Türkiye'de Amerikancılık, Cumhuriyet Düşmanlığı, Antikomünizm, Ergenekon, Direniş, 1 Mayıs, ODTÜ, İsrail
Çeviri | Bağımlı müttefikin dış politikası
Narendra Modi ve Binyamin Netanyahu
Prakash Karat (Çeviren: Murat Akad)
Modi hükümetinin ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığı karşısındaki tutumu, yaklaşık son 12 yıldır izlediği dış politikanın özünü açık biçimde ortaya koymuştur. Artık bağımsız bir dış politikadan ya da stratejik özerklikten eser kalmamıştır. Bunun yerine, ABD’nin stratejik çıkarlarıyla uyumlu bir dış politika benimsenmiştir; başka bir deyişle, bağımlı bir müttefikin dış politikası izlenmektedir.
ABD ve İsrail 28 Şubat’ta İran’a yönelik büyük çaplı bombardımanı başlattığında, bu açık saldırganlık ve İran’ın egemenliğinin ihlali karşısında hiçbir kınama ya da eleştiri yapılmadı. Saldırıların ilk dalgası İran’ın dini lideri ve devlet başkanı Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesiyle sonuçlandığında ise, bırakın kınamayı, resmi bir başsağlığı mesajı bile yayımlanmadı. Bu sessizlik, tarihi bağlar ve uygarlık bağlarına sahip olunan ve stratejik bir ortak olarak görülen bir ülke söz konusu olduğunda daha da dikkat çekicidir.
ABD yanlısı sağcı dış politika
Modi yönetiminin diplomatik sessizliğine yönelik eleştirilerin çoğu, Hindistan’ın dış politikasında ciddi bir kopuş olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu varsayım, bu rejim altında hâlâ bağımsız bir dış politikanın temellerinin var olduğu düşüncesine dayanır. Oysa bu tamamen yanlıştır. Modi yönetimi ulusal çıkar ve stratejik özerkliğe dayalı bir dış politikadan söz etmeye devam etse de, BJP’nin 2014’te iktidara gelmesinden bu yana bunlar fiilen terk edilmiştir. Başbakan Narendra Modi ve hükümetinin dış politikası, iç politikalarından ve rejimin sınıfsal karakterinden ayrı düşünülemez. Dünyanın her yerinde aşırı sağ hükümetler ABD emperyalizmiyle ittifak halindedir. Modi hükümeti de bu aşırı sağ kategoriye dahildir, yani Hindutva’cı bir şirketler rejiminin hükümetidir.
Modi’nin dış politikasının temelini, ABD ile stratejik ittifakı güçlendirmek ve derinleştirmek oluşturmuştur. Modi döneminde Hindistan-ABD Savunma Çerçeve Antlaşması kapsamında öngörülen dört temel askeri işbirliği antlaşması tamamlandı. Böylece Hindistan ABD’nin önemli bir savunma ortağı haline geldi. Bunu; ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya’dan oluşan Quad’a katılım izledi. Biden döneminde ise Hindistan; İsrail, BAE ve ABD’den oluşan I2U2 girişimine katıldı. Bu girişim, açıkça İran’a ve bölgede Çin’in artan etkisine karşı tasarlanmıştı.
ABD-İsrail-Hindistan ekseni
Hindutva ideolojisinin İsrail ile özel bir yakınlığı her zaman olmuştur; bu durum Savarkar dönemine kadar uzanır. Vajpayee hükümeti döneminde ABD-İsrail-Hindistan ekseninin hatları çizilmeye başlanmıştı. Modi döneminde ise bu eksen somut bir gerçeklik haline geldi. İsrail yalnızca Hindistan’ın önemli silah tedarikçilerinden biri değil; aynı zamanda iç güvenlik alanında da rolü var ve Pegasus gibi gözetim ve casusluk teknolojileri tedarik ediyor.
İran, Batı Asya’da ABD-İsrail hegemonyasını kabul etmeyi reddeden tek büyük ülkedir. Bu nedenle otuz yılı aşkın süredir ABD ve onun bölgesel jandarmasının hedefi olmuştur. Trump’ın ilk başkanlığı döneminde (2017) ABD, İran petrolüne yaptırımlar uyguladı ve Hindistan, ticari açıdan en uygun seçenek olmasına rağmen İran’dan petrol alımını durdurarak bu yaptırımlara uydu. İsrail Haziran 2025’te İran’a sebepsiz bir saldırı başlatıp 12 gün süren bir bombardıman yürüttüğünde, Modi hükümeti bunu kınamadı; aynı dönemde Trump’ın İran’daki üç nükleer tesisi bombalaması karşısında da tek kelime etmedi.
Başbakan Modi 25-26 Şubat’ta İsrail’e resmi bir ziyaret yaptı. Knesset’te yaptığı konuşmada, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım savaşına ya da işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik baskıya dair tek bir eleştirel ifade yer almadı. Bunun yerine İsrail ile çok yönlü ilişkilerin güçlendirilmesinden ve ABD destekli Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoru ile I2U2 girişiminin geliştirilmesinden söz etti. Bu ziyaret, Netanyahu tarafından İran’a karşı ABD ile eşgüdümlü yürütülecek askeri saldırıya siyasi kılıf sağlamak amacıyla önceden planlanmıştı. ABD zaten bölgede İran’ı hedef almak üzere büyük bir askeri yığınak yapmıştı. Buna rağmen Modi bu dönemde İsrail’i ziyaret etmeyi uygun gördü ve Gazze’deki savaş suçları nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından suçlanan Netanyahu ile ne kadar yakın ilişkilere sahip olduğunu ortaya koydu.
Suç ortaklığının sessizliği
Dolayısıyla, başbakanın ve BJP hükümetinin, iki müttefiki tarafından yürütülen İran savaşına sessiz kalması şaşırtıcı değildir. Bu sessizlik, bazı eleştirmenlerin iddia ettiği gibi korkaklıktan değil, suç ortaklığından kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda bu suç ortaklığını nasıl savunacağını bilememenin yarattığı bir utançtan doğmaktadır. Bu utancın bir kısmı, İran’a ait IRIS Dena fırkateyninin Sri Lanka açıklarında uluslararası sularda batırılmasıyla ilgilidir. Bu gemi, birkaç gün önce Visakhapatnam’daki Hindistan Donanması filo geçit törenine katılan üç gemiden biriydi. Yüzden fazla denizcinin öldürülmesi, Modi hükümetini zor durumda bıraktı. Buna rağmen ne bir üzüntü ne de bir başsağlığı mesajı yayımlandı. Dışişleri bakanının 9 Mart’ta parlamentoda yaptığı açıklama ise son derece sıradan bir açıklamaydı; sadece İran liderliğinin verdiği kayıplara (Ayetullah Hamaney’i anmadan) ve geminin batmasına değinmekle yetindi. ABD-İsrail saldırganlığına yönelik hiçbir eleştiri yapılmadı.
Minab’da ABD’nin füze saldırısıyla 165 öğrencinin öldürülmesi, İran gemisinin batırılması ve Hindistan’dan dönen denizcilerin hayatını kaybetmesi; bunların hiçbiri Hindistan hükümetini en azından bir üzüntü ifade etmeye bile sevk etmemiştir. Aynı duyarsız yaklaşımı Gazze’de on binlerce kadın ve çocuğun öldürüldüğü Filistin soykırımında da gördük. ABD-İsrail eksenine bağlanarak bu askeri suçlara göz yuman Hindistan’ın dış politikası ahlaki pusulasını kaybetmiştir.
Egemenliğin aşınması
Bir zamanlar bağımsız bir dış politikaya sahip olduğumuz günlerden çok uzaklaştık. 2003’te Vajpayee hükümeti ABD ile daha yakın stratejik ilişkiler kurmaya çalışırken bile bağımsız dış politika konusunda siyasi mutabakat tamamen ortadan kalkmamıştı. Bu yüzden Lok Sabha, Nisan 2003’te Irak’a yönelik ABD askeri müdahalesini kınayan ve askeri müdahaleyle rejim değişikliğini kabul edilemez bulan bir kararı oybirliğiyle aldı. Bugünün yöneticilerinde bu tür bir egemenlik hassasiyeti yoktur. Çünkü Hindistan kendi egemenliğini ABD ile stratejik ittifak uğruna feda etmiştir. Bu teslimiyet, eşitsiz ticaret antlaşmalarını kabul etmemizi de açıklamaktadır.
Filistin davasına ihanet edilmesi ve İran’ın ABD-İsrail saldırganlığı karşısında terk edilmesi, Hindistan’ın Küresel Güney’in lideri olma iddiasını sorgulatmaktadır. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro kaçırıldığında ve ülke askeri saldırıya uğradığında Hindistan bunu da kınamamıştır. Buna karşılık BRICS’in diğer önemli üyeleri olan Brezilya ve Güney Afrika bu konularda net tutum almıştır. Dolayısıyla Hindistan’ın bu yıl BRICS başkanı olması Küresel Güney için olumlu bir işaret değildir.
Kongre'nin özeleştirisi
İran’a yönelik saldırganlık tartışılırken geçmişe de bakılmalıdır. Kongre Partisi liderliğinin Modi hükümetinin tutumuna karşı çıkması olumludur, ancak kendi geçmişini de sorgulamalıdır. 2005 yılında, Manmohan Singh hükümeti ABD ile stratejik ilişkiler kurmaya yöneldi. Bu amaçla Nisan 2005’te bir savunma çerçeve antlaşması imzaladı ve ardından Hindistan-ABD sivil nükleer antlaşması için görüşmelere başladı. O dönemde Bush yönetimi, Hindistan’dan İran’ı tecrit etme konusunda kendisiyle işbirliği yapmasını talep etti. ABD ve müttefikleri, nükleer mesele üzerinden Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nda (IAEA) İran aleyhine bir karar tasarısı sundu. Hindistan ise daha önce IAEA’da İran’ı hedef alan bu girişime karşı çıkmıştı. Ancak 2005’te tutumunu değiştirerek İran aleyhine oy kullandı. Bu süreç, İran’a yönelik yaptırımların ve bugünkü saldırganlığın temelini oluşturmuştur.
ABD ile kurulan ve temelleri Manmohan Singh hükümeti döneminde atılan bu stratejik bağ, bugün Modi hükümeti tarafından daha ileri bir aşamaya taşınmış; tam anlamıyla ABD yanlısı bir dış politika ve ABD-İsrail ekseni haline getirilmiştir. Neoliberalizmin yükselişi ve Hindutva’nın güç kazanmasıyla birlikte Hindistan’ın egemen sınıfı bağımsız bir dış politikadan vazgeçmiş, ulusal egemenliğin ve stratejik özerkliğin sınırlandırılmasını kabullenir hale gelmiştir. Modi rejimi bu tutumun en açık ifadesini ortaya koymuştur. Bunu da aşırı milliyetçilik ve sahte bir “atmanirbharta” (kendine yeterlilik) söylemi örtüsü altında yapmıştır.
Bağımsız dış politika için siyasi mücadele
Ulusal egemenlik ve ulusal çıkar temelinde yeniden kurulacak bağımsız bir dış politika için mücadele, Hindutva’cı şirketler rejimine karşı verilen siyasi mücadelenin bir parçası olarak yürütülmelidir. Son dönemde bu mücadeleyi ilerletmek için fırsatlar ortaya çıkmıştır. Modi hükümeti geri adım atarak ABD ile çiftçilerin, işçilerin ve yerli sanayinin hayati çıkarlarını olumsuz etkileyen eşitsiz bir ticaret antlaşmasını kabul etmiştir. Bu durum, Trump’ın zorlayıcı politikaları karşısında ABD yanlısı bir politikanın, Hindistan halkının çıkarlarının teslim edilmesiyle nasıl bağlantılı olduğunu halkın anlaması için koşullar yaratmıştır. Dahası, milliyetçi söylemlerle beslenen BJP destekçileri bile liderleri Modi’nin Donald Trump karşısındaki bu tutumunu kabullenememekte ve Hindistan’da misafir olan İran gemisinin açıkça torpillenmesi karşısında rahatsızlıklarını dile getirmektedir.
İran’a karşı yürütülen savaş ve İran’ın buna verdiği karşılık, merkezinde petrol krizinin yer aldığı küresel bir ekonomik krize yol açmaktadır. LPG ve gübre kıtlığı ile artan enflasyon nedeniyle Hindistan halkının yaşam koşullarının kötüleşmesi, ABD ile olan bağımlı ilişkinin ve Hindutva’nın İsrail’e duyduğu yakınlığın zararlı sonuçlarını teşhir etmek için bir başka fırsattır.
Sol ve demokratik güçler bu fırsatları kullanarak antiemperyalist bilinci yükseltmeli ve ABD yanlısı politikaların geri çekilmesi için halkı seferber etmelidir. Bu, aynı zamanda ABD emperyalizmiyle stratejik bağın sınıfsal temelini oluşturan neoliberal politikalara -özelleştirme, uluslararası finans kapitalin taleplerine boyun eğme ve şirketlerin yağması- karşı kesintisiz bir mücadeleyle birlikte yürütülmelidir.
Ortaklaşa dergisinin 7'nci sayısı, Amerikancılaşma dosya konusuyla çıktı. Özel olarak, Türkiye'de Amerikancılaşma. Bu mefhumun birçok boyutunun yanında, dergide gıda güvenliğinden Küba'ya, Köy Enstitüleri'nden 1 Mayıs'a kadar birçok konuyu ele aldık.