara özerklik.
Wilson’un, sosyalizmin ulusların kendi kaderini tayin hakkı tartışmalarıyla karıştırılan bu türden ifadeleri, örneğin Halide Edip’e, özgürlükçü ve modern gelmişti. Adaletin, gelişmenin teminatı, demokrasinin zerk edicisi olacaktı ABD ve bu yönleriyle, İngiltere’nin sömürgeciliğinden bizi de başka ülkeleri de kurtarabilirdi.
Lenin, ilan edildiği günden itibaren, hırsızlar sofrası Milletler Cemiyeti’ne “zarafetle” servis edilen bir pazar paylaşımı stratejisi, sömürgeciliğe parçalanmış etki alanları yaratma planı olduğunu göstermişti bu prensiplerin.
“Bankerlerin ikiyüzlü temsilcisi” Wilson’un tezlerinin, bugün yeniden muteberleşmesi ve Amerikancılığa şemsiye olmasıyla, Birinci Savaş sonrası işgale uğramış, parçalanmanın, yok olmanın eşiğine gelmiş bir ülkenin aydınlarına çıkış yolu gibi gelmesi arasında, doğrudan bir paralellik kurulamıyor. En azından bunca yıkım örneği, bunca açığa çıkmış yalan, bunca kanlı acı tecrübe sonrasında...
‘Sapsarı bir yılgınlık'tan mandacılığa'
Kurtuluş Savaşı’na Amerikan mandacılığı safında başlayanlar, Halide Edip’in tanımıyla “aydın umutsuzluğu”na kapılmışlardı. Yeni palazlanan ABD’nin, eski kurt İngiltere’nin “vahşi” sömürgeciliğinden Türkiye’yi himaye edebilecek bir güç olduğuna inanmışlardı. Yoksul, kapkara cahil, üretemeyen bir ülke için en akılcı yol buydu. Üstelik himaye ile istiklal çelişmiyordu, “tümüyle müstakil kalmak” böyle bir dünyada mümkün değildi. Güçleninceye kadar sineye çekilebilirdi. Wilson’dan talepleri de egemenliklerine ve hilafet makamına dokunmadan, maddi ve teknik destek vermeleriydi. ABD’nin masallama gücüyle, deneyimsiz aydınlar karşı karşıyaydı...
Örneğin Nâzım’ın söz konusu destanında “ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günler” dediği kongre günlerinde, Erzurum’dan Sivas’a, telgraflar, mektuplar, temsilciler bu “gerçekçi öneri”leri dile getiriyordu, “sapsarı bir yılgınlık”la... “Erzurumlulardan ve Sivaslılardan ve Türk milletinden çok, Mister Bravn’a güveniyorlardı” diye yazarken Nâzım, meselenin esasını not düşüyordu aslında. Halide Edip ve mandacılar, bir tıbbiye öğrencisinin elini sıkıp gözlerine bakmış olsalardı o zaman, silkinip emperyalizme karşı göğüs göğüse çarpışmakta, “onbaşılığa terfi etmek”te tereddüt etmeyeceklerdi muhtemel ki. Mustafa Kemal’in bağımsızlık için kendisini bile çiğneyebilecek bu öğrenci dahil, yurdun karış karış her toprağını, insanını tanımasından geliyordu cüreti. Nazariyesini çarıklı erkanı harple yüzleştirmişlik vardı arkasında.
James Harbord adlı bir generalin üstlerine verdiği bilanço raporundaki maliyet kaleminden ya da Ankara’nın bağımsızlık kararlılığı engelinden dolayı, o dostane “himaye”de gönülsüzleşmesi, mandacı aydınların gerçeği görmesinde etken olabilir. Genel kabul budur. Ama bir de Sivas’ta manda kabulüne ricacı mektubu yırtan, “Eğer mandayı kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle reddeder ve lanetleriz” diyen ve buna bizzat Paşa’yı da dahil eden Tıbbiyeli Hikmet şahsında, halkı temsilen kongre vardı. Manda ve himaye kabul olunamaz! İşte bu iradeyi idrak etti önce mandacılar.
Halide Edip, Sultanahmet Mitingi’nde yarattığı heyecan ve bunun direnişe büyük etkisi nedeniyle işgalci İngilizler tarafından idamla tehdit edilince, Mustafa Kemal’in yönlendirmesiyle Ankara’ya geçip, Kurtuluş Savaşı pratiğine girdiğinde umutsuzluğu aşacak ve cephenin “onbaşı”sı, “başçavuş”u, hastabakıcısı, sonra bağımsız bir cumhuriyetin yazarı olacaktı. Bunu, bir artık emperyalizmi idrakine borçluydu, bir de “bozkırın iradesi”ni tanımaya.

Lenin kalpaklı Wilson masallamaları
Bugüne gelince, Lenin kapaklı kitabın içine Wilson masallamaları koyup okuyanlardan, ABD ve İsrail’in, halklara ölüm kusmasından, ülkeleri yakıp yıkmasından alınacak pay bekleyenlere, AB işbirlikçilerine ve toplamında Mister Bravn’a iradesini bırakmışlara, tarihe emperyalizme karşı mücadelenin kıpkırmızı damgasını vuranların macerasından alınacak çok ibret vardır. “Ekonomi” demişti ya Hamlet, “davetlilerden kalan soğumuş düğün yemeğini cenazede sunanlar”a işaret etmişti ya, hükmedenlerin masallamasını açığa çıkararak. Çok ibret!
Halide Edip’in yedi minarenin şahitliğinde içtiği andın karşılığı, yoksul bir halkın onurlu ellerindeydi o gün. Hani, “ateşle imtihan” günlerinde, bir vapur ikinci mevkisinde, itilaf donanmasına bakarken, “ulusun muhtemel akıbeti”ni hissetmediklerini sezip tepki duyduğu “peçeleri kalkık işçi kadınlar”dan biri vardı, yanında oturan. “Eli işten katılaşmış” bir kadın. İşte, Halide Onbaşı dövüşürken anlayacaktı ki, ancak o eller, emperyalist haydutluğu dizginleyebilir, insanlığı sömürüden, kandan, ateşten, doğayı ölümden kurtarabilir, yalanlarla beslenen para saltanatını yıkabilir...
Anlayacaktı ki, suskun işçi kadın, kederlenen aydın kadının elini tutup “bu da geçer” derken, bir hissizlik tesellisi dile getirmiyor olabilirdi. Nitekim, donanmalar, geldikleri gibi...
Dün de, bugün de, tarihin tunç yasası budur. Halkların, ulusların kaderleri kendi ellerinde, gelecekleri sosyalizmdedir. Gerisi, emperyalizmin, sermaye dünyasının masallamalarıyla ölüm uykusuna dalmaktır.
Ortaklaşa dergisinin 7'nci sayısı, Amerikancılaşma dosya konusuyla çıktı. Özel olarak, Türkiye'de Amerikancılaşma. Bu mefhumun birçok boyutunun yanında, dergide gıda güvenliğinden Küba'ya, Köy Enstitüleri'nden 1 Mayıs'a kadar birçok konuyu ele aldık.