Oğuz Oyan
Cumhuriyetin devrimci dinamikleri
Yayın Tarihi: 03.02.2026 , 00:19 Güncelleme Tarihi: 03.02.2026 , 00:19
Cumhuriyetin devrimci dinamiklerine sahip çıkmak, kuruluş dönemine duyulan romantik bir nostaljiye, bu dönemin tekrar restore edilmesine dönük dayanaksız bir özleme indirgenemez. Tarihsel toplumsal koşulların iç ve dış belirleyicilerinin bir daha oluşturulamayacak biçimde geride kaldığı bilincine sahip olanlar bu tür kısır hülyalarla oyalanmazlar. Çünkü tarih-dışılığa savrularak gelecek kurgulanamaz.
Cumhuriyetçilerin bugün Cumhuriyetin devrimci dinamiklerini sahiplenme tavrı, öncelikle bir ideolojik/politik konumlanma olarak okunmalıdır. Bir tarihsel dönemdeki devrimci dönüşüm, bugün cumhuriyetçi-sosyalist güçlerin üzerinde birleşebileceği bir asgari temel, ortak yürüyüşlerinin bir başlangıç noktası olarak tarif edilebilir ancak. Ama asıl olan eskinin aşılması, yepyeni bir Cumhuriyet fikrinin inşa edilmesidir. Özellikle de AKP tahribatıyla Cumhuriyet ilke ve kurumlarının hemen hemen tamamen tasfiyeye uğratıldığı bir dönem sonrasında.
Aslında bu ilk saptamalar yeterli olabilirdi. Ancak bir yandan kuruluş dönemine ilişkin romantik/nostaljik yaklaşımların sürmesi, diğer yandan Cumhuriyeti sahiplenme tavrına karşı siyasal İslamcı-etnik milliyetçi saldırıların hiç olmadığı kadar körüklenmesi nedeniyle bu konu üzerinde biraz daha durmakta yarar olacaktır.
Dünya ve ülke koşullarının tarihsel farklılığı
Dış koşullar bakımından 1920’lerin/1930’ların dünyası ile 2020’lerin dünyası birbirlerinden çok büyük ölçüde farklıdır. 1914-1945 arasındaki dönemde, iki büyük dünya savaşı, bir büyük sosyalist devrim ve bir büyük kapitalist dünya krizi (1929) nedeniyle küreselleşmede uzun süreli bir kopuş yaşanacak, Birleşik Krallık dünya hegemon gücü potansiyelini yitirirken yerine geçecek yeni hegemon güç ABD ise, göreli gücünün iyice baskın hale gelmesini yani koşulların iyice lehine dönmesini bekleyerek ve iki büyük dünya savaşını da bunun için kaldıraç olarak kullanarak 1944 sonrasındaki döneme damgasını vuracaktır. İki Büyük Savaş arasındaki hegemonya boşluğu, Türkiye gibi bağımsızlığını yeni kazanmış kimi ülkelerde devrimci kadroların aydınlanmacı ve kalkınmacı duruşuyla birleşince devrimci sıçramaları besleyecektir.
2020’lerin ikinci yarısındaki dünya ise tamamen farklıdır. Her ne kadar üçüncü küreselleşme dalgasının (1980-2025) sonuna gelindiği söylenebilirse de (Bkz. O. Oyan, “Üçüncü Küreselleşmenin Sonu mu?”, soL Haber, 23 Aralık 2025), hegemon gücün yitirdiği göreli ekonomik üstünlüğünü askeri gücüyle telafi etmeye çalıştığı, dolayısıyla henüz bir hegemonya transferi sürecinin ve tam bir hegemonya boşluğunun oluşmadığı, yeni bir kapitalist düzenleme rejiminin kurulmasında açık güçlüklerin yaşandığı sancılı bir geçiş döneminde bulunulduğu saptaması yapılabilir. Eski dünya/eski ilişkiler sona gelirken yeni bir dünyanın kurulmasında güçlükler çekildiği bir dönemdir bu. Emperyalizmin saldırganlığı ve müdahaleciliği ise yüzyıl öncesiyle kıyaslanmayacak düzeydedir. 1980’lerde ve 2000’lerde IMF/DB öncülüğünde Türkiye’ye dayatılan büyük ekonomik dönüşümler, sanayi ve tarım başta olmak üzere tüm üretken sektörleri geriletip bağımlılaştırmış, ülkenin planlı kalkınma/sanayileşme dinamiklerini çökertmiştir; ülke, askeri ittifaklar bakımından emperyalizmin çıkarlarına göre hizalanmış dolayısıyla bağımsız refleksler geliştirme potansiyelini önemli ölçüde yitirmiştir.
Siyasi tablo aslında çok daha karanlıktır. Yüzyıl öncesinin Kurtuluş Savaşı zaferinin olanca prestijini arkasına almış devrimci/bağımsızlıkçı kadrolar yerine bugün 23 küsur yıldır iktidara çöreklenmiş ve cumhuriyete damardan karşı olmak ile emperyalizme müzahir olmak özelliklerini bünyesinde birleştirmiş bir siyasal İslamcı hareket iş başındadır. Dolayısıyla bu dönemlerin siyasi üstyapısı karşılaştırılamayacak derecede birbirine zıttır. Birinci Meclis’ten itibaren cumhuriyet karşıtlığıyla temayüz eden karşı devrimciler, Cumhuriyet döneminin son çeyrek yüzyılında tüm devlet kurumlarını ve erklerini ele geçirmiş durumdadırlar. Bu hareket, milli eğitimi karşı devrimin uygulama alanına çevirmiş durumdadır. Tarikat ve cemaat yapılarının anayasaya temelden aykırı bir biçimde devletin bütün kurumlarına nüfuz etmesini kolaylaştırıcı ve FETÖ ile benzer bir biçimde bunlarla egemenliği paylaşıcı bir tutum içindedir.
Üstelik sürekli ittifak tazeleyerek iktidarını sürdürebilmeyi de başarmıştır. Bunu 2016 öncesinde FETÖ ile 2016 sonrasında ise diğer tarikat yapıları yanında MHP ittifakıyla götürmektedir. Böylece “milliyetçi” hareketin tarihi siyasi yapısı olan MHP, 2016’dan itibaren cumhuriyet karşıtı, Lozan karşıtı ve pro-emperyalist bir siyasi hareketle açık siyasi ittifak yapmaktan rahatsızlık duymayacak bir noktaya gelerek Cumhur İttifakı’nın asli unsuruna dönüşebilmiştir. Bu da 2017’den itibaren milliyetçi sağ adına hareket eden başka siyasi partilerin (İYİP, ZP, vd.) peydahlanmasıyla sonuçlanmıştır.
Yüzyıl öncesinden çok temel bir farklılık da Kürt siyasi hareketinin ayrı bir siyasi parti olarak örgütlenmesi ve yerel seçimlerde bölgesel başarılardan ve bağımsız milletvekili adaylıklarından sonra 21. Yüzyılda genel seçim barajlarını da aşarak Parti (HDP, DEM…) kimliğiyle parlamentoya girmesidir. Ama daha önemlisi, bu siyasi hareketin Cumhuriyet ve Lozan karşıtlığında siyasal İslamcı hareketle neredeyse tamamen örtüşmesidir. Bu da ekonomik programı bakımından “sosyal demokrat” çizgideki bu hareketi siyasi duruşu ve etnik milliyetçi özellikleri bakımından karşı-devrimci bir konuma taşımaktadır. Nitekim, 2024 sonundan itibaren sürdürülen yeni “çözüm arayışı” sürecinde AKP-MHP ittifakına hiç olmadığı kadar yaklaşmıştır. Suriye’de SDG’nin geri çekilişiyle sonuçlanan son gelişmelerin yarattığı büyük hayal kırıklığına rağmen, şu an DEM hareketi Türkiye’deki süreçten elde edebileceği tüm avantajları koparmanın derdine düşmüştür. Bu nedenle CHP’nin bugünlerdeki DEM’i yanına çekme hamlelerinin sonuç vermesi güçtür.
Cumhuriyetin kurucu partisi olan CHP en devrimci dönemini 1920’ler ve 1930’larda yaşamıştır. 1940’ların ilk yarısında da CHP’nin sol kanadının son iki devrimci hamlesine tanık olunacaktır: Köy Enstitüleri ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu. Ancak 1946’dan itibaren CHP’nin liberal sağ kanadı Partiye egemen olacak ve düzen-içi uzlaşmalara ve emperyalizmle ittifaklara açık hale gelecektir. Bu çizgi 1960’larda biraz dengelense de 1970’lerde B. Ecevit’in Parti tarihini liberal bir bakış açısıyla (biraz da İdris Küçükömer ve Kemal Tahir etkisiyle) eleştirerek yorumlaması üzerine yeniden kendi köklerinden uzaklaşacak ve uzlaşmacı bir karakter kazanacaktır. Sonraki dönemlerde bu çizgi sağ-liberal Kemal Kılıçdaroğlu’ndan itibaren iyice pekişecek ve ardılı Özgür Özel tarafından da sürdürülecektir. CHP’nin bugünlerde Kürt hareketiyle kurduğu/geliştirmeye çalıştığı ilişkiler de bu tavrın uzantısındadır. Ama sorun şuradadır: Lozan ve Cumhuriyet karşıtlığını saklamayan ve bu konularda geri adım atabileceğine dair hiçbir umut vermeyen Kürt siyasi hareketi ile Cumhuriyetin kurucu partisinin “ilkesiz” ittifakı nasıl sürdürülebilecektir? (31 Ocak 2026’da İstanbul’da CHP-DEM öncülüğünde düzenlenen “Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı” tam da buna karşılık gelmektedir). CHP’nin üyeleri ve seçmenleri, ayrıca CHP dışındaki cumhuriyetçi kesimler, salt seçimlere endeksli de görünmeyen ve emperyalizmin fikir babalarının açıktan destek verdiği anlaşılan bu ilkesiz birlikteliğe ne tepki vereceklerdir?
THTM, emeğin Cumhuriyeti için mücadele vermektedir
1920’ler ile 2020’ler açık zıtlıklar içermektedir. Türkiye’de bu durum iç siyasi dokunun dönüşümü bakımından daha da alarm vericidir. Cumhuriyetin kuruluş harcını oluşturan Lozan ve 1924 Anayasasının, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş modelinin aleni tartışmaya açılabildiği bir konjonktür, demokratik ortamın gelişmesine değil Cumhuriyet yıkıcılığının cüretkârlığına tekabül edecektir. Böyle bir pervasızlığa izin verilemez.
Tam da bu nedenlerle Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi (THTM) tüm cumhuriyetçileri ve sosyalistleri, Cumhuriyeti ve Lozan’ı savunmaya ve emeğin Cumhuriyetini kurma mücadelesine birlikte omuz vermeye çağırmaktadır.
1 Şubat 2026’da Ankara’da düzenlenen “TKP Meydan Okuyor” kitlesel etkinliğinin ana fikri de sosyalistler/komünistler ile Cumhuriyetçilerin ortak cephesini oluşturmaya yönelik bir çağrıydı. Bu bağlamda TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın saptamaları ve önerileri, keza Kürt sorununun çözüm ve çözümsüzlük yollarına ilişkin analizi, Türkiye solunun ufkunu açacak nitelikteydi.
İç ve dış güçlere ve içteki ayak bağlarına karşı mücadelemiz kolay olmayabilir. Ama egemen güçlerin işi de kolay değildir. Çünkü Türkiye toplumunda azımsanmayacak bir cumhuriyetçi ve anti-emperyalist birikim vardır. Kimsenin bunu hafife almaması gerekir.