Tekrardan Zarar Gelmez

23/08/2009 Pazar
Tekrardan Zarar Gelmez

Doğrudur, gelmez ama bir koşulla: Tekrar edilen, yanlış olmayacak. Yanlışlar tekrarlanırsa, zararın en büyüğü gelir. Öğrenmenin vazgeçilmezlerinden biri tekrar olduğuna göre, yanlışlar öğrenilmiş olur, o yüzden.

Burada sözünü edeceğimiz, Kemalizm ve Kemalistler ile ilgili olarak yaptığımız ve yapmakta olduğumuz tekrarlardan bazıları. Kullanılan “biz” öznesi ise solculuğun önemli bir bölümünü, bence en önemli bölümünü anlatıyor bunun içinde kendilerine komünist, sosyalist, devrimci adlandırmalarını yakıştıranların nitelik ve nicelik olarak kayda değer sayılabilecek olanlarını kapsıyor.

Bütün siyasal mücadelemiz Kemalistlerden farklı olduğumuzu anlatmakla geçti. Böyle derken, bundan başka bir şey yapmadık değil, yaptıklarımız içinde bu her zaman belli bir yer tuttu, demek istiyorum elbette. Doğal olarak da bu farklılığı kanıtladık hatta, kanıtlayışımızın üstünden çok zaman geçti. Doğal olarak deyişim, bir özsaygının ürünü. Öyle ya, kırk yıl uğraşıp da hiçbir iş becerememek gibi bir durumu kendimize niye reva göreyim, üstelik de hiçbir anlamda hak etmemişken!

Nasıl kanıtladık peki? Bir kez, yazıp çizerek, anlatarak… Biz şöyleyiz, onlar böyledir diyerek… Doğrudan doğruya farklılıklarımızı, benzemezliklerimizi ortaya koyarak…Zaten, bu anlatmak dediğim, bizim en büyük hünerlerimizden biridir. Yoksa, en büyüğü müydü?

İkincisi, Kemalistlerin yaptıklarına ve söylediklerine itiraz edip karşı çıkarak kanıtladık. Karşı çıktık bu karşı çıkışı, zaman zaman, düpedüz kavga etmeye vardırdık.

Üçüncüsü, kendi içimizde, birbirimizi Kemalistlikle suçlayarak kanıtladık. Biraz ilkel bir yoldu. Ama, böylece, öyle olmamak gerektiğini, öyle olmaktan kaçınmanın kimliğini korumanın bir gereği olduğunu hep aklımızda bulundurmuş ve birbirimize hatırlatmış oluyorduk.

Dördüncüsüyse, Kemalizm ya da Kemalistler tarafından kırılıp dökülerek kanıtladık.

Bütün bunları yaptık, bunlar olup bitti ve sonunda biz haklı çıktık.

Siyasette ya da sınıf mücadelesinde haklı çıkmak, iktidarı almaktan bu kadar bağımsız olabilir mi? İktidarı alamadığımıza göre, nasıl haklı çıkmış olabiliriz?

Bu sorunun ilk akla gelen yanıtı ya da bunu anlamlı bir soruya dönüştüren şudur: Nicedir onlar da iktidarlarını sürdürüyor sayılmazlar! Sürdürüyor olsalardı, haklılığımızı bu kadar rahatlıkla dile getiremezdik.

Haklı çıkmanın hem anlamını hem de göstergelerini ise en kısa yoldan şöyle anlatmak mümkün:

Birincisi, bizim dediklerimizin doğruluğu ortaya çıktı. Pek çok örnek gösterebiliriz ama, şu kadarı ile yetinelim: İsmet Paşa, büyük devletlerle ilişki kurmak bir ayı ile aynı yatağa girmeye benzer, yollu bir söz etmişti. Onlarla ilişki kurmadan yaşayamayız ama bunu yaparken akıllı ve dikkatli olursak, ezilmeden yataktan çıkabiliriz, demek istiyordu. Kaynak karıştırıp eksiksiz bir alıntı yapma gereği duymuyorum anlam olarak tam da böyleydi. Büyük devlet sözünün yanlış kullanıldığını, emperyalizm demek gerektiğini ve ayılarla yatağa girenlerin, ne kadar akıllı, dikkatli, uyanık davransalar da, çaresiz, dümdüz olacaklarını söylemeye uğraştık. Söylediğimizin doğruluğundan emindik tehditlere, baskılara aldırmadan söyleyip durduk. Dediğimiz çıktı dümdüz oldular. Ülkemiz de öyle oldu her türlü kötülüğe karşı çıplak, korunaksız bırakıldı.

İkincisi, dediklerimizin doğruluğu ortaya çıkmakla kalmadı, sonunda Kemalistler, nesnel olarak, bize muhtaç duruma geldiler. Nesnel olarak derken, onlar bunun pek de farkında değiller ama, görünen köyün kılavuz istemediği anlaşılacaktır, demeye getirdiğimiz bellidir.

Az önce değindiğimiz kırılma konusuna dönecek olursak, bu konuda tarihe geçmiş bir yığın olgu var. Bütün cumhuriyet dönemi boyunca pek çok kırıma uğratıldığımız ortadadır. En eskiden, kitleselleşmenin çok uzağında olduğumuz için kırılmamız sayılara döküldüğünde dikkat çekici büyüklüklere ulaşmazdı. Buna karşılık, kitleselleştiğimiz 1960 ile 80 arasındaki yirmi yılın ortasında ve sonunda uğradığımız kırımların sadece şiddet açısından değil yaygınlık bakımından da çok büyük olduğu, artık tarihe geçmiş bir gerçektir.

Yine de, bütün o kırımların sonunda, beynimizi kırdırmadık. O arada, ilkel intikamcılığa düşmemeyi, genellikle, başarabildik. En ağır koşullarda bile, Kemalist olduklarını söyleyerek meşruiyet ve iktidar elde edenlerin üstümüze saldığı halk kesimlerine intikamcılıkla yaklaşmadık bu anlamda, bir derviş tavrı gösterebildik. Ama o halkımız da, genellikle değilse bile hiç de seyrek olmayan bir biçimde, bizi kendisine öğrettikleri yere koymadı düşman bellemedi.

Böyle derken, bundan aşağı yukarı 30 yıl kadar önce dev bir hapishaneye dönüştürülmüş ülkemizin başlıca kentlerinde kurulan toplama kamplarının birinde tutulurken gardiyanlığımızı yapan çavuş geliyor aklıma. Çoğumuz onun büyük ağabeyi, kimilerimiz de amcası ya da babası yaşlarındaydık. Ufak tefek, güleç yüzlü bir çocuktu. Bizim koğuşun nöbetleşe görev yapan iki üç gardiyanından biriydi. Çavuşluğa yükseltilmişti ama askerliğinin bitmesine daha epeyce vardı. Ötekiler de kendilerine verilmiş talimatlarla öğretilmiş davranış biçimlerine tam olarak uymazlardı gerçi, ama bu güleryüzlü çocuk hiç mi hiç uymazdı. Neler miydi o talimatlar? Örneğin, en küçük bir disiplinsizlikte, daha doğrusu, disiplinsizlik yorumunda bütün koğuşu sıraya dizip açtırılan avuç içlerinin her birine ikişer üçer okkalı cop vuruşundan oluşan sıra dayağı. O çocuk bunu hiç yapmazdı. Daha üst rütbelilerin bulunduğu ortamlarda yapmak zorunda kaldığında ise vuruşları disiplin meraklısı babaların tembel oğullarına uyguladıkları cetvel vuruşlarından daha acıtıcı olmazdı. Bu kesinlikle hoşlanmadığı işi yaparken de yüzünde hiç eksik olmayan gülümsemesi biraz ağlamaklı olurdu sanki bana öyle gelirdi. Disiplini sağlama konusunda kendi sorumluluğu ile baş başa kaldığında ise koğuşun yaşça ve bedence en küçük tutuklusu gibi davranır, ranzalarımızın bir köşesine ilişerek konuşmalarımızı merakla dinlerdi.

Bu ülkede belli bir yaş yaşamış hemen her devrimcinin belleğinde buna benzer kişiler ve öyküler bulunur.

Bize gelince, sadece sıradan insanlara karşı değil, bize yapılanların birincil, hadi o kadar demeyelim, ikincil derecedeki sorumlularına karşı bile “intikamcı” olmayanlarımızın, içten içe, başını yastığa koyduğunda bile intikamcı olmayanlarımızın çoğunluğu oluşturduklarını sanıyorum. Demek ki, şöyle bir olgunluğa çoktan ulaşmış olmamız gerekir: Biz onlardan farklıyız bunu seksen küsur yıldır, en azından bu uzun sürenin belirli dilimlerinde, yeterli açıklıkta ortaya koyduk. Ama Kemalistler ya da kendilerine içtenlikle öyle diyenlerle bir alıp veremediğimiz, bir kan davamız, bir öc alma takıntımız yoktur. Bu artık zavallı konumuna düşmüş/düşürülmüş cumhuriyetin “bağımsızlık, aydınlanmacılık-laiklik, halkçılık-kamuculuk” diye özetlenebilecek kuruluş ilkelerine sadakatini yitirmemiş Kemalistler hâlâ varsa eğer, öylelerinin başımızın üzerinde yerleri de var demektir.

Keşke var olsalardı! Hiç yok denemez gerçi de, keşke biraz daha çokça olsalardı! O zaman işimiz bir parça olsun kolaylaşırdı belki.