16 Nisan referandumunun Almanya boyutu

Almanya'da referandum için kullanılan geçerli oyların yüzde 63'nün ''evet'' çıkması üzerine Alman anaakım medyasının ve düzen siyasetinin iki terimli önermesi şu şekilde formüle edildi: ''Demokrasi içinde yaşayıp, diktatörlüğe onay vermek anlaşılmaz bir şeydir.'' Almanya'da gerçekten de demokrasi içinde mi yaşanmaktadır?
Tevfik Taş
Perşembe, 20 Nisan 2017 20:29

Türkiye'deki şaibeli referandumun yurt dışı ayağının da şaibeli olduğunu düşünmek, doğal olan değil midir?

İlginçtir; Alman anaakım medyası bu konuya hiçbir şekilde odaklanmadı...

16 Nisan'dan beri Alman medyası Türkiye haberleri ile dolup taşıyor. Anayasa değişikliğinin fiili Recep Tayyip Erdoğan diktatörlüğünü yasal çerçeveye kavuşturma operasyonu olduğu, Türkiye'de rejim değişikliğinin yaşanmakta olduğu vb. üzerine yetersiz de olsa, haklı değerlendirmeler de yapılmadı değil.

Referanduma Almanya'dan katılım oranı Türkiye'deki gibi yüksek olmadı: Yüzde 47,5. Almanya'da seçmen sayısı bir milyon 430 bin 127'dir. Sandığa giden seçmen sayısı ise 695 bin 435. 1 Kasım seçimlerine oranla yaklaşık yüzde 15'lik bir artış var.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin AKP devleti olarak şekillendiği, hile ve hırsızlığın ayyuka çıktığı bir referandumda, yurt dışı oylarına hile karıştırılmadığını kim iddia edebilir ki?!

"DEMOKRASİ İÇİNDE YAŞAMAK"

Almanya'da referandum için kullanılan geçerli oyların yüzde 63'nün ''evet'' olarak çıkması üzerine (bu veri hemen hiç sorgulanmadan) Alman anaakım medyasının ve düzen siyasetinin iki terimli önermesi şu şekilde formüle edildi: ''Demokrasi içinde yaşayıp, diktatörlüğe onay vermek anlaşılmaz bir şeydir.''

Genel, genel olduğu kadar da yaygın önermenin ikinci teriminin "diktatörlüğe onay vermek" 16 Nisan oylaması esas alındığında pekâlâ gerçeği yansıtmaktadır. 16 Nisan referandumunun evet oyu diktatörlüğe, keyfiyete, gericiliğe onay anlamına gelmektedir. Buraya kadar doğru...

Aynı önermenin ilk terimi olan "Demokrasi içinde yaşamak" ise meselenin Almanya açısından ciddiyetle ele alınması gereken diğer bir boyutudur.

Almanya'da gerçekten de demokrasi içinde mi yaşanmaktadır?

İşte, bu başlıkta yanıtlanması gereken asıl soru budur.

Şayet demokrasiden eşit oy hakkı anlaşılacaksa, Almanya'da 40 küsür yıldır yaşayıp da bir kez dahi seçimlerde oy kullanmayan milyonlarca  insan vardır. Canları seçimde oy kullanmak için dışarı çıkmak istemediklerinden değil, böyle bir hakka sahip olmadıklarından...

Demokrasiden düşünce, ifade ve örgütlenme hakkı anlaşılıyorsa, Almanya bu konuda da sınıfta kalan bir devlettir. Şu iki haberi lütfen okuyun:

http://haber.sol.org.tr/dunya/almanya-komunist-partisi-60-yil-once-bugun-yasaklanmisti-165975

http://haber.sol.org.tr/dunya/uygar-almanyada-bir-anti-komunist-surek-avinin-hikayesi-144081

Birinci haberde belirtildiği gibi, 1950'li yıllara  Konrad Adenauer'in adıyla anılan "Adenauer Kararnameleri" adı verilen baskı ve yasak damgasını vurup, toplumda tam bir devlet terörü estirilerek, 1956'da  İkinci Dünya Savaşı sonrasının Avrupa'daki  ilk parti yasağı Almanya Komünist Partisi KPD'nin kapatılması olarak tezahür etmişti.

İkincisi 70'li yıllarda sosyal demokrat Williy Brand'ın altına imza attığı "Radikaller Kararnamesi"dir. Bu kararname ile ülkenin ilerici birikimi üzerinde ikinci dalga devlet terörü estirilmiştir; ve etkileri hâlâ sürmektedir.

Komünist partisini kapatıp, ülkenin ilerici birikimini meslek yasağı kapsamına alıp, ekonomik olarak süründürmek... Emek piyasasını düzeneleyen "Agenda 2010" gibi esnek üretim, derin sömürü yasaları...  İnsan onuruna aykırı ''Harz IV'' yasaları... İşgücü açığını sığınmacılar üzerinden fırsatçı bir şekilde temin etmek için kendi icâdı olan Dublin Kararı'nı baskıyla değiştirip, kota usûlüne geçmek, sonra iş görüldükten sonra Afganistan'ı dahi "güvenli ülke" statüsüne alarak, sığınmacıları geri postalamak...

NSU Cinayetleri olarak bilinen Neo-Nazi örgütlenmesinin 8'i Türkiyeli, biri Yunan göçmeni 10 yıl boyunca seri cinayetlerle öldürmesine göz yummak, olaydan habersiz bir devriye polisinin tesadüfi çatışması sonrasında yaşamını yitirmesi ile açığa çıkan istihbarat skandallarını örtbas etmek... Gencecik tanıkların 'ani' ölümleri... Dünyanın üçüncü büyük silah satıcısı olmak... Yugoslavya'nın bombalanması ve parçalanmasında aktif 'görev' almak... Libya'da, Afganistan'da, Irak'da, Suriye'de emperyalist barbarlığın suç ortaklığı...

''Demokrasi içinde yaşıyoruz'' önermesinin reel karşılığı işte bunlardır!

ERDOĞAN'IN KARŞITLARI DA KENDİ SURETİNDE

''Alman pasaportu olup, Türkiye'deki islamcı diktatörlüğü onaylayan herkesi Almanya'yı terk etmeye davet ediyoruz!''

Bu sözler Almanya'nın üçüncü büyük partisi Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin Genel Başkan Yardımcısı Beatrix von Stroch'a ait. Kendilerine moda deyimle ''sağ popülist'', bizim geleneksel jargonumuzla da faşist deniliyor. Yukarıdaki ifadeye bakan sözü geçen zatın dinin siyasetten arındırılmasını savunan, aydınlanmacı, ilerici birisi olduğunu düşünür.

Hiç alakası yoktur!

Tam tersine, her faşist gibi yalan ve demogoji en temel araçlarıdır. Erdoğan karşıtlığı da demogojiktir ve en az Erdoğan'ın ''halkçı'' söylemi kadar sahtedir.

Yabancı ve sığınmacı düşmanlığının carî formu, ''Evetçiler ülkeyi terk etsin!'' olarak şekillenmiş haldedir. Bu tutumun bir önceki biçimi, ''Ekonomik amaçla Almanya'ya sığınanlar, ülkeyi terk etsin!''di.

AfD'yi 'uç bir örnek' olarak düşünmeyin. Bunların özelliği diğerlerinden daha fazla ağızları köpürerek konuşmalarıdır. Bütün fark budur.

SERMAYENİN SESİ MEDYA

Ülkenin en çok satan bulvar gazetesi Bild, sığınmacı dalgası başladığında Alman büyük sermayesinin sesi olarak, geleneksel yabancı ve sığınmacı düşmanı  çizgisini elçabukluğuyla terk ederek, kendisine insanî bir şekil vermeye çalıştı. Savaşın ve derin yoksulluğun kahredici azabından dem vurdu. Hatta Arapça nüsha yayımladı. Ancak işgücü açığı büyük oranda kapatılınca, patronların sesine yeniden kulak vererek, ''Sosyal devleti dolandıran sığınmacılar'' haberlerine geri döndü!

17 Nisan'dan sonra ise ''Uyum politikalarımız iflas etti. Erdoğan'a destek verenler Türkiye'ye geri gitsin!'' başlıklı haberlere başladılar.

Belli ki, sorunları ''uyum'' falan değildir. Türkiye'de Cumhuriyetin tüm kazanımlarını hallaç pamuğu gibi atmaya çalışan, emek ve ilericilik  düşmanı, sermaye yardakçısı gerici  Erdoğan da değildir. İddia ediyorum; bu başlıklarda anaakım Alman medyası da, düzen partilerinin tamamı da en az  Erdoğan kadar emek ve halk düşmanıdır.

Sorun, emperyalist dengelere tutunmaya çalışan Erdoğan ve AKP'nin Almanya'da yaşayan Türkiyeli kitleyi kendi amaçları için kullanma konusundaki yeteneğine olan kıskançlıktadır.

"Uyum olmuyor" diye yaygara kopratmalarının asıl nedeni, Almanya'da yaşayan Türkiyeli kitlenin önemli bir kesiminin dinsel dogmalar, milliyetçi saçmalıklar ile donanmış olması da değildir. Bu kuşatılmada kendilerinin 'katkısı' hiç de az değildir.

'UYUM' DEDİKLERİ REFAH SOVENİZMİ İLE ALMAN MİLLİYETÇİLİĞİNİN LİBERAL SÖMÜRÜ İLE HARMANLANMASIDIR

Refah şovenizm ile Alman milliyetçiliğinin liberal sömürü ile harmanlanmış halini insanlara "uyum" diye pazarlamaya çalışıyorlar.  Artık  mesele pazarlama olmaktan da çıktı, düpedüz dayatmaya evrildi.

İktidardaki CDU/CSU hükümetinin sözcüleri yeniden "çifte vatandaşlık" konusunu dillerine doladılar. Erdoğan'a kızıp, on yıllardır Almanya'da  yaşayan, hatta Almanya  doğumlu insanların haklarını şu ya da bu gerekçe göstererek gasp etmek istiyorlar.  Evetçilerin Alman pasaportları geri alınsınmış. Sanki Erdoğan ve AKP faşizminin bu günlere gelmesinde onların katkısı olmamış gibi. Ayrıca bu talepleri yeni değil. Her defasında yeni bir bahanenin arkasına sığınıp, aynı temcit pilavını ısıtmak istiyorlar.

Yeşiller Partisinden Cem Özdemir, Alman Anayasası'na bağlılık talebinde bulunuyor. Uymayan çekip gitsine getiriyor.  AKP  faşizminin kışkırtmalrına marûz kalan Cem Özdemir bir noktaya kadar anlaşılır refleksel göstermesine karşın, zatı muhteremin partisinin AKP'yi, ''Kemalist vesayet rejimini yıkıp, Avrupa Birliği ile kucaklaşma iradesi'' olarak az mı selamladılar, diye sormak gerekiyor. Yoksa, onlar da mı 'aldatıldık' gerekçesinin arkasına sığınacaklar?

Sol Parti, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki sürecin tamamen noktalanmasını talep ediyor. Sanırsınız, Avrupa Birliği denilen emperyalist örgüt  Erdoğan'a göre daha düzgün!

Kapitalizm doğası gereği en 'ileri' olduğu yer ve durumda dahi etnik, dinsel, cinsel farklılıkları aşma eğiliminde değildir. Çünkü onun doğasına içkin olan iktisadi eşitsizlik, yani sınıf sömürüsü daha başkasına olanak tanımaz. Almanya örneği ''insan anatomisinden maymuna bakışı'' kolaylaştırıyor: Emperyalist/kapitalist sistem asla duygudaşlık, eşitlik üretmiyor. Ve kokuşmuşluk burun direğini kırabilecek keskinliğe ulaşmış vaziyettedir.

Türkiyeli emekçiler, Erdoğan ve AKP'nin Almanya'daki kullanılanı olmak istemiyorlarsa, dinsel ve şovenist kuşatmayı Türkiye ilericiliğinin örgütlü kılıcı ile yarmak zorundadırlar.

Erdoğan ile hesabı olduğunu ileri süren düzen şürekasının hiçbir bileşeni Türkiyeli emekçilerin dostu değildir. Onlar da Erdoğan ve AKP gibi, yalnızca kullanmak istiyorlar. Çare ilerici, aydınlanmacı, sosyalist değerleri kuşanmış emekçi sınıfların birliğindedir. Hangi etnik kökenden olursa olsun!