Rıfat Okçabol
Cumhuriyet ve kurumları!
Yayın Tarihi: 17.07.2025 , 23:22 Güncelleme Tarihi: 18.07.2025 , 00:05
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde, pek çok resmi kurum açılmıştır. Cumhuriyet karşıtları bu kurumların bir bölümünü tarihten silerken, bir bölümünü de kuruluş amaçlarına yabancılaşan bir niteliğe dönüştürmüşlerdir.
Örneğin Merinos ve SEKA gibi birer cumhuriyet kurumu olan KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşekküllerinin) çoğu özel sektöre peşkeş çekilip yok edilmiştir. Halkevleri, köy enstitüleri ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmıştır.
Demokratik sivil toplum kuruluşu niteliğinde olan Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu 1982’de kapatılıp iktidarların yan kuruluşu niteliğinde olan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na dönüştürülmüştür.
Cumhuriyet döneminde açılan eğitim enstitüleri, 1982’de önce olumlu bir değişime uğrayıp eğitim fakültelerine dönüştürülmüştür. Ancak bu fakültelere atanan Türk-İslam sentezci kadrolarla ve 1997’de uygulanmaya başlanan Amerikan modeli öğretmen yetiştirme modeliyle, sistem, genelde Cumhuriyet değerlerine karşı olan sendika üyeliğini benimseyen öğretmen yetiştirmeye başlamıştır. Özellikle adını Gazi Eğitim Enstitüsü’nden alan Gazi Eğitim Fakültesi, belirgin bir biçimde adına yabancılaşan bir kuruma dönüşmüştür. 2024’te kurulan Eğitim Akademisi ile de, eğitim sisteminde Cumhuriyetin istediği “fikri hür, irfanı hür ve vicdan hür” öğrenci yetiştirecek öğretmen mezun olamayacaktır.
Kuruluş amacına yabancılaştırılan kurumlar eğitim enstitüleri, geçen haftalarda değinilen kurumlar ile sınırlı değildir. Yabancılaşmanın en çarpıcı olduğu kurumların bir bölümü şunlardır:
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB). Bu başkanlık inancın vicdanlarda yaşanması, siyasete karışmaması ve sağlıklı bir şekilde öğretilmesi için kurulan bir Cumhuriyet kurumudur. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında sağlıklı bir şekilde çalışan bu kurum, iktidarların tutuculuğuna paralel bir şekilde adım adım Cumhuriyet değerlerinden uzaklaşmıştır. Örneğin DİB Müşavere Kurulu, 1946’dan sonra İslamcı yayınlara onay vermeye başlamıştır. Süleyman Demirel’in başbakanlığında, 1960’larda Kuran kursu açma yetkisi eğitim bakanlığından alınıp DİB’e verilmiştir.
1982 Anayasası’nın 136. maddesine göre DİB, “… laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmekle” yükümlüdür. Ancak DİB giderek bu maddeyle hiç bağdaşmayan söylem ve eylemlerde bulunan bir kuruma dönüşmüştür. Örneğin bir diyanetçinin kitabında dinsizliğin "her türlü faziletsizliğin doğmasına ve yayılmasına ve bunun sonucu olarak da ahlaki düşüncelerin kaybolarak toplumun bozulmasına"1 yol açacağını yazabilmiştir. DİB’in bir yan kuruluşu olan Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), içinde “başlangıçta anlamlı olan unsurlar basmakalıp hale gelip içini boşaltırlar: bugün ne anlama geldiği üzerinde hiç düşünülmeden tekrarlanan ‘çağdaş uygarlık düzeyi’, ‘Atatürk İlkeleri’, ‘Cumhuriyet’ gibi sembolik ifadeler bu duruma örnek gösterilebilir”2 gibi Cumhuriyet karşıtı ifadelerle dolu bir kitap yayımlayabilmiştir.
DİB, şimdiki başkanıyla giderek AKP’nin yan kuruluşuna ve AKP politikalarına göre hareket eden bir kuruma dönüşmüştür. Artık ulusal bayramlarda bile Atatürk’ün adını anmayan bu kurum, örneğin,
- Fiyatları tayin eden Allah’tır;
- kızlar 9 ve erkekler 12 yaşında buluğ çağına girer, buluğ çağına girenler evlenebilir”;
- sol elle şeytanlar yemek yer ve
- kadının çalışması eşinin iznine tabidir
gibi dindarları bile çileden çıkaran açıklamalarda bulunarak da toplumun huzurunu bozmaktadır.
Diyanet, Cumhuriyetçi ilahiyatçıların yazılı uyarılarına karşın Anayasa karşıtı eylem ve söylemlerine devam etmektedir. Mart 2022’de Anayasa’nın, 10. ve 136. maddeleriyle Öğretim Birliği Yasası ve Milli Eğitim Kanuna aykırı olarak Diyanet Akademisini kurarak da Cumhuriyetçi ilahiyatçı yetişmesinin önünü kesmiştir. Diyanet açık ve net bir biçimde toplumu din toplumuna dönüştürmeye çalışmaktadır.
Devlet İstatistik Enstitüsü. Toplumsal yaşamı ilgilendiren sayısal verilerin toplanması için, Osmanlı 1891’de Merkezi İstatistik Encümeni’ni oluşturmuştur. Cumhuriyet rejimi de 25 Nisan 1926’da, Merkezi İstatistik Dairesi’ni kurmuştur. Bu dairenin adı, 1930’da İstatistik Umum Müdürlüğü ve 1962’de Devlet İstatistik Enstitüsü olmuştur. AKP tarafından adı 18 Kasım 2005’de ‘Türkiye İstatistik Kurumu’ (TÜİK) olarak değiştirilen bu kurum, enflasyon konusunda olduğu gibi giderek istatistiksel verileri, iktidarın işine yarayacak şekilde açıklamaya başlamıştır. Örneğin TÜİK, yıllardır enflasyonla ilgili verileri gerçek dışı bir şekilde düşük gösterip maaş artışlarının enflasyonun çok gerisinde kalmasını sağlayarak toplumun açlığa mahkum edilmesinin aracı olmaktadır.
Merkez Bankası. 30 Haziran 1930’da kurulan bu kurum, giderek toplumun genelini değil de, AKP’yi ve iş insanlarını memnun edecek para politikaları uygulamaktadır.
Üniversiteler. Bir Osmanlı kurumu olan darülfünun, 1933’te İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür. 1940’larda İstanbul Teknik Üniversite ile Ankara Üniversitesi açılmıştır. 1946’da çıkarılan 4936 sayılı Üniversite Kanunu ile bilimsel ve yönetsel özerkliğe kavuşan üniversitelerin, bilimsel gerçekler üzerinden toplum yararına hizmet verecek kurumlara dönüşmesinin kapısı açılmıştır. Bu üniversitelerde yetişen gençler, özellikle 1965-1980 yılları arasında Anayasa’ya ve ülkenin bağımsızlığına sahip çıkarken, Amerikancılığa ve her türlü sömürüye karşı çıkmışlardır. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay 1960 sonlarında, “Ülkenin geleceğini imam hatiplilere emanet edeceğiz” dedikten sonra, 1973’te 4936 sayılı yasa yerine 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu getirilmiştir. 1981’de de 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile üniversiteler YÖK’ün denetimine ve ağırlıklı olarak, Türk-İslam sentezi anlayışındaki kadroların eline bırakılmıştır. 29 Ekim 2016’da da bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile AKP lideri, hem YÖK üyeliğine hem de üniversite rektörlüklerine istediği kişileri atamaya başlamıştır. O günden bu yana atanan YÖK üyeleri ile rektörler içinde siyasal olarak bağımsız olan hemen hiç kimse çıkmamıştır.
Günümüzün üniversiteleri de, açıkça Anayasaya ve de bilimselliğe aldırmayan birer AKP kurumuna dönüşmüşlerdir.
Üniversiteler, “CHP’ye düşmanlık Allah’ın huzuruna götürebilecek en büyük amel” ya da “6 yaşında kızlar evlenebilir” gibi açıklamalarıyla bilinen kişileri konuşmacı olarak çağırmaya başlamışlardır. Hatta Gülhane Tıp Fakültesi’nin mezuniyet töreni, camide yapılıp bu tür ilahiyatçılar hekim olacaklara dini(!) bilgiler vermiştir. Topluma ve akademik anlayışa böylesine yabancılaşan kurumlara herhalde üniversite demek kolay değildir.
Yukarıda örneklenen Cumhuriyet kurumlarının kuruluş amaçlarına yabancılaşması, bu kurumları yönetenlerle ve dolayısıyla kurumların başına böylesi kadroları atayan iktidarla ilgili bir durumdur.
Cumhuriyet değerlerine yabancılaşmış bu tür devlet kurumlarıyla, halk egemenliğine dayalı laik Cumhuriyet sistemini koruyup sürdürmek olanaksızdır.
Bu nedenle halk egemenliğine dayalı laik Cumhuriyeti korumak, ancak bu anlayışta olan partileri seçimlerde meclise taşımakla mümkündür.