Mesut Odman
Yaşam beklentisiydi, şuydu buydu derken...
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 02:27 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 02:27
Çok eski bir arkadaşımdı. Epeydir hiç görüşmemiştik. Geçenlerde karşılaştık, kim bilir kaç yıl sonra… Bunu sorduk birbirimize, kesinlik nerde kalmış, üç aşağı beş yukarı bir yanıt bulmakta da zorlandık. Biraz bu süresi bile unutulmuş uzaklığın, biraz da artık alışmaya başladığımız bir deli yağmur, hemen ardından kızgın güneş, sonra yeniden gök gürültüleri biçiminde seyreden havanın etkisiyle üstü örtülü bir yere oturmuş bulduk kendimizi.
Çay içmeyi pek sevmem. Daha doğrusu, ta gençlik yıllarımda, öğrenci kantinlerinde, pek kısa sürmüş “vatani görev” aylarında en kötüsü bulaşık suyu en iyisi ondan geri kalmayan bir çorba kıvamındakilere razı olmaktan çayın ne olduğunu unutmuşumdur; dolayısıyla, sevmem demek yerinde değil, bilmem çayın tadını. Bu yüzden, ben ilk bardağı ite kaka içerken sohbete daldıklarım en az ikinciyi, üçüncüyü tazelerler.
O gün de öyle oldu. Arkadaşım çaylarını yudumlarken habire konuşuyordu.
Söz nasıl oraya geldi, açıklıkla hatırlayamıyorum ama, galiba, ana babasının ne alemde olduklarını sormamla birlikte konu açıldı. Bir iki sevimsiz haber verdikten sonra genellemelere girişti.
Abi, diyordu, hani ortalama ömür, yaşam beklentisi falan derdik ya, biliyorsun bu göstergenin bizde bile altmışların epey üzerine çıktığı söyleniyor. Söyleniyor söylenmesine de, sen aldırma onlara. Aslında elli civarındadır.
Yok canım, bunu da nerden çıkarıyorsun, diye itiraz ettim.
İtirazıma hiç aldırmadan devam etti: Bak, dinle, ancak aşağı yukarı ellisine kadar az buçuk yaşama fırsatı bulabilirsin. O da şanslıysan… İşin gücün varsa, olağanüstü demek alışkanlık olmuş, ama aslında pek de öyle sayılamayacak kadar sıradan aksiliklerle karşılaşmamışsan, kahpe feleğe çok sık sövüp sayma durumunda kalmamışsan…
Ondan sonra hastalıklar sökün eder. O namusundan şüphe ettiğin feleğin hatırını sorma durumları pek olmamışsa dedik ya, hastalıklar seninkiler değil daha… Önce anan, baban, sevdiğin yakınların… O da, nasıl derler hani, yüce Rabbim sırayla veriyorsa eğer… Onlarla uğraşmaya başlarsın önce. Oraya koş buraya koş, doktordu hastaneydi ilaçtı, elbet bunlar için eş dost torpil ayarla, para denkleştir. Uğraşır durursun, acılar, üzüntüler de cabası ya da, istersen, acılar üzüntüler esas da, ötekiler cabası diyebilirsin, fark etmez.
Bir şekilde atlatırsın, atlatabilirsen. Atlatmak dediysem, ya iyi kötü biraz daha yaşama şansı bulur sevdiklerin ya da göçüp giderler. Her iki durumda da, birinde sevinerek öbüründe üzülerek, biraz soluk alırsın, aslında soluk almazsın da aldığını ya da alacağını sanırsın.
Sonuç olarak, ya alırsın ya almazsın, ne oldum diyemeden, bu kez de kendininkiler başlar. Senin koşuşturduğuna benzer koşuşturmaları yapacak kimselerin varsa onlarla birlikte, yoksa, eyvah ki eyvah, kendi başına yaparsın. Buna koşuşturmak denmez aslına bakarsan, sürünmeye çabalarsın. Artık ne kadar ve nereye kadar becerebilirsen…
Tamam, dedim, dediklerin hayata ayna tutmak bir bakıma. Öyle bozulmuş bir ayna da sayılmaz üstelik, basbayağı düzgün yansıtıyor olup biteni. Ama birkaç soruyla derinleştirebiliriz belki senin aynanı.
Eyvallah abi, buyur bakalım, dedi.
Öyle bıçkın ağızlı bir çocuk değildi ama, demek, öyle olmuş görmeyeli.
Birincisi, diyerek devam ettim, sanki yazı yazıyorum dedim içimden, yazarken böyle bir alışkanlığım var ya, birincisi, ikincisi, üçüncüsü diye diye sıralar giderim…
Birincisi, söylediğin gibi ellisi civarına varırken insanlar, ister sevdiğin büyüklerin, ister kendin, hastalık, dert, bilmemne denilen musibetler gökten inmiyor herhalde. Nasıl yaşandığı, en doğrusu, nasıl yaşanabildiği etkiliyor hepsini. Etkiliyorun da ötesinde belirliyor demek gerekir belki de…
İkincisi, tek tek insanlar, bireyler demek istiyorum, sağlıklarını herhangi bir nedenle, bu arada, yaşları ilerlediği için, yitirdiklerinde, başka bir anlatımla, sağlıklı olma durumundan az ya da çok uzaklaştıklarında, onları sürüm sürüm sürünmekten koruyacak çoluk çocuklarından, yakınlarından, birkaç hayırsever eş dosttan başka kimselerinin olmaması bir doğa yasası mıdır? Onlar olsun ya da olmasın, bu göz kulak olma, kol kanat germe, böylece onları olabildiğince uzun süre ve insanca yaşatma, hatta bu arada, başka insanlara, topluma, ülkeye katkı sağlamayı farklı biçimlerde sürdürebilme imkânlarını sağlamak, herkesten önce, toplumun görevi değil midir? Böyle bir toplum olamaz mı, olmamış mıdır, yok mudur?
Tamam tamam, anladım, diyerek sözümü kesti arkadaşım. Sen hâlâ o eski söylemlerimizi tekrarlayıp duruyorsun. Madem öyle, şu son üç sorunu kendin cevapla bakalım. Nasıl demiştin: Olamaz mı, olmamış mı, artık yok mu?
Valla, dedim biraz duraklayıp kendime düşünme payı bırakarak, o sorulardan ilkini geçelim, konuşurken bir tür kafiye tutturmak için söylemiştim zaten: Olamaz mı sorusu gereksizdir; çünkü, hem çok üzerinde durulup olabilirliği gösterilmiştir, hem de bir zamanlar var oluşunun yanı sıra hâlâ varlığını sürdürmesi, bunun gereksiz bir soru olduğunun kanıtıdır. Bir zamanlar var olmuştur derken neyi anlatmak istediğimi anlamışsındır; geçen yüzyılda insanlık öyle bir işe girişti, farklı yerlerde değişen ölçülerde başarıya da ulaşmadı değil. Yapmaya uğraştığının adına da sosyalizm demişti, biliyorsun. Bildiklerinin hepsini de unutmuş olamazsın, öyle ya!
Abi bana laf sokuşturmayı bırak da devam et sen, dedi eski dostum, haklı bir sitemde bulunarak.
Devam edelim, peki: Bir zamanlar olmuştu’nun somutlanışı geçen yüzyıl ve sosyalizm idi. Hâlâ somutlanmakta oluşunun belki de ve yazık ki tek örneği ise, şu bizim sıkıştıkça örnek verdiğimiz, bir avuç insanı ve ondan fazla olmayan yoksul toprağı ile Küba değil mi? Boyuna posuna, gücüne zenginliğine bakmadan, en uzun ve, anlaşılan, pek de mutlu yaşayan insanların ülkesi Küba… En zenginler en çok tankı topu bombayı ihraç ederken, en çok “hekim” adı verilen ürününü ihraç eden Küba… Üstelik, ihraç sözcüğünü de ağız alışkanlığıyla söylüyoruz. O sözcüğü söylemeye alıştırılmış ağızlarımız, o işin para karşılığında yapıldığını da söyler yeri geldiğinde. Oysa, şu paraca yoksul ya da paradan yoksun, ama yüce gönüllü insanlar, paraya pula bakmadan sunuyorlar yetiştirdikleri sağlık uzmanlarını dünyanın yoksullarına.
Kolay kolay ikna olacağa benzemiyordu arkadaşım ve vaktimiz de azalmıştı. Aynı inanıp inanmadığı belirsiz tavrıyla devam etti: Senin bu dediklerin sadece tekil bir örnek oluşturuyor. Ayrıca, o geçen yüzyıl dediğin de çok gerilerde kaldı. Üstelik, o zamanki arayış insanlık için çok eskidir, kendi var oluşu kadar eski diyebiliriz belki de: Cennet arayışı insanlık ile yaşıttır desek olur mu? Senin bildiğin ve sevdiğini hatırladığım sözcükle, ütopyadır, desek ne dersin?
Tamam kardeşim, ütopyadır de istersen, doğrudur, yokülkedir. Biraz düzelterek yinelersek, olabilirliği sınanmış bir yokülkedir. Ama, var olanlarından mutlu olsaydı, yokülkeler peşinde mi koşardı insanlık? Yalnız, şunu da eklememe izin ver, bu defaki yokülkemiz yeryüzünde var olduğumuzdan bu yana tasarladıklarımızın en gelişkini ve, ne kadar ezilmiş sindirilmiş olsa da, o sırada en vahşice sınanmış, böylece, sınamayı geçmiş sayılsın sayılmasın, en çok kendini güçlendirmiş olanı.
Ayrılırken, hoşnut görünüyordu arkadaşım. Benim hâlâ inançlı olduğum kanısına vardığından mıdır, onu incitmeden konuşmamdan mıdır, kendisinin de başka bir umut göremediğinden midir, bilmem…