Türkiye: Eskisi mi, yenisi mi?

12/10/2018 Cuma
Türkiye: Eskisi mi, yenisi mi?

Yenisi, malum, 15 yıllarını da çoktan geride bırakmış bugünkü iktidar sahiplerinin dönemi. Eskisi ise, onlara göre, daha geride kalmış bütün dönemleri kapsıyor. Kimileyin onlardan bazılarını, hiç değilse o zamanların simgeleşmiş politikacılarını da sahiplendikleri oluyor; buna karşılık, “yeni Türkiye” derken, esas olarak, şimdikini anlatıyorlar. Kendi yarattıklarını… Kendi başlarına yaratmamış olsalar da, çok fazla ince eleyip sık dokumak şart değil, kabul edebiliriz.

Nereden aklıma geldi de yazı konusu yapıyorum sorusunun yanıtı ile başlamam gerekir, sanıyorum.

Şu artık haklı ya da haksız, orasını da tartışmayalım, dünyanın parasını ve ününü kazandığı mesleğini ve işini yapmayan, yapmaya kalktığında beceremeyen, beceremedikçe kavga küfürden başkasını sergilemekten aciz futbolcu, birkaç gün önce yeni bir olaya karışmış. Gece kulübü denilen yerlerin birinde olmalı, kavga çıkarmış ve yeşil sahalarda beceremediği bir hareketle isabetli ve herhalde uçarak bir kafa atmasıyla bir pop şarkıcısının burnunu kırmış. Sarkıntılık türünden dedikoduların yanı sıra, haberi süsleyen soslar da eksik edilmiyor: Çok ünlü ve çok zengin topçu eskisinin bu olayın dışındaki eşinin hamileliğinin son günlerini yaşadığı da ekleniyor. Bu arada, topçu eskisi demekte bir sakınca yok, çünkü oynamadığı süreler oynadıklarını çoktan aşmış durumda. 

Basbayağı milattan önce denebilecek kadar geçmişte kalmış bir çalışma arkadaşımın, Ayşenur Arslan’ın televizyon programında gördüm. Yine oradan öğrendiğime göre, bu olayın duyulması üzerine, “sosyal medya yıkılmış”. Ayşenur’un ekrana getirdiği bir mesajda “Eski Türkiye Metin Oktay’dır, yeni Türkiye Arda Turan’dır.” yazıyordu.

Yazanın Galatasaraylı olduğu düşünülebilir; çünkü, her iki futbolcu da öyledir, en azından çıkışları itibariyle öyle bilinirler. Ama daha önemlisi, mesaj sahibinin, karşılaştırdığı iki kişinin futbolculuk kökenlerinin aynı olduğunu, dolayısıyla aralarındaki farkın iki farklı Türkiye’den geldiğini demeye getirerek öyle yazdığını varsayabiliriz.

Burada bizim “Taçsız Kral”a açık bir haksızlık yapıldığı kanısındayım.

Futbolculuk, efendilik, insanlık, şu bu açısından değil. Gerçi o açılardan da apaçık bir haksızlık var. Ama asıl haksızlık, onun “eski Türkiye” ile özdeşleştirilmesiyle ortaya çıkıyor. “Eski” demekle anlatılmak istenen tarihlerde yaşayıp ölmüş olması, ona böyle bir simge anlamı yüklenmesini haklı çıkarır mı? Kesinlikle çıkarmaz, hele değişik kaynakların aktardıklarından bildiğimiz özellikleri hatırlandığında…

Neydi onlar? Sözgelimi, görkemli altmışlarda o zamanki Türkiye İşçi Partisi’ne oy veriyor oluşu... Nâzım Hikmet’in dizelerini ezberden okuyuşuna tanıklık edenlerin anlattıkları… 1972 yılının takvimlerden silinesi o Mayıs gününe giden aylarda idamların durdurulması yönündeki imza toplama çalışmalarına katılması…

Demek, Metin Oktay hem o şimdikilerin eski dedikleri Türkiye idi hem de yukarıda hatırladıklarımızı yapıyordu, öyle mi? Peki Nâzım neden şiir yazmıştı, Türkiye İşçi Partisi ne için mücadele ediyordu, bizim çocuklar niye dövüşmüşlerdi ve onları kim asmıştı? Derya içinde olup da deryayı bilmeyen balıklar örneği, bir yeryüzü cennetinde yaşıyorlardı da nerede olduklarının mı farkında değillerdi!

Demek, o eski denilen Türkiye’nin düzeni, kendisiyle özdeşleşmiş ya da kendisinin simgesi olmuş birinin nelere ve kimlere iyi gözle baktığını bilemeyecek kadar zavallı ya da öylelerinin yüceltilmesine aldırış etmeyecek kadar güçlü ve özgürlükçü idi! 

Hiçbiri değildi elbette.

Burada bağışlanabilir olmakla birlikte gelişip yaygınlaşmasına göz yumulmaması gereken yanılgı şudur: Şimdiki Türkiye’nin insanları yok yoksul, ezilip örselenmiş bıraktığı, neredeyse insanlıktan çıkardığı doğrudur da eskisinin bir iyilikler, güzellikler dünyası olduğunu sanmak da bu sanıya yol açacak çaresizlik söylemleri yaratılıp yayılmasına yol açmak da aynı derecede yanlıştır. 

Bu saptamada bağışlanabilir olan, bugün “yeni” denilen Türkiye’de insanların çektiklerine dayanamaz hale gelip ona karşıtlığı her şeyin başında görmeleridir. Ama bugünkünden ve onun görünüşte en büyük sorumlusu olanlardan yaka silkerek bundan önceki Türkiye ile onun egemenlerini bir tür “kayıp cennet” ve bekçileri  mertebesine yükseltmeleri, anlayışla karşılanabilecek bir bakış açısı olamaz. Hele bu bakış, bir tutuma, tavır alışa dönüşüyorsa, hoşgörülüp sessizlikle geçiştirilemez.

Ülkemizin o zamanlar, özellikle altmışlı ve yetmişli yılların büyük bölümünde bugünkünden birçok bakımdan daha katlanılabilir, daha iyi, düzeltelim, daha az kötü durumda olduğu doğrudur. Ama bu göreli iyilik durumunun bize gökten indirilmediği de bundan daha tartışılmaz bir doğrudur. Mücadele eden ve daha çok yenilmekle birlikte ciddi kazanımlar da elde eden bizdik. Daha güçlü, daha umutlu, daha mücadeleci idik. Sadece bu ülkede yaşayanlar değil, dünyanın bütün emekçileri de ya bize benzer ya da çok daha gelişkin bir durumdaydılar. Hem bizim ülkemizde hem de başka yerlerde iktidarı alamadık, hatta çoğu kez buna kalkışamadık bile ve sonuç olarak çok ağır yenilgilere uğradık. Hepsini tek ve bütün bir yenilgiye indirgeyerek söylemek de mümkündür: Tarihte pek az görülmüş muazzam bir yenilgi aldık.

Şimdi o yenilgiyi geride bırakmaya uğraşıyoruz. Yol alıyoruz. Yol almakta olduğumuz doğru, bununla birlikte, daha yolumuzun uzun, en kötüsü, hızımızın hâlâ pek yetersiz olduğu ortadadır.

İçinde bulunduğumuz durumu üç beş satırla böyle betimlemekte bir umutsuzluk ve umarsızlık anlatımı bulmaksa hem bize hem bizden öncekilere hem bizden sonrakilere insafsızlıktır.

Mücadelemiz hiç bitmiyor, bitmez, bitmeyeceği pek çok kez kanıtlanmıştır. Eski ülkemizde de mücadele ediyorduk, yeni olduğu iddia edilende de mücadele ediyoruz. Eskiden daha az kötü durumdaydık; çünkü daha güçlüydük. Şimdi daha kötü durumdayız, çünkü daha güçsüzüz.

Ama mücadelemiz ehveni şer için, kötünün daha iyisi ya da kötünün daha az kötü olanı için değildir. Hem de “ehveni şer, şerlerin en kötüsüdür” sözünü bilip dururken.

Öyleyse, ne yenisi ne eskisi!

Ayrıca, buradaki yeni ile eski sadece zaman içindeki sıralanış ile ilgilidir; özüne bakıldığında ise ha eskisi ha kötülüğün katmerlisinden başka yeniliği olmayan ötekisi! 

Kuşkusuz “yeni” dediklerine karşı mücadele ediyoruz, daha güçlü olarak etmeliyiz. Ama eskisini geri kazanmak ya da oraya dönmek için değil.

Ne deniyordu ülke ve ulus ayırt etmeyen o marşta:

Biz başka alem isteriz.             

 

ÖNCEKİ YAZILARI