Türkiye'de Amerikancılık| Cumhuriyet Düşmanlığı, Antikomünizm, Ergenekon, Direniş, 1 Mayıs, ODTÜ, İsrail
Amerikan kültürü solcular ezilince gelebildi
Nevzat Evrim Önal
“Solcular ezildi, Amerikan filosu artık gelebilir...”
Nihat Erim’e atfedilen bu söz, 15 Mart 1972 tarihli Günaydın gazetesinin manşetiydi. 12 Mart muhtırasının üzerinden bir yıl geçmişti ve darbeci askerlerin emriyle CHP’den ayrılıp partisiz bir hükümet kurmuş olan Erim başbakandı. Bahsettiği Amerikan filosu, Türkiye devrimci gençliğinin 17 Temmuz 1968’de Dolmabahçe’de askerlerini denize döktüğü 6. Filo’ydu. Erim bu demeci verdiğinde, başkanı olduğu sıkıyönetim hükümeti bir yandan 1961 Anayasası’nın özgürlüklerini buduyor, diğer yandan 6. Filo’ya karşı yapılan eylemlere öncülük eden gençlere yönelik insan avı düzenliyordu.
1960 ve 1970’lerde Türkiye’de devrimci hareket ABD emperyalizminin sadece askerine değil her şeyine karşıydı. Örneğin, gençlik hareketinin önderlerinden Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik kitabında üniversite kantinlerinde nasıl Coca-Cola sattırmadıklarını ve kendilerine el altından yapılan “şişe kapaklarından çıkacak araba ödülünü sizin kantine denk getirelim” teklifini geri çevirdiklerini anlatır.
Erim’in çabaları yetmedi ve Türkiye’yi Amerikan filoları için güvenli bir limana dönüştürecek olan “solcuların ezilmesi” işi başkaları tarafından 12 Eylül darbesiyle tamamlandı. Öte yandan darbe Türkiye’nin ABD emperyalizmi tarafından sadece askeri ve ekonomik değil, bu iki başlığı güvence altına alacak biçimde ideolojik ve kültürel olarak da teslim alınmasını sağladı. Kasvetli sıkıyönetim yıllarının ardından 1983 seçimlerinde Turgut Özal başbakan olup Türkiye büyük bir ekonomik serbestleşme dalgasıyla dışa açıldığında, liberalizm tüm şenliğiyle kültürel hayatı da ele geçirdi.
Türkiye’de insanlar birkaç kuşaktır emperyalizmin hegemonyasının her köşesine sindiği bir kültürel ortama doğuyor ve pek çok insan bunu hava gibi, su gibi doğal zannediyor. Oysa her kültürel yapı bir inşadır ve ben gerek doğum yılım gerekse yerim itibariyle bu hegemonyanın kuruluşuna yakından tanık oldum; dolayısıyla doğal değil yapay olduğunu biliyorum.
Gelin, kültürel hayatımızın nasıl teslim alındığını anlatayım.
Posterler, Commodore 64 ve hamburger...
Odamın duvarına astığım ilk posterin Rambo 2 filmine ait olduğunu hatırlıyorum.
Film Amerikan askerlerinin ne kadar güçlü ve “erkek” olduğunu, ikiyüzlü masa başı bürokratları teslim olsa da savaşmayı nasıl sürdüreceklerini ve sonunda mutlaka kazanacaklarını anlatıyordu. Ana karakter John Rambo savaş bittikten sonra geride kalmış esirleri kurtarmak için Vietnam’a dönüyor, burada tek başına sayısız Vietnam askerinin yanı sıra onlara komutanlık yapan işkenceci Sovyet subaylarını öldürüyor, esirleri kurtarıyor ve rövanş alıyordu. Başrol oyuncusu, soyadı ve etnik kökeni bağlamında “İtalyan Aygırı” lakaplı Sylvester Stallone’du ve odama astığım posterde elinde fallik biçimi nedeniyle özel olarak seçilmiş bir roketatar tutuyordu.
1986’nın baharıydı, ilkokul 3’teydim, A4’ten bile küçük posteri yanlış anımsamıyorsam harçlığımla okulun kantininden (ya da karşısındaki kırtasiyeden) satın almıştım. Bir buçuk yıl sonra ismi anketlerle belirlenen gençlik dergisi Blue Jean çıkmaya başlayacak, bu dergi her sayısında birkaç poster verecek ve annemi “oğlumuz büyüyor” dehşetine düşürecek biçimde, kas yığını Stallone’un yanına başka organları fazlaca gelişmiş Samantha Fox eklenecekti. Bu dergiyi çıkartan Mehmet Yakup Yılmaz’ın repertuarı ise çok genişti: Erkekçe, Playmen ve Penthouse gibi “erkek” ve Cosmopolitan gibi “kadın” dergilerinin yanı sıra Posta, Fanatik ve Radikal gazetelerinin de kurucuları arasında yer alacaktı.

Okuldaki arkadaşlarımdan duyup aileme tutturduğum Commodore 64 oyun bilgisayarı tam bu aralar alınmıştı. Bu bilgisayarları ithal eden Teleteknik şirketi Osman Kavala’nın holdinginin parçasıydı ve girişimcisi Sevan Nişanyan’dı. Bilgisayar televizyona bağlandığı için akşam saatlerinde benim oyun mu oynayacağım, annemle babamın televizyon mu izleyeceği sürekli bir çekişme ve mızmızlanma konusuydu.
24 Ekim 1986’da Taksim Gezi Parkı’nın girişinde Türkiye’nin ilk McDonald’s dükkânı açıldığında başkaları gibi gidip akşamdan sıraya girmemiştik, ama her cuma babaannemlere haftalık ziyaretimizi yapmadan önce akşam yemeğimizi bu hamburgercide yemek kısa sürede bir aile ritüelimiz haline gelmişti.
Pazar günleri TRT’de Western kuşağı, litrelik ve ardından 2,5 litrelik Coca-Cola şişelerinin çıkışı, müzik kasetlerinin yaygınlaşması ve Modern Talking, Opus, Europe kasetleri, çanak antenler gibi bir sürü detay geliyor aklıma ama konumuz nostalji değil, uzatmayayım. Yürüteceğimiz tartışma için yeterince malzeme paylaştık.
Önce İstanbul fethedildi
Yaşanan tam olarak şuydu: 12 Eylül darbesi solu ezdiğinde toplumcu ve sosyalist ideolojilerin kültür alanındaki hegemonyasını da sürdürülemez hale getirmiş ve boşluğu, en temel özelliklerinden biri emperyalizm yanlılığı olan liberalizm doldurmuştu. Bu kültürel işgal toplumun kent merkezlerinde yaşayan eğitimli kesiminden başladı; zira bu kesim hem gelir düzeyi ve yüzü batıya dönüklük açısından en uygun ilk alıcıydı hem de toplumun geri kalanını peşinden sürükleyebilecek bir ideoloji taşıyıcısı olmaya uygundu.
Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de ilerleme, çağdaşlaşma gibi yönelimler devrimin yarattığı antiemperyalist toplumsal damar sayesinde kişiliksiz bir emperyalizm seviciliğe çıkmamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonu itibariyle Türkiye’nin sermayedar sınıfı direksiyonu antikomünizm ve Amerikancılığa çevirse de sol, bilhassa da sosyalist ideoloji bir dalgakıran vazifesi görmüş, ülkenin kültürel bağımsızlığını da korumuştu. Bu dalgakıran yıkıldığında, sınıfsal doğası gereği hedonizm, nihilizm gibi bireyci eğilimlere daha açık olan orta sınıfların aklı savunmasız kaldı ve emperyalizmin ideolojisi içeri bu gedikten doldu. 1980’lerin dünya çapındaki abartılı tarzına uygun biçimde, bireyin en ilkel dürtülerini ajite edip spesifik metalara yönelik arzulara dönüştüren piyasacı bir tüketim çılgınlığı, ülkenin kültür ve ideoloji başkenti olan İstanbul’un merkezinden başlayarak tüm yurda yayıldı.
Bu hazcı tüketim, tüketilecek metaların menşei itibariyle Amerikancı ideolojiyi de taşıyor; emperyalizm savaş gemilerinden inen askerlerle değil, bundan çok daha sinsi biçimde, zincir hamburger restoranlarının gençliğin doğal buluşup vakit geçirme mekânlarına dönüşmesiyle, Hollywood filmleri ve bilgisayar oyunlarında anlatılan öykülerle, cinsel özgürlüğün kıyafeti olarak reklamı yapılan kot pantolonlarla hegemonya kuruyordu.
Aynı taktik Sovyetlere karşı da kullanıldı
Aşağı yukarı aynı tarih kesitinde aynı taktiklerin Sovyetler Birliği’ni yıkmaya yönelik de kullanılmış olması bir tesadüf değil. Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği emperyalizmden bağımsız iki ülke olarak kuruluşları itibariyle birbiriyle sıkı sıkıya ilişkiliydi ve bağımsızlıklarını yitirme süreçlerinin de güçlü benzerlikler taşıması, her iki bağımsızlığa aynı emperyalist özne kast ediyor olduğu için eşyanın tabiatına uygundu.
Bu kuşkusuz Türkiye ve Sovyetler Birliği’nde var olan ekonomik sistemler arasındaki farkı ortadan kaldırmıyor; ama Sovyetler Birliği’nin kuruluşunda kapitalizmin kökten reddedilmesiyle Türkiye’nin kuruluşunda toplumsal çıkarları bireysel çıkarlardan üstün gören devletçi ve ulusal bağımsızlıkçı bir kalkınma yolu benimsenmiş olması, bu iki ülkede emperyalizm açısından yıkılıp geçilmesi gereken benzer engeller yaratmıştı.
Dolayısıyla 1986’da Taksim ve 1990’da Puşkin meydanlarında açılan McDonald’s dükkanlarının önünde oluşan kuyruklar ya da 1991’de Moskova Tuşino Havaalanı ve 1993’te İstanbul İnönü Stadyumu’nda düzenlenen Metallica konserleri arasındaki benzerlik sadece biçimsel değildi. Emperyalizmin evrenselleştirdiği popüler kültür, bağımsızlığı umursamayan piyasacı ve bireyci ideolojinin koçbaşı olarak kullanılıyordu.
İşbirlikçiler ve ülkesinden vazgeçmeyenler
Yazıyı bitirirken günümüze dair birkaç vurgu yapmak gerekiyor:
Birincisi, Türkiye’de İslamcı-milliyetçi iktidar bloğunun kültürel alanda antiemperyalistlik taslaması bir ikiyüzlülük. Bu ikiyüzlülük kendisini sadece parasıyla Coca-Cola alıp sokağa döken ahmaklıkta ya da Batı kültürünü toptan pornografiye indirgeyen yobazlıkta değil, aynı zamanda emperyalizmin kültürel hegemonyasını ancak Cola Turka gibi rakip ürünler pazarlayacağı zaman hatırlayan şark kurnazlığında da gösteriyor. Türkiye’nin İslamcı ve milliyetçi siyasi hareketleri Komünizmle Mücadele Dernekleri denen çukurdan çıktı ve Türkiye’de antikomünizm ile Amerikancılık sadece geçmişte değil bugün de birbirinden ayrılamayacak bir bütün. Dolayısıyla, bir yandan Türkiye’nin sadece ekonomik ve askeri değil kültürel açıdan da bağımsız olmasını isteyen komünistleri “kökü dışarıda” ilan eden; diğer yandan da çoğu Batı’nın kötü taklitlerinden ibaret, kalanları da bu toprakların kültürel değerlerinin sığlaştırılıp pazarlanabilir metalara dönüştürülmüş halleri olan diziler, şarkılar ya da kutu kolalarla antiemperyalistlik, yerlilik ve millilik taslayanlar aslında kimseyi gerçekten inandıramıyor. Bu yüzden ikide birde kuramadıkları kültürel hegemonyadan yakınıyorlar.
İkincisi, bugün iktidar bloğunun karşısında yer alan liberaller ise gerçekten özürsüz ve rezervsiz biçimde Batıcı ve Amerikancılar; AKP ve MHP’nin “kökü dışarıda” suçlamasını sonuna kadar hak ediyorlar. Türkiye’nin herhangi bir açıdan bağımsız olmasını istemiyor çünkü bağımlılıktan besleniyorlar ve bu toprakların, bu topraklarda yaşayan emekçi halkın kültürünü kişiliksiz Batı hayranlıklarının penceresinden bakarak hakir görüyorlar. Bu liberallerin yazıda ismi geçen bazılarının iktidarın hışmına uğramış, hapiste ya da yurt dışına kaçmak zorunda kalmış olması emperyalizmin Türkiye’de kültürel hegemonya kurarken üstlendikleri uğursuz kolaylaştırıcılık misyonunu mazur göstermiyor.Türkiye’nin bugününe gelen yola, tarikat şeyhleri ya da kontrgerilla katilleri kadar, daha ilkokuldayken bana bilgisayarda savaş uçağına atlayıp Moskova’yı bombalama, Kremlin’in kulelerine roket atma oyunu oynatanlar da taş döşedi. Yarattıkları cehennemde yandılar diye üzülecek halimiz yok.
Türkiye’nin cumhuriyetçileri ve komünistleri ise ülkenin tarihi boyunca ne iktidardaki gericiler gibi ikiyüzlü, ne muhalefetteki liberaller gibi kişiliksiz oldu. Biz hep antiemperyalisttik ve bu toprakların emekçi halkının kültürüne asla sağcıların iddia ettiği gibi tepeden bakmadık. Emekçi halkımızın emperyalizmin çöpüne ya da yobazın sığlığına layık olduğunu bir an olsun düşünmedik ve ülkemizin kültürel zenginliğini neredeyse tamamen biz inşa ettik. En güzel romanları, şiirleri biz yazdık, besteleri biz yaptık, Anadolu’nun kadim tarihini biz kazıp çıkarttık ve insanlığa mal ettik.
Ve bunları yaparken, ayaklarımız Shakespeare’in meşhur sorunsalını “bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” diye tercüme edecek kadar kendi toprağımıza basıyor; aklımız idam sehpasına gitmeden önce son kez Rodrigo’nun “Concierto de Aranjuez”inin Adagio’sunu dinlemek isteyecek kadar insanlığın evrensel güzelliğine uzanıyordu.

Ortaklaşa dergisinin 7'nci sayısı, Amerikancılaşma dosya konusuyla çıktı. Özel olarak, Türkiye'de Amerikancılaşma. Bu mefhumun birçok boyutunun yanında, dergide gıda güvenliğinden Küba'ya, Köy Enstitüleri'nden 1 Mayıs'a kadar birçok konuyu ele aldık.