Türkiye'de Amerikancılık| Cumhuriyet Düşmanlığı, Antikomünizm, Ergenekon, Direniş, 1 Mayıs, ODTÜ, İsrail
Amerikan vampiri Türkiye’de gençlere ne kadar diş geçirebildi?
6 Ocak 1969, Rektörlük daveti üzerine ODTÜ’ye gelen Vietnam Kasabı Robert Komer’in arabası yakıldı.
İbrahim Can Usta
ABD’nin 1950’lerden beri Türkiye’yle “yakından” ilgilendiği kimse için sır değil. Türkiye’de nice kurumda, ülkeye yön veren politikalarda ve bazı adrese teslim yasalarda NATO’nun ve ABD’li tekellerin çıkarlarının izi rahatlıkla görülebilir. Antiemperyalist mücadelenin koşullarıyla karşılaştırmak doğru olmayacaktır ama emperyalist olmanın da kendine göre zorlukları olduğunu söylemek durumundayız. Joe’lar ya da Donald’lar Türkiye’yi doğrudan yönetemez. ABD’nin ekonomik, askeri, politik ve başka her yönden önem taşıyan Türkiye ilgisi kanlı canlı insanlarla sürekli beslenmeye muhtaçtır.
Emperyalistlerin yerli halk (onların terminolojisiyle “locals”) arasından bazı ruhları satın alması gerekir. Şeytanla anlaşma her zaman Goethe’nin Faust kitabındaki kadar somut bir pazarlık içermeyebilir. Amerikancılık bazen beyin ve kalp fonksiyonlarını tamamen ele geçirene dek bedeni adım adım kemiren sinsi bir hastalık olarak da kendini gösterebilir. Aslında hastalığın bulaşıcılığı ve mortalitesi sanıldığı kadar yüksek değildir. Mikroplara temas edenler arasından en zayıf bireyler enfekte olurlar (belki de zaten olacakları vardır). Bu yazıda Türkiye’de Amerikancılığın eğitim alanında yayılmayı denediği kanallardan sadece birkaçını irdeleyeceğiz.
İngilizce öğretmen yeterli mi?
Sözde “özgürlükler ülkesi”, Türkiye gibi uzak bir memlekette nasıl taraftar kazanır? Popüler kültür bunun her zaman önemli bir öğesi olagelmiştir. Filmlerde gördükleri New York’a ne pahasına olursa olsun kapağı atmak isteyenler düşlerini gerçekleştirdikleri gün ABD’deki işçi ücretlerinin baskılanmasına küçük ama sembolik bir katkı sunabilirler. ABD sermayesinden somut çıkarı olanların da kendilerini biraz Amerikalı hissetmesi anlaşılabilir. Cirosunun önemli bölümünü sattığı kolalara borçlu olan bir bakkalın, ABD menşeli bir firmanın distribütörlüğünü alan bir patronun, ya da NATO’ya büyük bir inşaat projesi sunan bir müteahhitin cebini dolduran Amerikalılara farklı düzeylerde olsa da hayranlık duymak için nedenleri olabilir.
1950’ler, Türkiye’nin Demokrat Parti elinde hızla Amerikancılaştığı yıllardı. Marshall Yardımları Türkiye ve ABD arasında tek yönlü maddi bir ilişki kurarken Türk askerinin Kore’de ABD lehine savaşması halkın bir kesimi için bu maddi ilişkinin üstüne duygusal bir katman daha atmıştı. Bir yandan Amerikan yaşam tarzı da Hollywood filmleri, dergiler ve çeviri kitaplarla Türkiye kamuoyunu hızla esir alıyordu. Ama emperyalistler işlerini şansa bırakamazlar. Popüler kültürün dağınık etkisini ve sermayenin sızdığı çevreleri harekete geçirip yönlendirecek organik ajanlara ihtiyaç duyarlar.
Dil eğitimi bu işin olmazsa olmazıdır. Kuruluşu 19. yüzyıldaki misyonerlik faaliyetlerine dayanan seçkin okullarda okuyan gençler Avrupa dillerini öğrenip Batı kültürüne aşinalık kazanarak mezun oluyorlardı. ABD’li yetkililer bu gençleri emperyalizmin safına kaydedebilir miydi? Robert Kolej’in 1879 tarihli kataloğunda okulun amacı “ırk ya da din farkı gözetmeksizin tüm öğrencilere her bakımdan birinci sınıf bir Amerikan okulunda verilen eğitim gibi ve aynı genel ilkelere dayalı kapsamlı bir eğitim vermek” olarak tanımlanmıştı. (“Robert Kolej”, Vehbi Koç Vakfı Ansiklopedisi.) Yabancı okulların oldum olası geri planda olan arkaik misyonerlik işlevinin bıraktığı boşluğu 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde politik hedeflerle değerlendirmeyi düşünenler olmuştu. Böyle düşünen vampirlerden birinin 1957’de ABD Dışişleri Bakanlığı için hazırladığı bir teftiş raporuna göre Üsküdar Amerikan Kız Koleji öğrencileri “önde gelen adamların eşleri ve tabii ki geleceğin liderlerinin de anneleri” olacaktı. (Cangül Örnek, Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı: Antikomünizm ve Amerikan Etkisi, s. 175, Can Yayınları, 2015.)
Anlaşılan, densiz vampirin biri rapor verdiği bakanlığa Türkiye’deki Amerikan okullarını bütün bir yönetici sınıfı belirlemeye yarayacak kuluçka makineleri olarak pazarlamaya çalışıyordu...
‘Öğrencilerin dört elle sarıldığı kitap’Tarihçi-araştırmacı Rifat Bali, ABD Enformasyon Ajansı’nda çalışan Leon Picon’la yapılan sözlü tarih transkriptini paylaşarak ABD tarafından Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni adlı kitabını “etkisiz hale getirmek” için faaliyet yürütüldüğünü ortaya çıkardı. Doğrudan Washington yönetimine bağlı olan ABD Enformasyon Ajansı’nda çalışan Picon, Avcıoğlu’nun kitabının ilk baskısının yapıldığı 1968 yılında Türkiye’ye geldi. Kitap Picon’a göre “çok solcuydu”, Türkiye'nin ihtiyaçlarını Marksist ekonomik yaklaşımla tarif ediyordu ve ülkedeki yanlışları sert, hatta neredeyse şiddete varan bir üslupla eleştiriyordu. "Elbette bu, öğrencilerin dört elle sarıldığı bir kitaptı" diyen Picon, kitabı etkisizleştirmek için Amerikan bakış açısına sahip kitaplara erişimi desteklediklerini ama pek başarılı olamadıklarını paylaşıyordu. ![]() |
ODTÜ’ye biçilen rol
Rockefeller, Carnegie ve Ford vakıfları, Fulbright gibi eğitim programları 1950’li ve 60’lı yıllar boyunca Türkiye’ye özellikle eğitim ve kültür faaliyetlerinde kullanılmak üzere milyonlarca dolar akıttı. “Amerika’nın Sesi” radyo yayını, Amerikan kütüphaneleri ve Türk-Amerikan kültür dernekleri ABD hükümetinin enformasyon merkezleri (USIE/USIS) tarafından beslenip yönetiliyordu. Söz konusu kurumların Türkiye’ye dönük kültürel programlarıyla kazanmak istediği birincil hedef grup genç bürokratlardan, üniversite öğretim üyelerinden ve teknisyenlerden oluşuyor, Amerikalılar 1950’lerin Türkiyesi’nde aynı dili konuşabilecekleri teknik ve idari personeli yetiştirmek istiyorlardı. (Cangül Örnek, Düşünce Hayatı, s. 175-184.)
ODTÜ, Türkiye’de İngilizce eğitim veren bir teknik üniversite gereksiniminden doğdu. Üniversitenin kuruluşuyla ilgili hazırlanan yasanın esbab-ı mucibe (gerekçe) kısmında yazıldığına göre Birleşmiş Milletler Teknik Yardım Teşkilatı’nın aracılığıyla Türkiye’ye gelen Pensilvanya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı “Dr. Perkins ve arkadaşlarının tavsiyelerine uyularak” ODTÜ’nün Ankara’da kurulmasına karar verilmişti. (TBMM, “10. Dönem, 3. Yasama Yılı,” Cilt 16, Birleşim 29, 23 Ocak 1957.)
Yasa tasarısını kaleme alan Yozgat Milletvekili Danyal Akbel, 23 Ocak 1957’de TBMM kürsüsünden ODTÜ’nün kuruluş amacını, ülkenin imar ve sanayi alanındaki kalkınması için gereken “teknik elemanı” yetiştirmek olarak açıkladı. Akbel’in aktardığına göre “bu üniversitenin kendi memleketlerinde kurulması için bazı Yakın Doğu devletleri teşebbüse geçmişler” ve Ankara çetin bir rekabetin sonunda seçilmişti. Demokrat Partili milletvekili, Ankara’nın büyük bir teknik üniversite merkezi haline geleceğini öngörüyordu. Ford ve Rockefeller vakıfları “mühim yardımlar yapma” sözü vermişti. Türkiye’nin tek yapması gereken gereken araziyi sağlamak ve binaları istimlak etmekti. Uzmanlar Amerika’dan gelecekti.
Aynı meclis oturumunda söz alan Antalya Milletvekili Burhanettin Onat, Amerikalılar’ın ODTÜ’yü Ankara’da kurma tercihini “Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanı” olarak yorumluyordu. Onat, vıcık vıcık dincilik, piyasacılık ve Amerikancılık kokan üslubuyla durumu tam olarak şu sözlerle anlatıyordu:
Tevfik-ı İlahi hüsnüniyete aşıktır derler. Memleketin kalkınması uğrunda yaptığımız hamleler, didişmeler Allah indinde (katında) makbul ve mergub (rağbet gösterilen) olmaktadır ki, elimize ümit etmediğimiz anlarda ümit etmediğimiz şekilde fırsatlar geçmektedir. Bu Orta Doğu Teknik Üniversitesi, bu büyük fırsatlardan, Cenab-ı Hakk’ın lütf u ihsanı bu büyük imkanlardan biri olmuştur.
Burhanettin Onat’a göre ODTÜ, ülkedeki teknik eleman kıtlığını dışarıya öğrenci göndermeden çözecek, “Amerika’yı ayağımıza getirecek”ti. (TBMM, 197-198.) TBMM’de bunlar konuşulurken Türkiye’den giden parlak beyinler Amerika’ya çoktan varmıştı. ABD bu akademisyenler arasından Amerikan vampiri çıkarabilecek miydi?
Diş geçiremeyen Amerikan vampiri
ABD sermayesi bütün olanaklarına rağmen kolay kolay ısıramayan, ısırdığını da kendi uğursuz türüne dönüştüremeyen bir vampire benziyor. Vaşington’un vampirleri Türkiye’deki eğitim kurumlarının üzerinde defalarca uçmuş olabilirler. Buradan çıkan insanları farklı yollardan büyülemeyi denemiş de olabilirler. Ama milyon dolarlık yatırımlara rağmen emperyalizmin sadık ajanlarını yaratmakta zorlanıyorlar. Karanlıklar dünyasına katılan marjinal bir azınlık varsa da kötü emellerini kilometrelerce öteden belli edecek kadar beceriksiz ve yabancılaşmış olduklarından yeni kurbanlar bulmakta zorlanıyorlar. Dünya haritasına baktığında ABD’nin potansiyel yeni eyaletlerini gören ya da ABD-İsrail saldırganlığına toz kondurmayıp sabah akşam İran’daki molla rejiminin günahlarını ağzına sakız eden ruhsuzlar koskoca Türkiye’de hepi topu bir avuçlar.
ABD’nin Türkiye’de özellikle eğitim alanından kadro devşirme girişimlerinin tarihi fiyaskolarla dolu. ABD projelerinde çalışacak yerli tekniker geliştirmek amacıyla kurulan ODTÜ’ye bakmak yeterli. Kuruluşundan yalnızca 12 yıl kadar sonra bu kurumun öğrencileri “Vietnam Kasabı” olarak anılan dönemin ABD büyükelçisine büyük bir ders verdiler. Emekçi çocuklarının ruhlarını kolay kolay satın alamayan canilerden biri arabasından oldu! Amerikan okullarının, ODTÜ ve Boğaziçi gibi ABD girişimiyle yola çıkmış kurumların mezunlarının çoğu yaşamlarına dünyadaki gelişmeleri emperyalistlerin ajandasına göre değil, kendi özgür ilgileri doğrultusunda takip eden bireyler olarak devam ediyor. Bunların bir kısmıysa aldıkları eğitimle kazandıkları birikimi işçi sınıfının mücadelesine sunmayı tercih ediyor.
Emperyalizmde vampir kibri var. Kurbanlarının kanını emerken kendini ölümsüz sanabiliyor. Oysa halk günün birinde şatonun kapısına dayanıp o vampirin kalbine kazığı saplamayı bilir!
![]() Fulbright BursuTürkiye doğrudan ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Fulbright değişim programına 1951’de dahil edildi. 1957’de Türkiye’yi ziyaret eden ABD’li bir kan emici, Fulbright bursu sayesinde çalışmalarının bir kısmını ABD’de sürdüren Türkiyeli yükseköğretim öğrencilerinden ve araştırmacılardan “Batılı bir oryantasyona” kavuşarak “ABD dış politika amaçlarının gerçekleştirilmesine çok yardımcı” olmalarını bekliyordu. (Örnek, Düşünce Hayatı, 235.) Aynı beklenti 50 yıl sonra hâlâ günceldi. Fulbright Bursiyerleri Derneği 24 Mart 2010’da eski bursiyerlerini ABD Büyükelçisi James F. Jeffrey onuruna Boğaziçi Ünversitesi Rektörlük Binası Konferans Salonu’nda verdiği kokteyle davet etti. AKP'nin anayasa değişikliği teklifinin tartışıldığı o günlerde ABD büyükelçisi Türkiyeli akademisyenlerden açıkça referandumda AKP'yi desteklemelerini istiyordu. Jeffrey belli ki bir dönem ABD'de okudukları için eski Fulbright bursiyerleriyle aralarında bir hukuk oluştuğuna güveniyordu. Sandığının aksine, salondaki hocalar Amerikancı vampirlerden oluşmuyor, Büyük Ortadoğu Projesi’ni ve Osmanlı İmparatorluğu’nu öve öve bitiremeyen bu diplomatın hangi karanlık dünyadan geldiğini sorguluyorlardı. |
Ortaklaşa dergisinin 7'nci sayısı, Amerikancılaşma dosya konusuyla çıktı. Özel olarak, Türkiye'de Amerikancılaşma. Bu mefhumun birçok boyutunun yanında, dergide gıda güvenliğinden Küba'ya, Köy Enstitüleri'nden 1 Mayıs'a kadar birçok konuyu ele aldık.

