Mesut Odman
Türk sağının “Moskof”la dansı
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 02:35 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 02:35
Sık sık yaparım ya, önce başlıkla ilgili birkaç açıklama.
Birincisi, biraz popülerleştirme, daha güncel deyişle, medyatik olma eğilimine kapıldığımı itiraf etmek zorundayım; ister istemez oluyor, “zamanın ruhu” kavramının anlattığı tam da bu değildir ama, kullanalım, ona kapılmadan edemiyorsun. Yoksa bu “moskof” sözcüğü de Türk sağının onunla dansı da başlıkta yer almazdı.
İkincisi, okur, bu yazıdan başlığın çağrıştırdığı, yoksa çağrıştırmıyor mu, derinlikli bir açıklayıcılık beklemesin. Bu arada, hemen önceki cümlede yer alan “derinlikli açıklayıcılık” deyişinin sergilediği inceliği atlamasın! Buradaki ünlem işareti dolayısıyla da özür dilemeliyim; çünkü, bu tür gereksiz büyük harflerin, italiklerin, noktalama işaretlerinin okurun anlayışsızlığını varsaydığına ilişkin birtakım sözler yazdığımı, hem de bunu yakınlarda yaptığımı, hatırlıyorum.
Üçüncüsü, madem atlanmaması gerekenler konusuna girmiş olduk, asıl, büyük olasılıkla atlanmış olduğunu sandığım bir kaynağa göndermede bulunmak durumundayım. Büyük olasılıkla demekle birlikte, kendi çevremde ve farklı kaynaklarda yaptığım küçük bir araştırma beni yanıltmıyorsa, büyük olasılık falan değil, düpedüz atlanmış durumda. Atlanan, Barış Zeren’in geçen hafta odatv’de yayımlanan yazısı. Kimsenin üzerinde konuştuğuna tanık olmadım; ayrıca, sağda solda yazıp çizenlerin göndermelerde bulunduklarını da sanmıyorum. Oysa, önemli bir yazıydı; benim bu yazım açısından haydi haydi önemliydi, çünkü, o olmasaydı bu yazıyı yazmazdım; bu konuyu dert eden bir yazı yazmamsa yakın zamanda gündemime gelir miydi, emin değilim.
Dördüncüsü, bunca lafını ettiğimden anlaşılmış olduğu üzere, genel olarak söylediklerine katıldığım bu yazının son cümlesine katılmakta güçlük çektiğimi belirtmeliyim. Onu da yazar mıyım, yazmam gerekir mi, bilmem.
***
“Moskof” kötücül bir sözcüktür; sözlüklere bakarsanız, genellikle, birincil anlam olarak “Rus halkı” verilir; mecazi anlamı ise zulümle, acımasızlıkla ilgilidir. Yirminci yüzyılın başlarındaki kısa bir dönem dışında, yıllar değil yüzyıllar boyunca, komşu oldukları halde düşmanlaştırılmış; despotik yönetimleri tarafından birbirine kırdırılmış iki büyük halkın sonunda getirildikleri noktanın dilimize vurmuş bir ürünü sayılabilir.
Bununla birlikte, aslında o kadar da aydınlatıcı bir nitelendirme sayılamayacağını bilerek “Türk sağı” dediğim ideolojik ve siyasal akımlardan beslenen iktidarların, çok uzun sürmüş hükümranlıkları boyunca, bu kötünün kötüsü Moskof ile sık sık mı demeli, her başları sıkıştığında mı yoksa, flört etmekten çekinmedikleri bir gerçekliktir. İyi yetişmiş ve, ne yazık, sayıları çok azalmış genç akademisyenlerden biri olan, soL okurlarının bir dönem buradaki yazılarından hatırlayacakları Barış Zeren, “ S-400 anlaşması ne ifade ediyor” başlıklı yazısında bu önemli konuyu ele alıyordu.
“Türkiye tarihinde iktidar sahipleri kendilerini ne zaman zayıf ve tehlikede hissetseler, Moskof’un kapılarını aşındırmışlar, her aşındırdıklarında Rusya’dan karşılık bulmuşlardır; ta ki, bir iktidar değişimi ya da rahatlamayla yeniden kürkçü dükkanı Batı kampına dönene kadar.”
Zeren bu önemli saptamayı yaptıktan sonra, bazı örnekler verirken “Menderes-Bayar diktasının 27 Mayıs arifesinde iç politikada sıkıştıkça Moskova’ya yakınlaşmalarını geçelim.” diyerek devam ediyor. Biz hemen geçmeyip bunun üzerine birkaç söz edebiliriz.
Zamanın başbakanı Menderes’in Sovyetler Birliği’ne bir resmi ziyaret yapacağı 1960 yılının Nisan ayında duyurulmuştu. İktidardan düşürüldüğü için bu ziyaret gerçekleşmedi. Ama çeşitli biçimlerde sözü edildi.
Bunlardan 27 Mayıs’ı izleyen birkaç yıl boyunca bir söylenti olarak dolaştırılan birine, kendi yaşantılarıma dayanarak değinebilecek durumdayım. Orta öğrenimdeki çocuklardık; aramızda maç kurup top peşinde koşturacak kadar zaman olmayan kısa teneffüslerde, okul bahçesindeki ağaçlardan birinin gölgesinde oturur; memleket meseleleri üzerinde konuşurduk. Bu tür konuşmaları yapabiliyor olmanın yanı sıra, okulumuzun bir bahçesi ve onun içinde de gölge verebilecek kadar büyük ağaçların bulunması, ne büyük mutlulukmuş, demeden geçebilir miyim şimdi!
Geçmek kolay değil de öyle yapmazsak yazı bitmez.
O merak ve heyecan dolu konuşmalarımızda, “ordu idareye el koymasa” Menderes’in memleketi Ruslara satma anlaşması yapmak üzere Moskova’ya gitmeye hazırlandığını, hatta uçağının da havaalanında beklediğini anlatırdık birbirimize. Daha doğrusu, babaları daha siyaset meraklısı olanlarımız, ötekilere, tadını çıkarmayı hiç ihmal etmedikleri bir bilgiçlikle bu gizemli aktarımları yaparlardı.
Neyse ki, bilgilerimiz bunlarla sınırlı kalmadı. Başka kaynaklar ortaya çıktı. En önemlilerinden biri, Yalçın Küçük tarafından, yanılmıyorsam ilk olarak, Türkiye Üzerine Tezler’in 1986 tarihli üçüncü kitabında yazıldı:
“(…) on yıllık iktidarında Türkiye’yi bir Amerikan askeri alanı haline getirmekten çekinmeyen Başbakan Adnan Menderes’in Sovyetler Birliği’ni ziyaret edeceğinin açıklanması, herhalde bir rastlantı olmamalı; Türkiye’de siyasal yorumlarda son derece yüzeysel ele alındı. Bu seyahat kararı üzerine Menderes’in CIA tarafından düşürüldüğü sık sık ileri sürüldü. Mantığı tümden tersine çevirmek gerekiyor; artık şu veya bu yolla sonunun yaklaştığını görerek Birleşik Devletler’in sadık adamı Menderes’i yazgısıyla başbaşa bırakmaya karar verdiği düşünülmelidir. (…) Adnan Menderes’in de, bir yandan, 1957 yılındaki Sputnik’ten sonra Washington’un Sovyetler Birliği ile çeşitli diyaloglar aramaya başladığını sezmiş olması ve ayrıca Washington nezdinde hem kendi hükümetinin ve giderek de Türkiye’nin önem ve stratejik ağırlığının azaldığını anlaması mümkün görünüyor; böyle bir durumda Türk dış politikasının geleneksel ve artık Batı’da çok iyi bilinen manevraları çerçevesinde, hem bir sosyalist parti kurdurması ve hem de Sovyetler Birliği’ne bir gezi düzenlemesi akla uygun görünüyor. (…) Menderes bu yoldan gerçekten yürür müydü; böyle sorular fantezi oluyor. Ciddiyeti yok. Kesin olan 27 Mayıs ve İsmet Paşa yönetimlerinin dünya ölçüsündeki yumuşama politikalarının Türkiye’ye gelişini geciktirmiş olmalarıdır. Bu yolu gerçekten denemek Süleyman Demirel’in başbakanlığı ile başladı. Süleyman Demirel’in imzaladığı 1967 Türkiye-Sovyetler Birliği Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması, yeni bir başbakan için cüretli bir açılımdır; önemi açısından ancak 1921 anlaşması ile karşılaştırılabilir.”
Bunun bir uzantısının ya da benzerinin 10 yıl kadar sonra ortaya çıkmış olduğunu hatırlayabiliyoruz. Unutmuş olabilecekler için Zeren’in yazısında hatırlatma yapılıyor: “İslamcı-milliyetçi iktidarların Moskof’la flörtü bir on yıl kadar sürdü. Programının ilk maddesi komünizmle savaş olan ve Türkiye’de sokak çatışmalarını kışkırtan Milliyetçi Cephe’nin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil 1977 yılında SSCB’yi ziyaret edip Sovyetlerle art arda üç anlaşma imzaladı. Milliyetçi Cephe ile SSCB arasında öyle bir dostluk rüzgarı esti ki, Rusya’dan silah alınması bile gündeme geliyor, yakınlıktan kimi sağ basın bile tedirgin oluyordu.”
***
Barış Zeren, yazısında, Rusya’nın Türkiye’deki iktidarlardan gelen yakınlaşma manevralarına olumlu karşılık vermekle yetinmeyip zaman zaman “iltimas” da geçebildiğini belirttikten sonra bu iltimasın sınırlarına da değiniyor: “Silah sanayii Putinizm’in enerji sektöründen bile daha ciddi bir dayanağı olmaya başlamıştır ve dolayısıyla Rusya bugün silah teknolojisi tekeline en çok sahip çıkan ülkelerden biridir; ‘iltimasına’ teknoloji transferi dahil olmayacaktır. Daha önemlisi, henüz bir yıl önce uçağını düşürmüş, Suriye’de vekilleriyle savaşmış bir güce böyle gelişmiş bir savunma sistemini ‘bağımsızca’ kullanma fırsatı vermesi saflık olur.”
Geçen hafta ortaya çıkan bir gelişmenin de bu çerçevede değerlendirilmesi mümkün görünüyor. Bu gelişme Rusya’nın en büyük petrol şirketlerinden Rosneft ile Barzanistan yönetimi arasında bir doğal gaz boru hattı anlaşmasının imzalanmasıydı. Uluslararası haber ajanslarına yansıtılan bilgilere göre, 1 milyar doların üstünde bir tutarı olacak bu yatırımın sonunda Rusya’nın her yıl sattığı doğal gazın altıda biri kadar bir yıllık kapasitenin yaratılacağı belirtiliyor. BBC Türkçe’nin aktardıkları, Türkiye için bu anlaşmanın Avrupa’ya giden doğal gazda önemli merkezlerden biri haline gelme yolunda bir adım olabileceği yorumlarının yapıldığını gösteriyor. Anlaşmanın Rusya’nın Barzani’nin referandum kararına karşı çıktığına ilişkin açıklamalarıyla aynı günlere rastladığını ekleyerek tabloyu tamamlamakta yarar var.
***
Zeren yazısının sonunda şu satırlara yer veriyor: “AKP tarihin tekerini geriye çevirmeye devam ediyor. 70’li yılların da öncesine, Osmanlı’nın son dönemine döndük. Hükümet ‘düvel-i muazzama’ arasında mekik dokuyarak ayakta kalmaya çabalıyor, üstelik bugün Tanzimat’ın o parlak diplomatları da yok. Rejim de çareyi ülkenin ekonomisini, taşını, toprağını ve savunmasını büyük güçler arasında parsel parsel pay ederek günü kurtarmakta görüyor.”
Katılıyorum. Ama hemen ardından gelen, yazının şu son cümlesine katılmadığımı belirtmeliyim: “Tesellimiz, bu gidişle Rusya’yla istiklal ve cumhuriyet yıllarındaki gerçek ve görkemli ittifakımızı cumhuriyeti yeniden kurmak için tekrar etme ihtimali olmasıdır.”
Katılmayışım şundan: Bence böyle bir olasılık, sözü edilmeye değilse bile, mücadeleyi sürdürürken dikkate alınmaya değmeyecek kadar düşük düzeyde kalıyor. Mücadelenin eski cumhuriyeti yeniden kurmak değil, bambaşka bir cumhuriyet kurmak için verildiğini/verilmesi gerektiğini kabul ediyorsak eğer.